17 Ağustos 2016 Çarşamba

Uluslararası Yatırımlar ve Demokrasi: Düşündüğünüz Gibi Değil!

Son zamanlarda şu söylemi sıklıkla duyuyoruz: “bir ülkede demokrasi ve hukuk yoksa o ülkeye yatırım gitmez”. Oysa dünyadaki örneklere baktığımızda, yabancı yatırımlar ile yatırımlara ev sahipliği yapan ülkenin rejimi arasındaki ilişki, yukarıdaki söylemde olduğu gibi tek boyutlu şekilde gerçekleşmiyor. Yani demokratik olmayan ülkeler de demokratik olanlar gibi yatırım alabiliyor. Bu yazıda, meseleyi daha sağlıklı tartışabilmek için bazı temel noktalara işaret etmeye çalışacağım. Başlarken hatırlatayım, aşağıda uluslararası yatırımlar ile portfolyo yatırımlarını değil uzun vadeli doğrudan yatırımları kast ediyorum.

UDY Demokrasinin Garantisi Olabilir Mi?
“Demokrasi yoksa yatırım da yok” şeklinde basitleştirilebilecek olan ilk argüman, ilgili literatürde Uluslararası Doğrudan Yatırımlar (UDY) ile yatırımlara ev sahipliği yapan ülkedeki rejimin demokratik olması arasında pozitif bir ilişkinin olduğunu savunur. Buna göre, rejimin demokratik olması, devlet yöneticilerinin hukuk ilkeleriyle bağlı olması anlamına gelir. Bu durumda özel mülkiyet hakları daha etkin bir şekilde korunacaktır. Yöneticilerin keyfi bir şekilde yabancı yatırımları kamulaştırma ya da kar transferini engelleme gibi bir hamleye girişmeleri daha düşük bir ihtimaldir.
Yine bu argümana göre kısa vadeli yatırımdan farklı olarak doğrudan yabancı yatırımlar, gittikleri ülkede daha uzun vadeli olarak kalmayı planladıklarından, hükümetlerin beklenmeyen tutumları karşısında savunmasızdır. Bu nedenle, gittikleri ülkelerdeki rejimlerin demokratik olması, yatırım kararı için bir tercih önceliği olacaktır.
Diğer taraftan demokratik ülkelere daha fazla yatırım yapılması ise, ülke yöneticilerini demokrasi dışı arayışlara girmekten caydırıcı bir etki yaparak, demokrasilerin daha da kalıcılaşmasını mümkün kılacaktır. Yukarıda kısaca özetlediğim çerçeve, ilgili yazında, tipik olarak modernleşme teorisi tarafından savunulur.

UDY Demokrasi Karşıtı Mı?
Ancak gerçek hayat modernleşme teorisinin çizdiği çerçeveye uymuyor. Yapılan araştırmalarda, doğrudan yabancı sermaye yatırımları alan ülkeler arasında demokratik olanlar olduğu gibi olmayanların da olduğu görülüyor. Hatta kimi durumlarda, demokratik olmayan ülkelerin, yabancı yatırımcı için daha cazip olanaklar sunması sonucunda bu ülkelere yoğun sermaye girişi yaşandığı görülüyor.


Uluslararası yatırımcının demokratik ülkeler yerine demokratik olmayan ülkelere gitmeleri için de yeteri kadar gerekçe mevcut. Gerekçelerin ilki, sendikalar ve örgütlenme özgürlüğü baskı altında olduğundan işçi hareketi ya da çevre hareketinin yaratabileceği sorunlar kolayca bertaraf edilebilir olmasıdır. İkincisi, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü ilkesi tam olarak geçerli olmadığı için, yatırımcının aleyhine işletilebilecek hukuki süreçlerin önüne geçilebilir olmasıdır. Üçüncüsü, yöneticilerin üzerindeki kamuoyu baskısı daha az olacağı için, yatırımcılar için oldukça cazip yatırım teşvikleri kolayca verilebilir.
Gerçekten de ilgili literatüre bakıldığında, demokratik standartları oldukça düşük olan hatta demokratik olmayan ülkelerin UDY’den cömertçe yararlandıkları görülmektedir. Bu durumda UDY, ülke yöneticileri için demokratikleşme yönünde bir teşvik edici unsur olmaktan çıkmakta, hatta tersi yönde işlev görebilmektedir.

İtibar Kurtarır Mı?
Özetlersek, demokratik ülkelerin daha fazla UDY çekebileceği argümanının özünde, demokratik ülkelerde yatırımcıları kamulaştırma riskine karşı koruyan özel mülkiyet haklarının gelişkin olacağı düşüncesi yatmaktadır. Yani önemli olan demokrasinin o ülke vatandaşları için sağlayacağı avantajlar değil, yatırımcının mülkiyet haklarının korunması için sunduğu olanaklardır. Ancak yatırımcı için kamulaştırma yapılmayacağı garantisi, demokratik usullerin hakim olmadığı ülkelerde de verilebilir.
Bu ülkelerde yöneticileri kamulaştırma gibi sermayeyi rahatsız edici uygulamalardan men edecek unsur, o ülke yöneticilerinin itibarıdır. Zira bir kere bu itibar zedelendiğinde, geride demokratik usuller sayesinde verilen garantiler de olmadığına göre, o ülkeye yapılacak olan yatırımlar engellenmiş olur. İtibarını kaybeden yöneticinin ülkesi sermaye çıkışlarıyla cezalandırılır, itibarını koruyan yöneticilerin ülkesine yatırımlar gelmeye devam eder. Dolayısıyla, burada yöneticilerin itibarı, esasında sermayenin yapısal gücünün somutlaşmış görünümü haline gelir.

Demokrasi Kimin İçin?
Meselenin elbette burada ele alamadığım farklı boyutları var ancak bu kısa değerlendirme ile vurgulamak istediğim, demokrasinin uluslararası yatırımları ülkeye getirmek için çekici bir unsur olduğu düşünülerek, “demokratikleşmeden uzaklaşıyoruz, yatırımlar azalacak” yönündeki değerlendirmelerin altının yeterince sağlam olmadığıdır. Zira özellikle UDY için, yatırım yapılan ülkedeki rejimin niteliği kriterlerden sadece biri olabilir. Oysa demokrasiye yatırımcı çekmek için değil, adil, eşit ve özgür bir ülke ve dünyada yaşamak için ihtiyacımız var.  

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazı, 15.08.2016 tarihinde Gazete Duvar’da yer aldı. Erişim:

10 Ağustos 2016 Çarşamba

15 Temmuz’un Ekonomik Etkileri

15 Temmuz’daki darbe girişimi büyüklüğündeki bir sorunun, ekonomik etkileri olmaması beklenemez. Ancak bu etkilerin 2001 tipi bir çöküş şeklinde olması gerekmiyor. 15 Temmuz sonrasındaki ilk şok, geçtiğimiz üç haftada ekonomi yönetiminin kuvvetli politika tepkisi sonucunda atlatıldı. Ancak Türkiye ekonomisinin sorunları 15 Temmuz’daki darbe girişiminden ibaret değil. 

Bilanço
Öncelikle 15 Temmuz sonrası süreç için özet bir bilanço çıkaralım. 5 Ağustos itibariyle dolar 3 lira sınırının altına geriledi ancak hala 14 Temmuz’daki 2.8 lira seviyesinin üzerinde. Türkiye’nin risk primini gösteren Kredi İflas Takası (Credit Default Swap, CDS) endeksinde 14 Temmuz ile 5 Ağustos arasında 47 baz puan artış (223-270),  borsada ise ilk hafta % 10’a yaklaşan sert düşüş sonrasında ılımı bir toparlanma var. Yaşanan darbe girişiminin büyüklüğü düşünüldüğünde, üç haftada ortaya çıkan bu bilanço oldukça hafif sayılabilir. Bunu mümkün kılan faktörlerden ilki uluslararası konjonktür iken diğeri ekonomi yönetiminin kuvvetli politika tepkisi oldu.

Uluslararası Konjonktür
15 Temmuz’daki kanlı darbe girişimi, Avrupa’da ekonomik toparlanmanın hızlandığı, Japonya’da uzun durgunluk sürecinin sonuna gelinip yeniden kuvvetli büyüme dönemine geçildiği, Fed’in faiz artırımına başladığı ve “yükselen piyasalardan” sermaye çıkışlarının hızlandığı bir dönemde gerçekleşmiş olsaydı, ekonomik etkileri kuşkusuz çok daha yıkıcı olacaktı. Ancak Japonya’daki genişleme adımları, Fed’in faiz artırmaması ve AB’de mevcut miktarsal genişlemenin sürüyor olması, değerlenmek isteyen uluslararası fonların Türkiye gibi ülkelere hala akmasına neden oluyor.
Buna ek olarak dünyanın önde gelen ülkelerinde 2008’de patlak veren küresel krizin etkilerinin halen sürdüğünün en önemli belirtisi olan negatif faiz uygulamasının varlığı, bizim gibi ülkelere yönelen para akışını hızlandırıyor. 15 Temmuz, böyle bir konjonktürde gerçekleşti. Kısacası, uluslararası ekonomik atmosfer, Türkiye açısından işlerin daha da kötüleşmemesi için ters yönde çalışan bir dinamik işlevi gördü. Bu anlamda, merkez ülkelerde krizin sürekliliği, aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkeler için hala büyümenin teminatı.



Kuvvetli Politika Tepkisi
15 Temmuz akşamındaki ilk şokun atlatılması ardından gözler 18’inde başlayacak ilk iş gününe çevrilmişti. Ani döviz çıkışı ihtimali ve bankalarda likidite sıkışıklığı yaşanabileceği olasılığı temel endişe kaynaklarıydı. Bu iki riske karşı ekonomi yönetimi kuvvetli bir politika tepkisi geliştirdi ve 18’indeki olası riskler bertaraf edildi.
Bunlardan ilki 17’si akşamı Mehmet Şimşek’in çok sayıda uluslararası yatırımcı kuruluşun katıldığı bir telekonferans düzenleyerek dış piyasaları bilgilendirmesiydi. Bu bilgilendirme toplantısının ikincisi Olağanüstü Hal (OHAL) ilanından sonra 22 Temmuz’da, BGC Partners, Credit Suisse, Goldman Sachs, HSBC ve JP Morgan tarafından ortaklaşa şekilde organize edildi.
İkinci hamle, yine 17 Temmuz akşamında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’ndan (TCMB)geldi. “Finansal piyasaların etkin işleyişinin sürdürülmesi amacıyla” alınan önlemlerin en önemlisi, bankaların ihtiyaç duyacağı likiditenin sınırsız olarak sağlanacağının duyurulmasıydı. Bankacılık sisteminde oluşabilecek likidite sıkışıklığının önlenmesine yönelik alınan bu önlem, 18’inde bankacılık sisteminin işleyişi açısından kritikti.
Üçüncü kritik adım Sermaye Piyasası Kurulu (SPK)tarafından atıldı. Borsa’daki hızlı düşüşün önüne geçebilmek için firmalara herhangi bir limit söz konusu olmaksızın borsada kendi paylarının geri alımını gerçekleştirme hakkı verildi.
Dördüncüsü de, OHAL’in “piyasa dostu” olduğunun ilan edilmesi idi. Her ne kadar OHAL yetkilerinin ekonomik konularda kullanılmayacağı ilan edilse de, Şimşek ve Babacan’ın yabancı yatırımları çekebilmek için gerekli olan yapısal reformların bir kısmının bu süreçte hayata geçirilebileceği yönündeki açıklamaları, özellikle kredi derecelendirme kuruluşlarının olumsuz kararlarının önüne geçebilmeyi hedeflemekteydi.

Riskler
15 Temmuz ve benzeri şokların yaratacağı en önemli ekonomik risk, Uluslararası Para Fonu’nun (Intenational Monetary Fund, IMF) Nisan 2016’daki Türkiye raporunda altını çizdiği “ani duruş” mekanizmasının tetiklenmesidir. IMF’e göre, kredi derecelendirme kuruluşlarının ülkenin yatırım yapılabilir notunu düşürmeleri, sermaye çıkışlarının yaşanmasına, bu da firmaların borçlarını çevirmelerinin zorlaşmasına neden olabilir. Firmaların borç ödemesinde yaşanabilecek sorunların bankacılık sektörüne yansıması ise sermaye çıkışlarının daha da hızlanmasına neden olabilecek bir mekanizmayı tetikleyebilir.
Ekonomi yönetiminin çabalarını yoğunlaştırdığı en önemli alan S&P’nin hızlı bir şekilde gittiği not indirimi sonrasında Ağustos’ta Moody’s ve Fitch’ten benzer adımların gelmesinin önüne geçerek, bu ani duruş senaryosunun hayata geçmesini engellemek. 5 Ağustos’ta Moody’s tarafından ülkenin yatırım notu ile ilgili yapılması beklenen değerlendirmenin ertelenmiş olması, ekonomi yönetiminin çabalarının sonuç verdiğini gösteriyor.

Sorunlar Sürüyor
15 Temmuz darbe girişiminin ekonomik etkileri, gerek uluslararası konjonktürün yardımı gerekse ekonomi yönetiminin güçlü politika tepkisi nedeniyle çok büyük hasar vermeden atlatılabildi. Bunda, IMF’in alınan bu önlemleri desteklemesinin etkisi de önemliydi.
Ancak burada temel mesele, ülke ekonomisinin sermaye akımlarına duyarlılık seviyesinin çok yüksek olmasıdır. Kredi değerlendirme kuruluşlarının aldığı kararlar eleştirilebilir. Zira bu kuruluşların verdiği hatalı kararlar, 2008 krizinin patlak vermesinde etkin olan finansal mimarinin önemli bir parçasını oluşturuyordu. Ancak neden kredi derecelendirme kuruluşlarının kararlarına bu kadar hassas bir ekonomik yapımız var diye sormadan, sadece bu kuruluşların aldığı kararları eleştirmek yetersiz kalıyor. Zira Türkiye ekonomisinin sorunları 15 Temmuz yaşanmasaydı da sürecekti.

Son olarak bir hatırlatma yapayım: bir ülkenin yabancı yatırımcı açısından "yatırım yapılabilir" olması için pek çok faktör önemli. Ve o ülkenin "demokratik" olup olmaması, bu faktörlerden sadece biri. Çokça kafa karıştıran bu konuyu işlemeye devam edeceğim.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazı 08.08.2016 tarihinde Gazete Duvar’da yer aldı. 

Türkiye'de konut kredisi faiz indirimi: geçici bir önlem ve olasılıklar

Cumhurbaşkanı tarafından konut kredilerinde hedef faiz oranının yıllık % 9 civarı olarak açıklanması, bu faiz oranına yakın bir oranla Gayrımenkul ve Gayrımenkul Yatırım Ortaklığı Derneği (GYODER) üyesi çok sayıda şirketin konut kampanyası başlatmasını takip etti. Başbakan yardımcısı Nurettin Canikli de bankaları zora sokmadan faizin % 10’un altına çekileceğini beyan etti. Bugün Ziraat Bankası konut kredisinde aylık faizi % 0,95’e çekti, TEB ve Denizbank takipçi oldular. Böylece ekonomi yöneticilerinin yıllık maliyeti % 12,5 seviyesini işaret ederek indirmeye çalıştıklarını görüyoruz.

Daha fazla indirim siyaset erbabının açıklamalarına karşın pratik olarak kısa sürede imkansız, ancak bir süre sonra çeşitli etkenlere bağlı olarak gerçekleşebilir. Bu dahi Türkiye ekonomisi açısından çeşitli yeni sorunlar yaratabilecek bir hamle olacaktır. Sırasıyla bankacılık sisteminin yapısı ve uluslararası finansal krize bağlı gelişmeler ile ilişkilendirerek açıklayalım.

Bankacılık sektörü

Aklıbaşında gözlemciler Türkiye’de bankacılık sistemindeki mevduat vade yapısını en temel gerekçe olarak göstereceklerdir. Parasını bankaya yatıranlar – yılların getirdiği istikrar hissinden olsa gerek! – ancak birkaç aylık bir vadeye katlanabiliyorlar. Belirsizlik ve TL’nin değer kaybının hızlanma olasılığı vadenin uzamasını engelliyor. Sermaye piyasasının derinleşme sürecinin devam ettiği ve özel tahvil piyasasının halen yeterli kaynak sunmadığı koşullarda, bankaların uzun vadeli kredi temini ise zorlaşıyor.

Türkiye’de ticari bankalar, sermaye yeterliliği oranı açısından sorun yaşayabilecekleri bir seviyenin üzerinde, takipteki kredi oranları düşük ve özkaynak karlılığı yüksek bankalar olabilirler. Ancak bu başarı hikayesinin sınırları mevcut. Özkaynak karlılığı azalmakta, bankalar 2005’ten bu yana en düşük aktif getiri oranlarını kaydetmekteler (Bkz. aktif getiri oranları ve özkaynak karlılığını gösteren tablo, TBB 2015 verileriyle BDDK 2016 verileri arasında bir tutarsızlık bulunuyor. 2014’te TBB verilerine göre bankacılık sisteminde 1,3’le 2005’ten bu yana en düşük oran kaydedildi. Aynı yıl sektör için 1,7 oranını veren BDDK verilerinde 2015 Aralık oranı 1,48).

Mevduat yapısının değişmediği koşullarda, Türkiye’ye yüksek sermaye girişi olmadan faiz indirimi baskısı son derece yüksek ve kolay kar elde etmeye alışmış ancak bir süredir karlılığı azalan bankaların karlılıklarından daha da taviz vermeye zorlanması demektir.  Bunun yaratacağı çelişkiler birkaç gün içinde açığa çıkmaz, zaman içinde göreceğiz. 

Uluslararası krizin yansımaları

Verili koşullar altında faizlerin düşmesi ve farklı yatırım kanallarının daha fazla göz önüne çıkması, Türkiye’ye sermaye girişlerinin yoğunlaştığı dönemlerle örtüşmektedir. Kısacası, bankaların uzun vadeyle ve uygun koşullarda yurtdışından borçlanabilmesi daha düşük faizle kredi teminini kolaylaştırıyor. 2008-09 krizi halen takipçisi dalgalarla etkisini sürdürse de, ilk çöküş sonrasında geç kapitalistleşen küresel Güney ülkelerine yüksek sermaye girişi Türkiye’de böyle bir dönem yaratmıştı. Faiz oranlarının düşmesini, kredi patlamasını ve BDDK ve Merkez Bankası’nın 2010’dan itibaren kredi genişlemesini sınırlandırmak için düzenlemelere girişmesini hatırlayalım.

Aslında erken kapitalistleşen çok sayıda ülkenin tahvil piyasalarında negatif getiri oranları mevcutken Türkiye benzeri ülkelere sermayenin daha fazla akması beklenebilir. Bu akışın, Türkiye’deki istikrarsızlık ya da demokrasi eksikliğiyle ilişkisi gibi netameli bir konuya girmeden, ilişkinin dolayımlı olduğunu ve tek bir etkene bağlı olmadığını hatırlatalım. Son yıllarda belirleyici etken olarak küresel kapitalist merkezlerdeki politika tepkileri ön planda görünüyor. Nitekim Amerikan Merkez Bankası FED'in faiz artışı ihtimali ve merkezde zayıf toparlanma sonrası, International Institute of Finance verilerine göre Haziran 2015 sonrasında 2016 başına kadar toplamda “yükselen piyasalar”a portföy yatırımları eksiye döndü. Ancak 2016 baharıyla akış, Mayıs durgunluğuna karşı yine de giriş yönlü olarak değişti (Bkz. IIF'den aktardığım ve "yükselen piyasalar"a toplam portföy yatırımlarını Haziran 2014 - Haziran 2016 arası içinde gösteren grafik).


Türkiye bu dinamikten muaf olmak bir yana ekonomisi bu yön değiştirmelerden en fazla etkilenen ülkelerden biri. Kısacası, sermaye gruplarının ve bankaların krediye erişimi, küresel ekonomik krizin belirlediği zeminde merkez kapitalist ülkelerdeki ekonomi performansı ile bu kadar yakından bağlıyken Türkiye’de faizlerin tek taraflı bir hedef gösterme ile düşürülebileceğini varsaymak mümkün değil. Beklenti yaratmak ve yönetmek, bu arka plan karşısında düşünüldüğünden daha zor.

Geçici önlem yetmeyebilir

Peki bu gerçeklere karşın neden faiz indiriminin bankacılık sistemini zora sokmadan gerçekleştirilebileceği düşünülüyor? Konut kredisinde GYODER ve TOKİ kullanılarak böyle bir baskı devam ettirilebilir, ancak bankaların borçlanma kapasitesinde bir değişim olmadan bu tarz kampanyalar bankaları kredi faizlerini ancak sınırlı bir oranda indirmeye iter. Bir ihtimal devlet bankaları kullanımı devam edecektir (ilk indirim Ziraat’ten geldi!). 2001 sonrasında yeniden yapılandırılan ve kolay ödeme paketleri ya da kredi faiz indirim kampanyalarıyla tarımsal üreticilere ya da esnaflara 2005’ten bu yana ama özellikle kriz zamanlarında destek olan devlet bankalarının gelir kaybı mekanizması üzerinden kullanımıyla bir konut kredisi fonlamasına ya da tüketici kredisi kampanyasına başvurulabilir. Buradaki sorun hedef faiz oranı ile mevcut oranlar arasındaki farkın çok yüksek olmasıdır (Özel ticari banka konut kredisi yıllık maliyet oranları komisyon vb. dahil % 15 civarındadır, son indirimler 12,5-13 bandını işaret etmektedir). Mekanizmanın % 9 ısrarıyla kullanımı devlet bankalarına çok ağır bir faturanın çok kısa bir zamanda çıkmasını sağlar. Devlet bankalarının son yıllarda büyük projelerdeki kullanımı benzeri bir tercihi de zora sokar.

Başka bir yol mümkün mü? Bütçe dengeleriyle oynamadan ve kamu kaynaklarını devreye sokmadan konuşursak hayır. Siyaset yapıcılar finansal sermaye temsilcileriyle konuyu ele alabilir, onları zorlayabilir ya da Türkiye’de darbe girişimi sonrası alınan yeni önlemlerin uluslararası finansal oyuncuların beklentileriyle uyumlu olduğu propagandasını yapabilirler. Ancak ne karlılık oranları düşen bankacılık sektörünün kolay tavizi beklenebilir ne de uluslararası kriz ortamında son beş aydır siyasal iktidarı rahatlatan sınırlı sermaye girişlerinin devamına bel bağlanabilir.

Türkiye ekonomisinin oturduğu platoda yüksek ekonomik büyüme ancak son derece düşük ücretle uzun saatler çalıştırılan bir emek ordusunun faaliyeti ve dışarıdan sermaye girişlerinin yeni yatırım ya da üretimin sürmesi için gerekli fonları sağlamasına bağlı olarak gerçekleşebiliyor. Yukarıda ele aldığımız hususlar nedeniyle de tasarlanmış bir faiz indiriminin deneyimlenmesi ihtimali son derece zayıf bulunuyor.

Sıkışmışlık nedeniyle, International Monetary Fund önerileri doğrultusunda bütçe olanaklarının kullanılmasını düşünenler ve büyük yatırım projeleriyle göz boyama tercihinde bulunanların şimdiki geçici önlemleri geniş tanımıyla finansal sermayeyi de kapsayan iktidar bloku içinde sert kavgaları bu nedenlerle su yüzüne çıkarabilir. Ya da önceki yıllarda çok sefer deneyimlendiği gibi merkez kapitalist ülkelerdeki politika tepkileri ve parasal genişleme ya da helikopter para benzeri olası uygulamalar geçici bir kredi bolluğuyla sorunların üzerini örtecek, çalkantıları erteleyecektir.

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Emek Cephesinde Durum: Küresel Kriz ve Emek Hareketi - Açmazlar, Olanaklar, Tehlikeler

Mayıs 2016'da Express Dergisi'nde yayımlanan değerlendirmemizi Kriz Notları okuyucuları için buraya aktarıyoruz:

Durum Hans Fallada’nın Küçük Adam Ne Oldu Sana romanından uyarlanan müzikli oyunun ünlü şarkısının nakaratı gibi: “Kriz var, kriz var. Ekonomi tıkırında, ekonomi tıkırında...” 2008’den beri küresel kriz var, ama neoliberalizmin tıkırına çomak sokulamadığı gibi, ekonomi politikaları “daha fazla neoliberalizm” yolunda. Yol o olunca, direksiyona “daha fazla otoriter devlet”in geçmesi kaçınılmazdı, öyle oldu. Ancak neoliberalizmin alet kutusundaki araçlar da giderek tükeniyor. Peki, o yolun taşları nasıl döşendi, kritik dönemeçler hangileriydi? Sol ne yaptı, ne yapamadı, ne yapması lâzım? Açmazlar, olanaklar, tehlikeler neler? Ümit Akçay–Ali Rıza Güngen’e bağlanıyoruz.

Güney Manhattan’daki küçük bir parka yapılan çağrının bu kadar çok ses getireceğini hiç kimse tahmin edemezdi. ABD’deki krizin faturasını ödemek istemeyenler, 17 Eylül 2011’de, Zucotti Park’ta toplanmaya başladığında, çağrıyı yapanlar dahi ne olduğunun farkına varmakta zorlanmıştı. Günlerce süren “işgal” eylemi polisin müdahalesiyle son buldu. Ancak, #OccupyWallStreet eylemleri 2008 krizi sonrasında geniş toplum kesimlerinde biriken hoşnutsuzluğun giderek artmakta olduğunu gösterdi.


2011 sonrası küresel ekonomik krizin yarattığı “eğik düzlemde” ortaya çıkan toplumsal kabarışın son halkası Fransa’daki “gece eylemleri” ile inişli çıkışlı da olsa sürüyor. Karşımızdaki temel soru şu: Krize neden olan ekonomi politikaları, kriz sırasında tam bir çöküntüye yol açmasına rağmen neden kriz sonrasında da uygulanmaya devam ediyor? Bu soruya iktisadi alandan ya da siyaseten farklı yanıtlar verilebilir. Ancak, burada bizim vurgulayacağımız husus, ekonomi politikası değişimlerinde etkili olanın kriz anındaki toplumsal güç dengesi olduğudur.

Kriz sonrasında emek reformları ve iktidar değişiklikleri


2008 krizi sonrasındaki çöküş, emek piyasasında büyük bir daralmaya yol açarak Küresel Kuzey’de ve geç kapitalistleşen çok sayıda ülkede işsizliğin artışına neden oldu. Kapitalist merkezlerdeki politika tepkilerinin geç kapitalistleşen ülkelere sermaye girişlerini tetiklemesi ve Çin’deki yüksek büyüme oranlarının kamçıladığı hammadde talebi, işsizlik sorununun ikinci ülke grubunda kapsanmasının yolunu açarken ABD ve Avro Bölgesi’nde iki ayrı yol gözlendi.

ABD’de, 2010’dan itibaren istikrarlı bir şekilde azalan işsizlik verileri incelendiğinde, esnek emek piyasasının olanaklarını kullanan sermayedarların hem yüksek ücretli çalışanları çıkarma hem de yarı-zamanlı çalışma biçimini yaygınlaştırma eğiliminde olduğu görülüyor. Üstelik, 2008 krizi ile birlikte işgücünün nüfusa oranı da kaydadeğer bir şekilde (yüzde 66’dan yüzde 62 seviyesine) azalmıştır. Başka bir ifadeyle, emek piyasasının dışına itilenler yeni koşullar altında aktif işgücüne katılamamışlardır.

Avro Bölgesi’nde de yarı-zamanlı çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması ve güvenceli istihdamın marjinalleştirilmesi doğrultusunda adımlar atılmıştır. Güney Avrupa ülkelerinde, emeklilik yaşının değiştirilmesinden maaş artışlarının durdurulmasına, birçok reform gündeme gelmiş ve onanmıştır. İş Kanunu’nda çalışma saatlerinin artışı, fazla mesai ücretinin düşürülmesi ve esneklik doğrultusundaki girişimlerin geri çekilmesi talepleriyle yaygınlaşan #nuitdebout hareketinin Fransa’da yakın zamanda bir örneğini verdiği üzere, bu reformlar ABD’ye göre çok daha yoğun bir şekilde direnişle karşılanmıştır.

Avro Bölgesi’nin bir farklılığı da haksız gerekçeyle işten çıkarmada işveren yükümlülüğünü ortadan kaldıran düzenlemelerden, sermayenin emek maliyetlerini kısmen üstlenen reformlara, birçok düzenlemenin, işsizlik rakamlarının politika yapıcıların hedefleri doğrultusunda düşürülmesine yol açmamasıdır. Avro Bölgesi’nde 2012’de yüzde 0,9’a varan ekonomik daralma ve takip eden dönemde yaşanan deflasyon periyodlarının bu sonuçta etkisi olsa da, esnekleşme ve sermayenin maliyetlerini üstlenme yönlü girişimlerin ekonomik toparlanma ve istihdam yaratacağı argümanının temelsizliği bir kez daha kanıtlanmıştır.

Bu koşullar altında büyük toplumsal çalkantılar ve iktidar değişiklikleri taleplerinin artışının görülmesi olağandı. Nitekim acampados oluşumundan occupy hareketlerine meydanlara çıkma ve kamusal tartışmayı genişletme uğraşına tanık olduk.[1] Bu isyankâr dalga kadar, krizin getirdiği siyasi yıpranma da parlamento yapılarının değişmesine vesile oldu.

Florence Bouvet ve Sharmila King’in derlediği verilere göre, 27 OECD ülkesinde 2008’den 2013 ortasına kadar gerçekleşen 35 parlamento seçiminde iktidar partisinin oyunu koruduğu ya da artırdığı örnek sayısı sadece 7 oldu.[2] İktidar partileri ya da koalisyon yapılarında değişime karşın söz konusu farklılaşma politika yapım süreçlerinde ve emek reformlarında bir değişime neden olmadı.

Kısacası, Avro Bölgesi’ndeki direniş dalgası ve daha geniş bir düzlemde Arap Baharı’nın ve aralarında Brezilya ve Türkiye’de hükümet karşıtı ayaklanmaların da yer aldığı iktidar karşıtı hareketler radikal bir dönüşüm yaratamadılar. Küresel ölçekte bu isyan dalgası 2013’ten itibaren geri çekilirken emek örgütleriyle organik bağları zayıf parti ve hareketler kazandıkları başarıları emek yanlısı bir dönüşüm için kullan(a)madılar. En trajik örnek olarak kemer sıkma ve krizin maliyetini emeğe yükleme programına radikal karşı duruş sergileyen Syriza’nın Troyka’ya teslimiyeti ve çoğu vaatini altı ay içinde çiğnemesi gösterilebilir.


Söz konusu geri çekilme, ücretli emeğin haklarını reformist vurgularla savunan politikacıların ya da kemer sıkma karşıtı yeni partilerin seçim başarılarıyla kristalize olurken, geç kapitalistleşen ülkelerden sermaye çıkışlarıyla da çakıştı. Latin Amerika’da, Arjantin’de sağcı lider Macri’nin başkanlığa yerleşmesi ya da Brezilya’da Rousseff iktidarının altının daha da oyulması iktidar değişikliklerinin tersten bir şekilde de gerçekleştiği ve kriz sırasında daha da yıpranan reformist (sorunlu bir nitelemeyle postneoliberal olarak da adlandırılan) blokların sağcı/neoliberal ittifaklara yerlerini bırakmakta olduğunu söylemeyi mümkün kıldı. Bu sürecin getirisi belirsiz olmakla birlikte, söz konusu Latin Amerika ülkelerinde ücretlilere ve artık nüfusa[3] yapılan sınırlı kaynak aktarımlarının da giderek aşınmasını beklemek makûldür.

Krizin doğrultusu: Daha fazla neoliberalizm

Kısa değinmelerle ABD, Avrupa ve Latin Amerika için çektiğimiz fotoğraf, kriz sonrasında ortaya çıkan toplumsal kabarışın, etkili sonuçlar üretemediğini gösteriyor. Bu başarısızlık sadece krize neden olan ekonomi politikalarının sürmesine neden olmuyor, aynı zamanda krizin maliyetinin emekçiler üzerine yıkılmasını da mümkün kılıyor. Bu çerçevede, 2008’de patlak veren küresel ekonomik krizle birlikte ekonomi politikalarında bir değişikliğe gidilmediği, yaşanan sürecin “daha fazla neoliberalizm” başlığıyla özetlenebileceği görülüyor.

2008 krizi, kapitalizmin tarihindeki büyük krizlerle karşılaştırıldığında ilginç bir seyir izliyor. Örneğin, 1929 ile 1970’lerdeki krizlerde, kriz öncesi ve sonrasında kritik değişimler izlenirken 2008 krizinde böyle bir değişim göremiyoruz.

1929 krizi Keynesçiliği ve sonrasında da erken kapitalistleşmiş ülkelerde sosyal devlet ya da refah devleti uygulamalarını, geç kapitalistleşmiş ülkelerde ise ithal ikameci birikim modellerini gündeme getirmiş, bu dönem kapitalizmin “altın çağı” olarak adlandırılmıştı. 1970’li yıllardaki kriz sonrasında ise, bugün içinde yaşadığımız neoliberal politika demeti formüle edildi ve bir önceki (Keynesyen ya da ithal ikâmeci) dönemin yapı, kurum ve politikaları tasfiye edildi.

Bu çerçevede, 2008 krizinin 1929 ya da 1970’lerdeki krizlerden çok 1870’li yıllardaki krizle benzerlik taşıdığı ileri sürülebilir. Gerçekten de, 1870’lerdeki krizin öncesi ve sonrasında da –tıpkı 2008’de olduğu gibi– 1929 ya da 1970’lerde yaşanan önemli ekonomi politikası değişimlerini göremiyoruz. “Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş” kitabımızda, krizlerin sonucunda ekonomi politikasında değişiklik yaşanıp yaşanmayacağını, yaşanacaksa da bunun ne yönde olacağını öngörebilmek için toplumsal güç dengelerine, özel olarak da emek hareketinin ve toplumsal muhalefetin gelişkin olup olmadığına bakmak gerektiğini önermiştik. Sürece böyle bakınca, 1929 öncesinde işçi hareketinin ve toplumsal muhalefetin yükseliş döneminde olduğunu, 1970’li yıllarda ise (özellikle 1968 sonrasında) hareketin düşüşe geçtiğini görüyoruz.


Kısacası, toplumsal güç dengelerinin yönetilenler aleyhine kurulduğu durumlarda ekonomi politikalarının (i) kriz sırasında zaten emek hareketi güçsüzse, sermaye çevrelerinin de bir alternatif politik projesi bulunmuyorsa, mevcut politikanın devamı (2008 ve sonrası), (ii) kriz sırasında hareket geriye çekilme aşamasındaysa, mevcut politikanın sermaye lehine çevrilecek şekilde değişmesi (1970’lerdeki kriz) sonuçlarının ortaya çıktığını görüyoruz.

Dünya genelinde emek hareketi, 2008 krizine gerileme aşamasındayken yakalandı. Kriz sonrasında ise kuvvetli itirazlar gelse de, bunlar süreklileştirilemediği için yaşanan isyanlar saman alevi gibi söndü ve krizin doğrultusu daha fazla neoliberalizm olarak şekillendi. Daha genel bir soyutlamayla, ülke örneklerinin üzerinde, genel bir gidişat söz konusu. Ve bu gidişatın üç temel nedeni olduğu ortada: Örgütsel güçsüzlük, alternatifsizlik ve neoliberal otoriter devletin yükselişi.

Örgütsel güçsüzlük

1970’li yıllarda krizle birlikte hayat geçirilen kapsamlı yeniden yapılanma programlarının özü, firma kârlılığının yeniden yükseltilmesiydi. Ancak, görünüşte teknik bir iş gibi görünen bu amacın gerçekleştirilmesi için büyük çaplı sosyal değişimler gerekiyordu. Bunlardan en önemlisi, emekçi sınıfların güç kaybetmesiydi. Emekçi sınıflara karşı yürütülen bu “güçsüzleştirme” operasyonunun kritik aşaması ise emeğin örgütlenme kapasitesinin daraltılmasıydı. Bu sonucu yaratacak kritik gelişme ise küreselleşme olarak ifade edilen, sermayenin uluslararası hareketini kolaylaştıran bir dizi önlemin hayata geçirilmesiydi. Böylelikle gerek üretken sermaye (firmalar) gerekse para sermaye (finans) kârlılık için en uygun şartların sağlandığı coğrafyalara doğru mümkün olduğu kadar sorunsuz bir şekilde hareket edebilecekti.

Bu süreç, dünya genelindeki emek hareketi açsından zaten kriz öncesinde başlayan geri çekilme dönemini daha da hızlandırdı. Bir yandan özelleştirmeler ve hayatın farklı alanlarının metalaştırılmasıyla geçim şartları daha zorlaşmaya başladı, diğer yandan da esnekleştirme ve sendikasızlaştırma uygulamalarıyla örgütlü emekçi yapılar dağıtıldı.

Neoliberalizmi tanımlayan temel nokta piyasa inşa etme, piyasaya bırakma ya da piyasanın işleyişinin sağlanmasıyla siyasal iktisadî sorunların çözüleceği anlayışıdır. Söz konusu perspektif, örgütlü emeğin aslında emek piyasasının rayından çıkartılması olduğu düşüncesinin geniş kabul görmesine zemin hazırladı. Reel ücretlerde anlamlı bir artışın yaşanmadığı bu gerileme döneminde, emekçilerin giderek daha fazla borçlandırılmasıyla sonuçlanan finansal içerilme politikaları, çalışanları görünmeyen zincirlerle sisteme daha sıkı bağladı.

Finansın demokratikleşmesi olarak da sunulan bu dönüşüm, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması arka planında, formel finansal hizmetlere erişimi kolaylaştırır ve teşvik ederken ücretliler kadar artık nüfusun geniş kesimlerinin de temel ihtiyaçlarını karşılamak için borçlanmasını sıradanlaştırdı. Sonuçta ortaya çıkan, yüksek düzeyde katmanlaşmış, işsizlik nedeniyle iş bulmak için birbiriyle rekabet halinde olan, çalıştığı süre kadar işsiz zaman geçirmesi olağan hale gelmiş ve kurumsal korunma mekanizmaları dağıtılmış bir çalışanlar kitlesi oldu. Özetle, neoliberalizmin amacı ve başarısının koşulu örgütsüzleşmeydi. Örgütsel güçsüzlük aynı zamanda aşağıda ele alacağımız iki gelişmeye de zemin hazırladı.

Alternatifsizlik

1970’li yıllardaki kriz sonrasında sermayenin yeni programı emeğin örgütsel kapasitesini daraltmayı amaçlıyordu ve bu amaca büyük ölçüde ulaşıldı. Bunun en önemli sonuçlarından biri, kapitalizm dışı alternatifleri hayata geçirecek öznenin yaratılmasında ciddi zorlukların ortaya çıkmasıdır. Bu maddi zeminde, Sovyetler Birliği’nin yıkılması, ideolojik zorlukları da gün yüzüne çıkardı ve “alternatif yok” söylemi 1980’li ve 1990’lı yıllarda emek hareketinin politik olarak da gerilemesine neden oldu. Ancak bu tek neden değildi.

Sivil toplum tartışmaları ve modernizm sorgulamaları basıncı altında kalan sosyalist cenahta da önemli kafa karışıklıkları ve dağınıklıklar başgöstermişti. Böyle bir atmosferde, farklı ülkelerde iktidara yaklaşılan anlarda dahi, detaylandırılmış ve uygulanabilir bir sol programın yeterince geliştirilmemiş olması, her aşamada temel sorunlardan biri olarak karşımıza çıktı.

Özellikle, finansal sektörün denetimi ve finansal alanla kurulan ilişkide, kamusal bir perspektifin yokluğu ya da güçsüzlüğü kritik anlarda muhalif siyasal iradelerin tökezlemesine kapı açacak bir zayıflığa neden olmaktadır. 2015’teki Syriza deneyimini burada tekrar hatırlamak önem taşıyor: Kemer sıkma programına karşı duruşu ve borç ödemelerini tekrar masaya yatırma vaadi ile iktidarın büyük ortağı haline gelen Syriza, Avro Bölgesi’nde kalma tercihi nedeniyle Troyka’nın bankacılık sistemi aracılığıyla uyguladığı baskıya cevap üretemedi. Uluslararası bir kampanya ile Avrupa’da bir borç konferansı toplanmasını sağlayamadı. Her şeyden öte, dönemin Maliye Bakanı Varoufakis bakanlığın bir köşesinde Drahmi’ye geçiş planının hazırlandığını birkaç kez dile getirmiş olsa da, varlığı kuşkulu bu plan hiçbir zaman toplumsallaştırılmadı.

Dolayısıyla, Syriza’ya destek veren geniş kesimler hem Avro Bölgesi’nde kalınmasını hem de Troyka’nın planının reddini istemeye devam etti. Bu çelişki sürdürülemez bir nitelik taşıyordu ve devralınan insanî krizin derinleşmesini engelleyecek bir alternatif yokluğunda, Syriza reddetmek üzere geldiği boyunduruğu kendi elleriyle sağlamlaştıran bir sol bloğa dönüştü.

Elbette, alternatif bir programın, farklı alanlarda alternatiflerin geliştirilmesi ve kamusallaştırma hedefini açık bir şekilde barındırması gerekmektedir ve bu finansal alanla sınırlandırılamayacak bir genişliğe işaret etmektedir.

Ancak, 2008 krizi sonrasında finansal risklerin toplumsallaştırılması ve finansal sektörün kurtarılması için kamusal kaynakların kullanımı bütçelere ağır yükler getirdi, bu da kemer sıkma programlarının gerekçesi kılındı. Kredi piyasasının çöküşünün ardından düşük büyüme rakamlarını telafi etmenin yolunun emek reformlarından geçtiği, özellikle Avro Bölgesi’nde ama aynı zamanda geç kapitalistleşen ülkelerde sıklıkla dillendirildi. Bu nedenlerle finansın kamusallaştırılacağı bir alternatifin ve emek yanlısı bir planlamanın bugünden tartışılması ve alternatiflerin ete kemiğe büründürülmesi hayati önem taşıyor. Bu tartışmanın cılızlığı ve alternatifsizlik, emek örgütlerini ve/veya sol siyasi yapılanmaları politika sahnesinde dilsiz bırakıyor.

Neoliberal otoriter devlet

Tüm bu süreçte, devlet, bir yandan üretici kamu işletmelerinin tasfiyesiyle küçültülürken, ağırlık merkezinin yürütmede yoğunlaştığı bir yapıya büründü. Ekonomi ile siyasetin ayrıştırılması ve ekonominin teknokratik mekanizmalarla sosyal taleplerden yalıtılması, yürütme içerisinde uzmanlaşmış ekonomik aygıtların öne çıkmasıyla birlikte hayata geçirildi. Böylelikle, örgütsel kapasitesi zayıflamış, alternatifleri muğlaklaşmış emek hareketinin sesi devlet koridorlarında giderek daha az duyulur hale geldi. Devletin toplumsal muhalefete ve özel olarak emekçilerin taleplerine karşı geçirimsiz olacak şekilde yeniden örgütlenmesi sadece politika yapım süreçlerindeki kurumsal düzenlemelerle hayata geçmedi. Aynı zamanda, güvenlik aygıtlarının güçlendirilmesi ile ana-akım dışındaki sesler kısıldı.

Express’in 142. sayısındaki “Güvenlik Devleti” derlemesinin başlığına atıfta bulunacak olursak, “liberal demokrasinin kemik erimesi” uzun sürece yayılan bir dönüşümde politika yapım süreçlerinin geniş kitlelerin kontrolünden uzaklaştırılması, uluslararası en-iyi uygulamalar ve standartların benimsenmesi adı altında uzmanların ve dar kadroların yönetimi ve piyasaların işlemesini güvence altına alacak (zararı toplumsallaştırarak sermayeye koruma sağlayacak) güçlü bir devlete işaret edilmesi olarak tanımlanabilir. Neoliberal otoriter devlet bu döngü karşısında tehdit oluşturabilecek kesimleri hedef tahtasına koyup düşmanlaştırırken, krizin maliyetinin emekçiler tarafından ödenmesinin temel aracı olmuştur. Finansal sektörün sermaye adına kurtarılmasına karşı hareketlerin, örgütlü emeğin toparlanma çabalarının, alternatif politika tartışmalarının boğulması; piyasa gereklerine cevap vermek ve krizden kurtuluşun reçetesine uymak için şart gösterilmiştir.

Kısacası, 2008 krizi patlak verdiğinde, toplumsal güçler dengesinin emekçilerin lehine yeniden düzenlenmesini ve krize neden olan ekonomi politikalarının değişimini önüne koyan bütünlüklü bir hattın olmaması, sermaye sınıfı için mevcut politikaların sürdürülmesini daha maliyetli hale getiremediğinden sonuç daha fazla neoliberalizm olarak şekillendi. Ancak bu film burada bitmiyor. Senaryonun bundan sonrasının nasıl ilerleyeceği ile ilgili farklı alternatifler var.

Olasılıklar, olanaklar ve tehlikeler

2008 krizi Avro Bölgesi’nde bir borç ve bankacılık krizine dönüştü (2010-2012), kriz küresel olarak depresif eğilimleri kamçılarken ABD’deki zayıf toparlanma sonrası sermaye hareketlerinin yön değiştirmesiyle geç kapitalistleşen birçok ülkeyi etkisi altına aldı (2014-?). 2016 itibarıyla Çin’deki ekonomik büyüme temposundaki düşüşün devamından, ABD’de sınaî daralmaya, Avro Bölgesi’nde sermayenin yeni yatırıma teşvik edilememesinden geç kapitalistleşen ülkelerde sermaye hareketleri kaynaklı oynaklıklara ve düşük büyüme ortamına kadar birçok gösterge 2008 krizinin sarsıntılarının devam ettiğini gösteriyor.

Bu koşullar altında hem neoliberal (ve kurumsalcı) politika önerilerinin krize çare getirememesi, hem depresyon tehlikesi ve finansal oynaklıklar baskın politika anlayışının yeni darbeler almasını getirebilir. Çin’de 2014 ve 2015’te katlanarak artan grevlerden, Akdeniz havzasında geri çekilmeye karşın etkisi halen hissedilen direnişlere birçok gelişme de geniş bir bağlamda ele alındığında emek hareketinde bir kıpırdanmadan söz etmeyi mümkün kılmaktadır. Bu kıpırdanmaya Anglosakson dünyada sol/reformist politikacıların “büyük bankaları parçalamak”tan, finansal kuruluşları etkili bir şekilde vergilendirmeye uzanan önerilerinin daha fazla alıcı bulması gibi olgular da eklenebilir. Özetle, neoliberalizm içinde kalınarak krizin aşılamaması yeni direniş olanaklarını beslemektedir.

Ancak bu debelenme, Büyük Ortadoğu’dan mülteci akını ile çok sayıda ülkede emek piyasasının öngörülemeyecek şekilde alt üst olması ile birlikte ele alınmalıdır. 2008 krizi sonrasında daha fazla neoliberalizme set çekemeyen örgütsüzlük ve alternatifsizliğin devamı durumunda, otoriter devlet kanallarından da destek alan sağ popülist ve faşist yapıların yine birçok ülkede birbiri ardına başını kaldıran emek hareketinin karşısına dikilmesi ve liberal demokrasinin kemik ağrılarına şiddetli bir son vermesi söz konusu olabilir.


Bu yazı ilk olarak Express Dergisi 143. Sayıda (Mayıs 2016) yayımlanmıştır.


[1] “İşgal et” olarak çevrilebilecek occupy hareketi A.B.D.’de Wall St.’in simgelediği finansal sektörün egemenliğine karşı 2011’de başlayan protesto hareketidir, ancak onlarca ülkeye yayılan benzer gösterileri tanımlamak için de kullanılmaktadır. Bu hareketin esin kaynaklarından acampados ise kampçılar olarak karşılanabilir. İspanya’da kemer sıkma karşıtı gösteriler 2011 başından itibaren güç kazanmış, Mayıs ayında kent meydanlarında kamp kurarak ve kamusal alanları işgal ederek gösteri yapan grupları nitelemek için indignados (kızgınlar) yanısıra acampados da sıkça kullanılmıştır.


[2] Bkz. Florence Bouvet ve Sharmila King, “Since the beginning of the economic crisis voters have punished incumbent governments for rising unemployment, but not for rising income inequality”, LSE Blog European Politics and Public Policy, (17.6.2013), http://goo.gl/QLPfCE (erişim 16.1.2014). Bouvet ve King’e göre rakam 8’dir, ancak hatalı bir şekilde işgüder/teknokratik hükümet altında gidilen Mayıs seçimlerinin bir ay sonrasında tekrarlanan Haziran seçiminde Yeni Demokrasi’nin başarısını listeye dahil etmişlerdir. Türkiye burada iktidar partisinin seçim başarısını sürdürdüğü az sayıda örnek içinde yer almaktadır. Ancak 2013 Haziran İsyanı’nın iktidarın ikna kabiliyetini aşındırdığını söylemek mümkündür.


[3] İşsizler, düzensiz çalışanlar ve eksik istihdam edilenler, sermaye bunlardan faydalanmadığı sürece fazlalıkmışçasına göründüklerinden Marks’ın bu gruplara ilişkin kullandığı terim artık nüfus olmuştur. Bu topluluğun varlığının sermaye birikimi açısından işlevsel olduğunu, yardım ve aktarımlardan yoksun bırakılmalarının ise aşırı getiri peşinde koşan finansal kuruluşlar için büyük önem taşıdığını ekleyebiliriz.

14 Temmuz 2016 Perşembe

#KrizNotları Canlı Yayın: İtalyan Bankaları, #Brexit, Hazine Garantileri

15 günde bir Türkiye ve dünya ekonomisinde öne çıkan gündem başlıklarının değerlendirileceği "Kriz Notları" programı 15 Temmuz 2016 Cuma saat 20.00'de, Kriz Notları'nın Youtube Kanalında canlı yayında olacak.


Programda Kriz Notları yazarları Ali Rıza Güngen ve Ümit Akçay yer alacak.




Bu haftanın konusu İtalyan bankaları, Bank of England faiz kararı ve köprü geçisi tartışmasıyla tekrar gündeme gelen Türkiye'de Hazine'nin örtük yükümlülükleri.

Tartışmaya katılmak ya da sorularınızı yöneltmek için Twitter üzerinden #KrizNotlari etiketini kullanabilirsiniz.


15 Temmuz Cuma, saat 20.00'de görüşmek üzere!

1 Temmuz 2016 Cuma

#KrizNotları Canlı Yayın: #Brexit ve Yansımaları

15 günde bir Türkiye ve dünya ekonomisinde öne çıkan gündem başlıklarının değerlendirileceği "Kriz Notları" programının ikincisi 1 Temmuz 2016 Cuma saat 20.00'de, Kriz Notları'nın Youtube Kanalında canlı yayında olacak.

Programda Kriz Notları yazarları Ali Rıza Güngen ve Ümit Akçay yer alacak.

Bu haftanın konusu Brexit kararı sonrasında yaşanan gelişmeler.

Tartışmaya katılmak ya da sorularınızı yöneltmek için Twitter üzerinden #KrizNotlari etiketini kullanabilirsiniz.

1 Temmuz Cuma, saat 20.00'de görüşmek üzere!

24 Haziran 2016 Cuma

Brexit: Pandora'nın Kutusu Açıldı!

Britanya'nın AB üyeliğinin oylandığı referandum sonucunda "çıkış" (Brexit) taraftarları çoğunluğu sağladı. Pandora'nın kutusu açılıyor!

Küresel Krizin Yarattığı Eğik Düzlem
Her siyasal gelişmeyi ekonomik değişkenlerle anlamaya çalışmanın sağlıklı bir düşünce izleği oluşturmama ihtimali çok yüksek. O nedenle Brexit'i getiren Britanya içi politik nedenleri bu yazının kapsamı dışında tutacağım ve küresel krizin yarattığı "eğik düzlem" üzerine bazı noktalara işaret edeceğim.

2008'den itibaren kapitalizmin tarihindeki dördüncü büyük ekonomik kriz evresinin içindeyiz. Bu denli büyük ekonomik krizlerin siyasi sonuçlar yaratmaması beklenemez. Ancak bu sonuçlar tek bir yönde ilerleyen ve doğrusal nitelikte olmaktan ziyade, krizin eşitsiz ve bileşik gelişimi ile birlikte, farkı coğrafyalardaki sınıfsal, kurumsal ve siyasal yapılara göre şekil almakta. Küresel ekonomik krizin yarattığı eğik düzlem, kuvvetli bir ekonomik toparlanmanın yaşanmadığı, resesyonun sınırında gezen düşük büyüme patikasının giderek kalıcılaştığı ve toparlanmaya dair herhangi bir pozitif sinyalin de görünmediği bir durumu anlatıyor.


Resesyonun sınırında gezinen ekonominin en önemli toplumsal sonucu, insanların daha iyi bir gelecek beklentisinin giderek kaybolması. Dolayısıyla, "eğik düzlemin" yarattığı bu ekonomik ve siyasal atmosfer, her türlü statükonun sarsılmasına yol açabilir. Ancak bu sarsılmalar olumlu sonuçlar verebileceği gibi olumsuz sonuçlar da verebilir.

Sermayenin Avrupa Deneyi
‎Brexit‬ kararı, bu eğik düzlem içinde anlaşılmalı. İlk saatlerdeki piyasa tepkileri, küresel krizin halen sürdüğünü ve ekonomilerin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi. Avrupa özelinde bu kırılganlığı besleyen en önemli gelişme ise, Alman sermaye çevrelerinin tüm Avrupa'ya krize çözüm olarak kemer sıkma politikalarını dayatmaları oldu. Avrupa genelinde çalışanları disipline etme amacıyla kemer sıkma paketinin krizdeki ülkelere dayatılması, krizin daha da derinleşmesini getirdi. Bu tehlikeli deneyde ortaya çıkan sonuç her ülkede sağın yükselişi oldu. Göçmen dalgalarının süreceğini de düşünürsek bu eğilim sürecek! Dolayısıyla, Brexit ile ortaya çıkan gelişme, krize karşı "daha fazla neoliberalizm" yanıtını veren sermaye çevrelerinin bu projesinin iflası anlamına geliyor.


Brexit'in Kısa Dönemli Sonuçları
Brexit'in en önemli kısa dönemli ekonomik sonucu belirsizliğin daha da artması. Bu ortamda, yeni bir çöküşün nereden geleceğini tahmin etmek zor. Ancak merkez ülkeler başta olmak üzere, ekonomik büyüme oranlarının gerilemesi ve dünya ticaretinde daralma görülebilir.

Britanya açsından ise, referandumun en önemli sonucu sağın önlenemeyen yükselişi. Aşırı sağcı UKIP lideri Farage referandum sonrasında yeni bir #Brexit hükümeti kurulması gerektiğini söyledi. Ardından da Başbakan Cameron'un istifası geldi. Britanya Merkez Bankası ve Hazine Bakanlığı'nın hazırladığı raporlar doğru ise, Britanya'da kısa süreli olmayan bir ekonomik daralmanın gelmesi kaçınılmaz. Sürecin Avrupa'daki sağcı hareketleri alevlendireceğini söylemek de kahinlik olmayacaktır.

Kısacası, Avrupa sermaye çevrelerinin krize karşı "daha fazla neoliberalizm" deneyi iflas etmiştir. Pandora'nın kutusu açıldı!