AB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2016 Çarşamba

Yeni bir Ekonomik Kriz mi, 2008’in Sarsıntıları mı?

Bu röportaj Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş'ün 2. baskısı vesilesiyle yapıldı ve Mesele Dergisi'nin Mayıs sayısında yer aldı. Röportaj için Özlem Çelik'e çok teşekkür ederiz. Kriz Notları okuyucuları için burada da paylaşıyoruz. 

İyi okumalar.
***

Bu ay, Ümit Akçay ve Ali Rıza Güngen ile 2014 yılında Notabene yayınevinden ilk baskısını yaptıkları ve geçtiğimiz Nisan’da aynı yayınevinden ikinci baskısını elimize aldığımız, eleştirel ekonomi-politik bir analiz çerçevesinde finansallaşma, kriz, artan borçlanmanın münferit olmadığı ve geleceğin kapitalist ve geç kapitalist ülkeler açısından neler getireceğini inceleyen kitapları Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş isimli kitapları üzerine söyleştik. Söyleşi, kitabın yeni baskısındaki değişiklikler, gelecek günlerde dünya ve Türkiye’de kriz dinamikleri ve Türkiye’nin güncel ekonomik gündemleri üzerine yoğunlaştı. Yakın gelecekte solun yükselmesinin önündeki zorlukları ve neoliberalizmin sürekliliğini gösteren bir ibrenin bizi beklediğinin altını çizen yazarlara bu keyifli sohbet için teşekkürler.

M: Öncelikle tebrikler. Kitabınızın kısa bir süre içinde ikinci basımını gerçekleştirdi. Benim kendi çevremden de bildiğim, duyduğum, kitabın epey ilgi gördüğüydü. Benim gibi bu alanda çalışanların dışında da yoğun bir ilgiye mazhar oldu kitap. Önce bu kitabı ilk yazma fikri nasıl çıkmıştı onu biraz bize hatırlatır mısınız?

Ü: Kitap fikri 2013’te belirginleşti. Ancak krizin gidişatıyla daha yakından ilgilenmemiz 2011 yazına kadar gidiyor. Ondan önce fırsat buldukça Ali Rıza ile güncel gelişmelerle ilgili değerlendirmeler yapıyorduk ancak bunlar kendi aramızda kalıyordu. Sonrasında bu tartışmayı kamusal ortama taşımanın daha anlamlı olabileceğini düşünerek “Kriz Notları”[1] adında bir blog kurduk ve güncel gelişmelerle ilgili notlarımızı orada biriktirmeye başladık. Başlarda, blogdan yola çıkan bir sürecin kitapla sonlanacağını düşünmemiştim ancak zamanla bu belirginleşmeye başladı. Sanırım bunda etkili olan, halen içinden geçmekte olduğumuz küresel ekonomik krizin kapitalizmin tarihindeki birkaç önemli krizden biri olmasına rağmen bu gelişmelerin özellikle Türkçe yazında yeterince incelenmediğinin ve yakından takip edilmediğinin farkına varmış olmamızdı. Henüz sonuçlanmamış ve oldukça dinamik bir şekilde ilerleyen bir süreçle ilgili yazmak oldukça riskli. Ancak eleştirel politik ekonomi geleneğine yaslanarak, yapısal analizler, kurumsal incelemeler ve olgusal gelişmeler arasındaki bağlantıların peşine düşmek, süregiden krizi anlamak ve olası gelişmelere işaret edebilmek için bize kuvvetli bir zemin sağladı. Kolay bir işten bahsetmiyoruz tabi, mesela Kriz Notları’ndaki ilk yazının başlığı “merkez bankası ne yapmak istiyor” idi. 

A: Talihli bir arka plan mevcut sanırım. Ümit uzun süredir, krizle birlikte daha da ön plana çıkan merkez bankacılığı ve para politikaları üzerine çalışıyor. Ben de kriz başlangıcından bu yana borç yönetimi ve finansal risklerin toplumsallaştırılması üzerine kafa yoruyorum. Blogdaki girdiler bizim düzenlemeleri ve politika tepkilerini takibimizi kolaylaştırdı. Bir süre sonra derli toplu bir inceleme sunma isteği hasıl oldu. 



M: Sizin de kitabın başında ayrıntılı bir şekilde okuyucuya aktardığınız gibi kitapta bazı değişiklikler, güncellemeler ve adeta yeniden yazılmış bir bölüm var. Neden ihtiyaç duydunuz bu değişikliklere? 

A: Finansallaşma emek-sermaye ilişkisinin ve sermayeler arası ilişkilerin giderek finansal piyasalar dolayımından geçmesine işaret eden bir kavram. Finansal olmayan şirketlerin finansal yatırımlarının artışını, hanehalklarının finansal sisteme içerilmesini açıklamak için başvuruluyor. Finansallaşma krizlerin sıklaşması anlamına geliyor. Devletlerin sürekli müdahalesinin ve bu müdahalelerin hızlı bir şekilde yeni alt üst oluşlar yaratmasının açıklanması gerekli. Kitapta bu açıklamayı tamamladığımızı iddia etmiyoruz ancak kurumsal düzenlemeleri ve çok sayıda aktörün etkileşimini dikkate alan tarihsel-yapısal bir açıklama getirmeye çalışıyoruz. 

Hem Avro Krizi’nin gidişatını bugüne getirmemiz, hem de krizin seyri ve Türkiye’nin konumuna dair açıklamanın bugüne taşınması kitabın iddiasının sonucuydu. Amaç yüksek bir soyutlama düzeyinde kalmamak fakat politika yapım süreçlerini ve etkilerini eleştirel siyasal iktisata dayanarak açıklayabilmek. Üstelik Korkut Boratav Hoca’nın isteğine de kendimizce yanıt vermiş olduğumuzu düşünüyorum. İlk baskıya yazdığı önsözde tartışmanın güncelliğini övmüş ve 2. baskının yapılması ile gelişmeleri takip etme isteği uyandırdığını söylemişti. 

Ü: Ali Rıza’ya ek olarak, önceki soruyla da bağlantı kurarak devam edersek, dinamik bir süreç üzerine yazmanın zorunlu olarak beraberinde getirdiği bir güncelleme oldu. Kitabın kurgusu açısından Avrupa’da krizin gidişatını anlattığımız bölümde güncellemeler yapmak gerekliydi, zira 2014’teki ilk baskıdan sonra Avrupa’da kritik gelişmeler yaşandı. Yine kurgu açısından kitabın son bölümünde, güncel gelişmeleri ve ileriye dair olasılıkları ele almıştık. Bu kısmın içinde bulunduğumuz konjonktüre göre tamamen yenilenmesi gerekti. Bir baskı daha olursa nasıl yaparız bilemiyorum ama böyle giderse kitabın hacmi giderek büyüyebilir.



M: Kitabın üçüncü bölümünde ayrıntılı bir şekilde ele aldığınız üzere, küresel kapitalizmin geleceğinde bizleri neler bekliyor? 

Ü: Üçüncü bölümde yanıt aradığımız soru şuydu: Ekonomi politikalarındaki değişimlerle ekonomik krizler arasında bir nedensellik ilişkisi var mı? Bu soru teorik olduğu kadar güncel siyasetle de ilişkili bir konu. Zira zaman zaman ekonomik krizin yaşanmasının otomatik olarak hükümetlerin düşmesine neden olacağı ve bunun sonrasında da solun yükseleceği gibi, özünde apolitik bir argüman dile getiriliyor. Kitapta krizin yaşanmış olmasıyla ekonomi politikalarındaki değişim arasında, hele hele solun yükselişi arasında düz bir nedensellik ilişkisinin kurulamayacağının altını çizdik. Yaptığımız değerlendirmede, önümüzdeki dönemde ana doğrultunun daha “daha fazla neoliberalizm” olarak şekillendiğini ileri sürdük. Ancak argümanın gerisinde bazı koşullar var. 

Biraz daha açmak gerekirse, belirli bir dönemde hangi ekonomi politikanın ana akım haline geleceği, birbiriyle yarışan farklı açıklama biçimleri arasında birinin diğerinden daha bilimsel ya da daha kapsamlı olmasına göre değil, verili durumda toplumdaki mevcut güçler dengesinde hakim güçlerin ihtiyaçları doğrultusunda belirleniyor. Böyle bakarsak, kriz öncesinde ve sonrasında güçlü bir emek hareketinin ya da onu da içerecek bir toplumsal muhalefetin yokluğu, sermaye açısından farklı ekonomi politikalarını gündeme alma zorunluluğunu ortadan kaldırıyor. 

Ancak böyle bir koşulun varlığında, krize neden olan politikaların, herhangi bir tadilata gidilmeden, krizden çıkış için de uygulanabildiğini ileri sürdük. Tabii ki bu durum mutlak değil, konjonktürel. Yani güçler dengesindeki bir kayma, farklı ekonomi politikası seçeneklerinin gündeme gelmesine neden olabilir. Böyle bir güç kayması olasılığını değerlendirmek için dünya genelinde toplumsal muhalefet güçlerinin gelişkinliğini ele almak gerekiyor. Kitapta bu konuyla ilgili somut bir değerlendirme yapmaktansa, böyle bir hareketin gelişmesinin önünde duran objektif zorluklara değindik. Zira kriz sonrasında ortaya çıkan isyanların neden saman alevi gibi parlayıp söndüklerini ele almak başka bir kitabın konusu olacak kadar geniş.

A: Kriz sonrasındaki direnişler ve politik tepkiler neoliberalizme bir set çekemedi. Fransa’da İş Kanunu’nda emek karşıtı reformlara karşı hareket ya da Anglosakson dünyada finansal sektörün daha sıkı denetlenmesinden söz eden Sanders ya da Corbyn gibi politikacılara artan destek kapitalist merkezlerde farklı biçimler altında mücadelenin devam ettiğini bize gösteriyor ancak güç dengesinde yakın dönemde radikal bir değişiklikten söz etmek zor görünüyor. Bu durum devam ettikçe politika yapımının geniş kitlelerin denetiminden uzak sürdürülmesi mümkün oluyor. Aynı zamanda örneğin İtalya’daki bankacılık krizine karşı Ocak ve Nisan aylarında verilen cevaplardan görülebileceği üzere devlet, finansal sektörün garantörü olarak devreye giriyor ve kredi piyasasının çöküşünü engellemek gerekçesiyle bütçeye yük getirme riskini alarak bankaların muhtemel kayıplarını toplumsallaştırabiliyor. Kısacası birçok ülkede son derece açık bir şekilde çalışma saatleri, ücretler ve bütçenin nasıl kullanılacağı üzerine mücadele devam ediyor ancak güç dengesinde radikal değişiklikler olmazsa bir sınıf projesi olarak neoliberalizmin tahripkar varlığının bir süre daha devam edeceğini öngörebiliriz. 

M: Neoliberalizmin devamlılığının önemli bir parçası olarak küresel finans sisteminde yeni bir çöküş ihtimalinden bahsediyorsunuz, bu küresel piyasalar için yeni bir kriz kapıda mı demek yoksa geçmiş krizin artçıları mı yaşananlar?

Ü: 2015 sonunda gündem, ABD ekonomisinde toparlanmanın gerçekleşiyor olduğu ve FED’in faiz artırımına başlayabileceği idi. Gerçekten de Aralık’ta sembolik de olsa bir artış yapıldı. Biz bu faiz artışı sürecinin, aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkeler için önemli finansal ve ekonomik sorunlar yaratabileceğini, hatta bazı yerlerde çöküşlere neden olabileceğini ifade etmiştik. Ancak gerek ABD ekonomisine ait verilerin beklenildiği gibi olumlu gitmemesi, gerekse dünya ekonomisinde krizin geride bırakılması gibi bir ortamın oluşmaması nedeniyle, bırakın 2016’da 4 faiz artışını, yeniden faiz indirimi gündeme geldi. Örneğin, ABD’de imalat sanayi daralması sert bir şekilde yaşanıyor ve imalat sanayiindeki daralmalara tarihsel olarak baktığımızda bunların resesyonlarla eşleştiği görülüyor. İmalat sanayindeki daralmaya ek olarak konut piyasasında da uzun süredir ilk kez yavaşlama sinyalleri belirginleşti. 

Buna ek olarak mevcut durumda, FED sadece kendi ekonomisindeki enflasyon ve işsizlik oranlarıyla değil, dünya ekonomisinin gidişatıyla da ilgileniyor. Hegemonik devlet olmanın getirdiği bir zorunluluk bu. Üstüne üstlük, ne ABD’nin ne de Avrupa’nın yeni bir finansal çöküşe tahammülü var. Bunun nedeni, kriz sonrası uygulanan para politikası tedbirlerinin sonucunda merkez bankalarının ellerindeki faiz silahının ortadan kalkması ve miktarsal genişlemenin de sınırlarına varılmış olmasıdır. Böyle bir atmosferde gerçekleşebilecek yeni bir çöküş dalgası, “oyun değiştirici” nitelikte olabilir. Bunu önde gelen merkez bankaları da ekonomi politikası yapıcıları da görüyor. O nedenle bu dönemde geleneksel olmayan para politikaları literatürü genişlemeye başladı. Sözlü yönlendirme, bilanço genişlemesi derken “negatif faiz” ve “helikopter para” gibi yeni gündemler oluşmaya başladı. Aslında yaşanan geçmiş krizin devamı ancak sarsıntılara neden olan finansal araçlar ve mekanizmalar değiştiği için her seferinde yeni bir kriz mi sorusu gündeme geliyor.



M: Biraz da Türkiye’ye bakarsak, sizin de kitapta belirttiğiniz gibi Türkiye bu kriz ortamından muaf değil, ama bir yandan da ‘kriz bize teğet geçti’ açıklamaları da hala paslanmadı kulaklarımızda. Türkiye’de krizin seyrini nasıl görüyorsunuz? 

A: 2008 Krizi’nin Türkiye’ye etkisi küresel ekonomide benzer konumda bulunan geç kapitalistleşen ülkelere etkisine benzer gerçekleşti. 2010-2011’de yinelenen sermaye girişleri sayesinde politika yapıcılar krizin etkisini geçiciymiş gibi sunma fırsatı yakaladılar. İçinden geçtiğimiz son dönemde ise açık olarak görünen artan özel sektör yükümlülükleri sorunu ve amaçlandığı üzere üzeri örtülen bir hazine garantileri sorunu olduğu kanaatindeyim. Türkiye’de politika yapıcılar ve düzenleyiciler 2010-2011’de baş gösteren cari açığın kısa vadeli fon akımları ile finansmanı sorununun önüne şimdilik geçtiler. Ancak hanehalkı finansal yükümlülükleri ve reel sektörün açık pozisyonundaki artış devam ediyor. Türkiye’de yatırımın finansmanı sorununu yurtiçi tasarruf kampanyalarıyla arttırarak ve finansal sektöre erişimi kolaylaştırarak çözme derdinde AKP hükümetleri. Ancak ücretlerin baskılandığı koşullarda hanehalkı borcunun artışı engellenemiyor. Yeni açıklanan rakamlarda görüldüğü üzere resmi işsizlik rakamı yüzde 11’i geçti. İş aramaktan vazgeçmiş ancak çalışmaya hazır olanlar eklenirse işsizlik oranı yüzde 18’i geçiyor. 

64. Hükümet kendi programında IMF benzeri kuruluşların önerilerine paralel bir şekilde kamu harcamalarında artış ve özel sektöre teşvik mekanizmalarına yaslanacağını belirtti. Ancak Türkiye’de resmi kamu borcu rakamları Avrupa ülkelerine göre oldukça düşük olsa da, borç üstlenim mekanizmaları ve kamu-özel işbirliklerindeki hazine garantileri aracılığıyla verilen teminatlar tahmin edilenlerden çok daha yüksek olabilir ve bu öngörülen kamu desteğinin kısa sürede yeni sorunlara zemin hazırlayabileceğini işaret ediyor. Kısaca AKP özel sektöre destek ve emek piyasasında esnekleşmeyi otoriter devlet olanaklarıyla destekleme ve sermaye birikiminin tempo kaybetmesine engel olma telaşında. Bu, kanımızca sermaye hareketlerine duyarlılığı azaltacak ve küresel depresif eğilimlerden daha az etkilenmeyi sağlayacak bir yönelim değil. 

M: Türkiye’deki güncel duruma bakarsak, geçtiğimiz haftalarının ilk sıra gündemi olan yeni atanan Merkez Bankası başkanı ile bizi geçmişten farklı ya da benzer olarak nasıl bir Merkez Bankası bekliyor? 

Ü: Türkiye’de merkez bankası başkanlarının bu kadar geniş bir şekilde tanınmaları ve başkan atamasının önemli bir gündem maddesi haline gelmesi yeni bir olay. Bunun gerisinde merkez bankasının ekonomi bürokrasisi içerisindeki konumunun değişimi, yani bankanın giderek öne çıkması yatıyor. 2001 krizi sonrası gündeme gelen kurumsal düzenlemelerin en önemlilerinden biri para politikası hedeflerine varmak için merkez bankasının hükümetten bağımsız bir şekilde politika oluşturmasıdır. Bu değişiklik sonrasında merkez bankasının başında kimin olduğu daha önemli hale geldi. En son atamada Beştepe danışmanlarının dile getirdiği gibi ana-akım dışı, büyük oranda ekonomik büyümeyi öncelik yapan bir ekol mü, yoksa muhafazakar bir başkanın mı seçileceği merak ediliyordu. 

Sonuç olarak Babacan-Şimşek çizgisinde, muhafazakar özellikleri olan ancak Beştepe’ye de uzak olmayan bir isim üzerinde uzlaşıldı. Ancak ben bu tartışmanın çok da önemli olmadığını düşünüyorum. Zira merkez bankası başında kim olursa olsun, merkez bankalarının sistem içindeki konumları ve alacakları kararların çerçevesi ekonomik zorunluluklar tarafından belirleniyor. Örneğin, önümüzdeki dönemde bir faiz indirimi süreci yaşanacaksa bu yeni başkanın kişisel özelliklerinden değil dünya ekonomisindeki konjonktür müsaade ettiği için olacaktır.

M: Son günlerde Cumhurbaşkanı’nın bir konuşmasında dünyadaki faiz oranlarını da örnek göstererek faiz oranlarının düşürülmesini istediğini söyleyerek şunu sordu: ‘’Soruyorum şimdi, böyle bir faiz anlayışıyla Türkiye'nin girişimcisi yatırım yapabilir mi, istihdam sağlayabilir mi, üretim yapabilir mi, rekabete açılabilir mi?". Bu açıklama ardından günlerdir farklı yorumlar dinliyoruz ekonomistlerden, peki size göre bu açıklama ne anlama geliyor? 

Ü: Bu açıklama ekonomik daralma belirtilerinin kuvvetlendiği bir ortamda büyümeyi canlandırmak isteyen siyasetçinin dileklerini ifade ediyor. Ancak bir toplumsal sistem olan kapitalizmde, kişilerin istekleri ya da dilekleri değil, yapısal kısıtlar ve olanaklara göre işleyen mekanizmalar var. Üretimin finansmanı her zaman bir sorun olmuştur, özellikle Türkiye gibi üretmek için ithalata bağımlı olan ekonomilerde bu daha da karmaşık bir sorun haline geliyor. Çünkü üretimi canlandırmak için yapılacak bir faiz indirimi, faiz getirisi nedeniyle ülkeye gelen sermayeyi caydırıcı bir etki yapabilir. Bunun sonucunda döviz girişi azalacak ve TL değersizleşecektir. Böyle bir ortamda üretici için faiz indiriminden kaynaklanan avantaj, ithal mallarının fiyatlarındaki artış nedeniyle ortadan kalkacak ve üstüne enflasyonda artış meydana gelecektir. Ben bu tür söylemlerin propaganda amaçlı olduğunu düşünüyorum, ekonomi yönetiminde söylem olarak bu tür çıkışlar gözlense de uygulamada bunlara itibar edilmez. Örneğin TCMB tarafından yayımlanan son “Banka Kredileri Eğilim Anketi”, ekonomik yavaşlamanın izlerini taşıyor. Bankalar artık kredi vermede daha temkinli davranıyorlar.

[1] http://kriznotlari.blogspot.com.tr/

23 Mart 2016 Çarşamba

2016 Başında Dünya Ekonomisi ve Türkiye: Kriz Dinamikleri, Eğilimler ve Çelişkiler

2016’nın Ocak ayının ikinci yarısında Davos’ta gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu toplantısı, 2016’nın ilk günlerinde dünya genelinde yaşanan borsa çöküşlerinin gölgesinde yapıldı. Zaten forumun beş ana temasından üçü doğrudan küresel ekonomik krizle ilgiliydi. Kapitalizmin geleceğine dair umutları diri tutmanın temel amaç olduğu Davos zirvesinde dahi küresel krizin bu denli önemli bir yer kaplaması, meselenin ne denli ciddi olduğunu gösteren bir işaret. Bu yazıda 2008’de ABD’deki dev yatırım bankalarından biri olan Lehman Brothers’ın batmasıyla patlak veren ve halen süren küresel ekonomik krizin ana hatlarıyla gelişimi ve 2016 itibariyle beklenen güncel gelişmeler konu ediliyor. Bu bağlamda Türkiye ekonomisinin 2016 serüveni de kısaca ele alınacak. Bu durum tespiti için bir adım geriye çekilip 2008 öncesini kısaca hatırlamak gerek. [1]


ABD’nin Krizi
ABD’de 1990’lı yıllarda oluşan yeni kurumsal mimariyle finansal sistem toplumla farklı bir bütünleşme aşamasına geçti. Yeni finansal mimarinin iki temel özelliği vardı. Bunlardan ilki menkul kıymetleştirme işlemleriyle borcun metalaşması ve ikincisi de firmaların üstlendikleri risklerin transferini mümkün kılan finansal yenilikler sayesinde firmaları daha riskli yatırımlara yönlendiren bir teşvik yapısının oluşması idi. Bu iki hamle sonucunda, o döneme kadar ABD konut piyasasından dışlanmış işçi sınıfının en yoksul kesimleri sisteme içerildi. Bu elbette borç veren finansal sistem açısından “riskli” bir yatırımdı. Zira verilen kredinin geri dönmeme olasılığı oldukça yüksekti. Ancak bu riske rağmen yatırımları mümkün kılan, FED’in uyguladığı düşük faiz politikası gibi etkenlerin yanında yeni finansal mimarinin gelişimi ve nihayetinde finansal yenilikler sayesinde bu risklerin transfer edilebileceği düşüncesiydi. Ancak teorik çerçevesinin “etkin piyasa hipotezi” tarafından çizildiği bu genişleme süreci 2008’de tam anlamıyla iflas etti. Bu iflas aynı zamanda kapitalizmin tarihindeki dördüncü (1870’ler, 1929, 1970’ler ve 2008 sonrası) büyük ekonomik kriz dalgasının başlangıcını simgeliyordu.

Avrupa’nın Krizi
1990’lı yıllarda oluşan yeni finansal mimarinin mekanı sadece ABD değildi. 1990’lardaki Asya Krizi sonrası sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi sonucu geç kapitalistleşen ülkelerin hemen hemen tamamı küresel finansal ağlara dahil olmuştu. Uluslararası finansal sisteminin bütünleşik yapısı, genişleme döneminde sermaye hareketlerini kolaylaştırarak karlılığı artırıcı bir alt yapı sunarken, kriz dönemlerinde sistemin bir yerinde ortaya çıkan bir sorunun hızla diğer alanlara sıçraması riskini beraberinde getirdi. Bu yapı içinde ABD’de patlak veren kriz, ilk olarak ABD pazarıyla en çok bütünleşmiş olan Avrupa’ya sıçradı.
Küresel ekonomik krizin ikinci aşaması olan bu süreçte kriz Avrupa’ya vardığında, firma iflasları aşamasından devletlerin iflası aşamasına geçilmiş oldu. Bunun temel nedeni, batan firmaların devlet tarafından kurtarılması, yani firma zararlarının kamu bütçesinden karşılanmasıyla toplumsallaştırılması idi. Firma kurtarmalarının kamu bütçesine getirdiği ek yükler borçlarının çevrilememesi sorunlarını gündeme getirdi ve krizin Avrupa’daki görünümü borç krizi oldu.
ABD’den farklı olarak krizin Avrupa uğrağında sert bir kemer sıkma programı, krizden çıkış için çözüm olarak önerildi. Bu reçete başını Alman sermaye kesimlerinin çektiği Avrupa’daki finans kapital tarfından üzerinde uzlaşılmış bir programı ifade ediyordu. Örneklerini 1980 sonrasında IMF koşullu kredileri aracılığıyla uygulanan “birikim modeli ihracı” süreçleri Avrupa içinde tekrarlandı. Borçlu ülkelerin borçlarının yeniden finanse edilmesi karşılığında her bir borçlu ülkenin birikim modeli emeği disipline etme temelinde yeniden düzenlendi.
Bu reçeteye karşı gelişen tepkilerin en kuvvetli olduğu Yunanistan’da 2015 başında iktidara gelen Syriza, 6 aylık süreç sonucunda tam anlamıyla havlu attı ve kemer sıkmanın bir uygulayıcısı haline geldi. Ancak Yunanistan’da dahi süreç henüz sonlanmış değil. Zira Yunan halkı geri ödenmesi mümkün olmayan bir borç yükü altında eziliyor. İspanya’da Kasım 2015’te yapılan genel seçimler sonucunda halen yeni hükümetin kurulamamış olması, kemer sıkma paketinin uysal öğrencisi Portekiz’de işlerin tersine dönmesi ve İngiliz İşçi Partisi’nin başına kemer sıkma karşıtı bir başkanın geçmesi gibi gelişmeler, Avrupa için  2016’daki gelişmelerin kritik olacağını gösteriyor.

“Yükselen Piyasaların” Düşüşü
2014 yılına gelindiğinde, küresel krizin üçüncü aşamasının mekanının Küresel Güney olacağı belirginleşmişti. Küresel ekonomik krizin ilk patlak verdiği 2008’de Küresel Güney ülkelerinde bir yıllık daralmanın ardından yeniden yüksek büyüme oranlarının yakalanmış olması, piyasa yorumcularını iştahlı yorumlar yapmaya sevk etmiş ve artık dünya ekonomisinde büyümenin taşıyıcısının geç kapitalistleşen ülkeler olacağı ilan edilmişti (de-coupling tartışması). Türkiye’ye bu görüş krizin “teğet geçmesi” olarak aktarıldı. Bu süreci mümkün kılan merkez ülkelerin krize verdiği tepki idi. Merkez ülkelerde hızlı ve sert faiz indirimi ve miktarsal genişleme olarak iki sütun üzerine inşa edilen politika tepkisinin geç kapitalistleşen ülkelere yansıması, muazzam miktarda fon girişi yaşanması oldu. Dolayısıyla 2000’lerin başından itibaren merkez ülkelerdeki kredi genişlemesi sayesinde görece yüksek büyüme oranları yakalayan Küresel Güney ülkeleri, 2008-9 kesintisi ardından  yeniden hızlı büyümeye devam ettiler. Ta ki 2012 sonuna kadar. Özellikle 2013 itibariyle ABD’nin miktarsal genişleme politikasına son vereceğini ve ılımlı da olsa yeniden faiz artırımına gidebileceğini ilan etmesi yükselen piyasaların düşüşünün başlangıcı oldu.
Küresel krizin üçüncü aşamasının karakteristik özelliği, “yükselen piyasa ekonomileri” kategorisinde yer alan (Hindistan dışındaki) ülkelerde ekonomik büyümenin tempo kaybetmeye başlamasıdır. Bu süreçte dünya ekonomisi açısından en kritik gelişme kuşkusuz Çin ekonomisinin yavaşlamayı sürdürmesidir. 2008-9 çöküşünü dahi ufak bir sarsıntıyla atlatan Çin ekonomisinde, ekonomik büyüme oranı krizden itibaren istikrarlı bir şekilde azalmaya devam ediyor. Çin büyümesindeki tempo kaybı, Çin ekonomisinin dünya ekonomisinde kapladığı büyüklük nedeniyle sadece Çin’i değil, geri kalan ülkeleri de etkiler düzeyde. Bu etkilerin en önemli görünümü petrol ve emtia fiyatlarındaki rekor düşüşlerde görülüyor. Çin’in yanı sıra Rusya’da ekonomik daralmaya, reel ücret düşüşleri ve yerli paranın değersizleşmesi eşlik ediyor. Brezilya ekonomisi ise resmen resesyona girmiş durumda.

2016 İçin Kritik Gelişmeler: Aktüel Bir Kriz Konjonktürü
Uluslararası Finans Enstitüsü’nün (IFF) açıkladığı veriler, yükselen piyasa ekonomilerinin düşüşünün bu ülkelerden 2013’te başlayan sermaye çıkışı ile ilişkili olduğunu, 2014 ve 2015’te bu çıkışın rekor düzeye ulaştığını gösteriyor. IFF’nin tahminleri Küresel Güney’den sermaye çıkışının 2016’ta da devam edeceğini gösteriyor. Sermaye hareketlerine son derece duyarlı hale getirilmiş ülke ekonomileri için sermaye çıkışının en önemli sonuçlarından biri ekonomik büyümenin tempo kaybetmesi. Bir diğeri de yerel paraların dolar karşısında değersizleşmesi.
Bu iki dinamiğe dünya ticaretindeki daramayı da eklediğimizde, 2016 için Küresel Güney’de aktüel bir kriz konjonktürüne girildiği söylenebilir ancak krizi tetikleyecek somut gelişmelerin nereden geleceğini kestirebilmek mümkün değil. Elbette Küresel Güney, homojen bir kategori değil. Örneğin petrol ihracatçıları ile ithalatçıları, dış ticarete bağımlı küçük ülkeler ile güçlü iç pazarı olan büyük ülkeler gibi farklılıklar mevcut ve bu farklılıklar krizin gelişimini etkileyecek düzeyde.
Küresel Güney’deki kriz dinamikleri, ABD ekonomisindeki gelişmelerden bağımsız değerlendirilemez. 2015’in Aralık ortasında ABD’de açıklanan bir dizi “ilginç” veri, merkez bankası FED’in faiz artışı kararının gölgesinde kaldı ancak bunlar 2016 için önemli idi. Bunlardan ilki, ABD’deki finansal mimarinin kritik unsurlarından biri olan gölge bankacılık sisteminden gelen alarm sinyalleri oldu. Buna göre Aralık ayında ABD’deki gölge bankacılık alanında faaliyet gösteren üç önemli finansal kurum battı. Çöp kağıtlar (junk bonds) olarak adlandırılan yüksek risk karşılığında yüksek getiri vaad eden finansal araçların ticaretini yapan finansal kurumlarıın batması en son 2007’de gözlenmişti.
İkincisi, sanayi üretim verisi idi. ABD Kasım ayı sanayi üretimi verisinin beklentilerin altında kaldı, hatta sanayi üretiminde Mart 2012’den beri en hızlı aylık düşüş gerçekleşti. İlginç olan Kasım verisi tek seferlik bir düşüşü değil, yaz aylarından itibaren süren düşüş trendini gösteriyordu. Bu iki gelişmeye petrol fiyatlarındaki rekor düşüş ve son enflasyon verisi (Aralık 2015’te -0.1) de eklendiğinde, FED’in 2016 içinde yapacağını ilan ettiği dört faiz artışının hayata geçmesi şüpheli hale geldi.
ABD’deki faiz artışı sürecinin olası etkilerinin neler olacağı üzerine yapılan tartışmalar yoğunlaşarak sürüyor. Bu bağlamda ABD ekonomisinin yeni bir finansal krizin eşiğinde olup olmadığı yeniden gündeme geldi. Özellikle 1929 krizi sonrası FED’in krizden çıkıldığı düşüncesiyle faizleri 1937’de artırmasının ardından yeniden büyük bir çöküşün yaşanması, güncel bir uyarı olarak dolaşıma sokuldu. Zira 1937 çöküşü sonrasında kriz ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında sonlanmıştı!
ABD ekonomisinde yeni bir finansal krizin patlak vermesi durumu, iki nedenle dünya ekonomisi açısından tam bir yıkım anlamına gelebilir. İlki, faizlerin sıfır olduğu ve trilyonlarca doların piyasaya sürüldüğü bir ortamda yeni bir kriz patlak verdiğinde bu sefer FED’in elinde krize müdahale için herhangi bir silah kalmamıştır. İkincisi de, dünya ticaretinin daralması, Avrupa’da bir türlü krizden çıkılamaması ve Küresel Güney’de ekonomik büyümenin tempo kaybetmesi gibi gelişmeler, ABD’de gerçekleşecek olası bir finansal kriz, dünya genelinde neoliberal kurumsal ve ekonomik yapının tamamen çökmesi anlamına gelecektir. Bu andan sonra mevcut siyasal iktisadi paradigma içinde kalınarak yeni bir krizin karşılanması imkansız hale getirmiştir.

Türkiye Ekonomisi: İstikrarsızlıkta İstikrar!
Tüm bu gelişmelerin yaşandığı dönemde Türkiye ekonomisinin gelişimine baktığımızda, süreci genellikle yapıldığı gibi iki alt dönemde ele alabiliriz. İlki 2001 krizi ile 2008 krizi arasındaki dönem, ikincisi de 2008 krizi sonrasından günümüze kadar geçen süre. İlk dönemi karakterize eden temel özellikler üç başlıkta toplanabilir. İlk başlık emek piyasalarının yeniden düzenlenmesiyle ilgilidir. Bu alanda ücretlerin bastırılması, özelleştirmelerle güvenceli istihdam biçimlerinin azaltılması ve yeni iş yasasıyla emek piyasalarının esnekleştirilmesi gibi oldukça kritik uygulamalar hayata geçirildi.
İkinci başlık devletin kurumsal yeniden yapılanmasıydı. Bu başlıkta ekonomi yönetiminin depolitizasyonu olarak adlandırabileceğimiz bir dizi kurumsal reformlar yapıldı. Merkez bankasının bağımsızlaşması ve bağımsız düzenleyici kurumların oluşturulması bu yeni kurumsal düzenlemeler arasındaydı. Bu düzenlemelerle ekonomi politikasının büyük ölçüde siyasal tartışmanın dışında konumlandırılması amaçlandı. Örneğin ücret artışları merkez bankasının belirlediği enflasyon hedefine endekslenerek belirlendi.
Üçüncü başlık da dünya konjonktürünün etkileri idi. 2001 ile 2008 arası dönem FED’in izlediği para politikası nedeniyle ucuz kredi olanaklarının bol olduğu bir dönemdi. Buna ek olarak Türkiye’nin IMF ile yürüttüğü istikrar programı ve AB’ye üyelik müzakerelerine başlanmış olması gibi etkilerle yabancı sermaye girişleri daha önce görülmedik şekilde arttı. Kısacası, iki kriz arasında Türkiye ekonomisi görece hızlı ekonomik büyümenin yaşandığı bir dönem geçirdi. Ancak bu dönem, çalışanlar açısından giderek güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve ücret artışlarının neredeyse dondurulmuş olması bakımlarından olumsuz yıllardı.

2008 Krizi Sonrası: Ekonomik Büyümenin Yavaşlaması
İkinci dönemin en önemli özelliği ise ekonomik büyüme temposunun giderek yavaşlıyor olmasıydı. Gerçekten de, 2009 yılında ABD’deki krizin etkileri nedeniyle şiddetli bir şekilde daralan Türkiye ekonomisi, 2010 ve 2011’de hızlı büyüme oranları yakalasa da takip eden yıllarda ekonomik büyümenin giderek yavaşlamaya başladığı görülebilir. Ancak işçi sınıfı açısından 2008 krizi sonrası dönemin en önemli özelliği, çalışanların reel ücretlerinde bir artış olmamasına rağmen tüketim sevilerinde görülen artıştır. Bunun temel nedeni ise krizden çıkış için uygulanan tedbirler çerçevesinde merkez bankasının uyguladığı düşük faiz politikası ile borçlanmanın kolaylaştırılmasıdır.
Bunun sonucunda reel gelirleri artmayan geniş toplum kesimlerini hayat standartlarını korumak için giderek artan bir şekilde borçlanmaya gittiler. Üçte ikisi ücretlilere ait olan tüketici kredisi borçları 2002 yılında 2 milyar civarındayken 2013 sonunda 240 milyar dolara ulaştı ki bunun yarıya yakınını konut kredileri oluşturuyordu. Artan bireysel borçlanma yoluyla çalışanların finansal sistemle bu şekilde bütünleşmesinin birkaç önemli sonucu oldu. Bunlardan ilki borçluların kaderleri giderek artan bir şekilde ekonomik istikrarın varlığına bağlı hale geldi. Bunun anlamı, AKP hükümetinin istikrar vaadinin karşılık bulduğu geniş kesimlerin yaratılmasıydı. İkincisi, uzun vadeli borçlanma olanaklarının sağlanıyor olması, çalışanları sisteme bağlayan görünmeyen zincirler olarak işlev görmeye başladı. Son olarak borçların geri ödenebilmesi için daha fazla çalışma “yeni normal” halini aldı.
İkinci olarak kurumsal yapıya baktığımızda, özerk kurumların ve merkez bankasının kriz koşullarına göre yeniden organize edildiklerini görebiliriz. Bu çerçevede önceki dönemden farklı olarak ekonomi yönetimi deyim yerindeyse “otomatik pilottan” manuel yönetime geçti. Bu süreçte uluslararası kurumlarla eşgüdümlü bir şekilde gündeme getirilen makroihtiyati politikalar ile sürece müdahale edildi, fiyat istikrarı yanında finansal istikrar da gözetilen bir hedef olarak tespit edildi. Yasal olarak merkez bankasının öncelikli hedefi enflasyonu düşürmek olsa da, kriz konjonktüründe fiili olarak öncelikli hedef ekonomik büyümeyi desteklemek olarak revize edildi.
Son olarak uluslararası konjonktürün etkilerini değerlendirdiğimizde, özellikle ABD’de krizden çıkış için uygulanan kurtarma paketlerinin, aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkeler açısından yeniden ucuz kredi olanaklarının bollaştığı ve borçlanma maliyetlerinin giderek düştüğü bir dönemin yaşanması anlamına geldiğini görebiliriz. Zaten Türkiye’de 2009 sonrası ekonomik canlanmanın ve işçi sınıfının finansal sistemle entegrasyonunun bu denli hızlı gerçekleşmesinde, yurt dışından gelen ucuz kredi olanaklarının olması hayati rol oynadı. Ancak bu süreç 2013’te sonlandı ve 2015 itibariyle süreç tersine işlemeye başladı, net sermaye çıkışları yaşandı. 2016’da bu trendin devam etmesi bekleniyor. 

“Utangaç Kalkınmacılık”: Paradigma Değişikliği (mi?)
Sermaye çıkışlarının yaşandığı ve ekonomik büyümenin tempo kaybettiği bir ortamda iktidara gelen 64. Hükümet ile birlikte ekonomik yönetiminin farklı arayışlara girdiği görülmektedir. Buna göre 2016 için hükümetin aldığı ekonomik önlemlerin tamamı kriz karşıtı bir çerçevede iç talebi canlandırıcı politikalar olarak görülebilir. Bu politika çerçevesi kamu harcamalarının artışı, asgari ücretin yükseltilmesi ve borçlanma imkanlarının kolaylaştırılması ayakları üzerinde durmaktadır. Kısacası, kredi genişlemesine dayalı iç talebi destekleme politikası 2016 için politika yapıcıların izleyeceği ana yörüngeyi oluşturmaktadır.
2016’da uygulanacak olan bu politika çerçevesinin, ekonomi politikalarında köklü bir değişikliği yansıtıp yansıtmadığı konusu ise tartışmalıdır. Ancak işaret edilmesi gereken, iç pazar odaklı “utangaç kalkınmacı” politikaların, dünya ticaretinin daraldığı bir ortamda IMF gibi uluslararası kurumlar tarafından “yükselen piyasalara” önerilen bir çözüm olmasıdır. Bu anlamıyla 2016 itibariyle gündeme gelen politika çerçevesi mevcut dünya sistemine “rağmen” değil, onunla uyumlu bir şekilde geliştirilmiştir. Bu anlamda ekonomi politikası çerçevesindeki farklılığın neoliberalizmden sapma anlamına gelmediğinin altı çizilmelidir. Bu politika çerçevesinin ekonomi politikalarında daha köklü bir dönüşüme yol açıp açmayacağı ise, aktörlerin niyetleri kadar küresel ekonomik krizin seyrine bağlı olacak.



[1] Bu yazı Express Dergi'nin 141. sayısında yer aldı. 

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Küresel Krizin Gelişimi, 2014 Dönemeci ve 2015 İçin Gözlemler


2008 yılında patlak veren küresel kriz henüz sonlanmış değil. Hatta etkileri derinleşerek sürüyor. Bu kısa değerlendirmede, küresel krizin kökenlerini ve derinleşmesini, 2014’teki gelişmelerin ışığında ele aldım. Ardından da küresel düzeyde 2015’e kalan çözümlenememiş sorunlara işaret ederek, Türkiye’de Haziran 2015’te yapılacak parlamento seçimleri öncesi Türkiye ekonomisinin genel durumu üzerine gözlemlerime yer verdim. [1]

Küresel krizin kökenleri
15 Eylül 2008’de ABD’de Lehman Brothers’ın iflası açıklandığında, aynı zamanda kapitalizmin tarihinin dördüncü büyük krizinin başladığı da ilan edilmiş oldu. Kriz patlak verdiğinde, nedenleri üzerine üç farklı düzeylerde açıklamalar getirildi: Yapısal dinamikler, kurumsal düzenlemeler ve ekonomi politikası tercihleri.[2] Hem küresel krizin kökenlerini hem de güncel gelişimini anlamak için bu üç düzeyde yaşanan gelişmeleri beraber ele almamız gerekiyor.
2008 krizinin kökenlerini yapısal dinamiklerde arayan yaklaşımlar genellikle Marksist gelenek içinde yer alıyor. Buna göre, 1970’li yıllara gelindiğinde, kar oranlarındaki düşme eğilimi sonucunda ortaya çıkan kriz, gerek devlet-toplum ilişkilerinde gerekse ana akım ekonomi politikası paradigmasında önemli değişiklikleri tetikledi. Neolibealizm olarak özetlenen politika paketi, firma karlılıklarının yeniden restore edilmesi amacıyla tasarlandı. Bu paketin özünde ise emek hareketinin ve sendikaların ekonomik, siyasi ve toplumsal güçlerini kırmak yatıyordu. Emek hareketinin güçsüzleştirilmesine ve örgütlenme kapasitesinin daraltılmasına dayanan bu programa, üretim organizasyonunun esnekleştirilmesi ve uluslararasılaşması süreçleri eşlik etti. Devletin dönüşümü ve yeni sağ siyasetin yükselişi bu dönemin siyasi yönünü oluşturuyordu.


 Neoliberal paketin uygulanması sürecinde merkez ülkeler açısından iki eğilim daha belirgin hale gelmeye başladı: finansallaşma ve sanayisizleşme. Bunlardan ilki, öncelikle ABD’de, ardından da diğer merkez ülkelerde finans sektöründeki firmaların karlarının sanayi sektöründekilere göre daha hızlı artmasıydı. Esasında bu firma yapılarına bakıldığında şirketlerin tek bir sektöre odaklanmak yerine hem finans hem üretim alanında bulunduklarını görebiliriz. Ancak her iki sektörde faaliyet gösteren firmaların toplam karlarında da finans sektörünün payı giderek artmaya başladı.[3]
İkinci kritik gelişme, geleneksel üretim üslerinin arasındaki rekabetin yoğunlaşması oldu.[4]ABD’nin tartışmasız üstünlüğündeki otomotiv ya da elektronik gibi sektörlere sert bir rekabetle giren Japon ve Alman firmaları, ABD pazarına hızla girş yaptı. Bunun dışında, artan uluslararası rekabet sonucunda maliyetleri düşürmek amacıyla ABD kökenli firmalar üretimlerini emek maliyeti ucuz ve altyapısı güçlü ülkelere kaydırmaya başladı. Dolayısıyla merkez ülkeler açısından artan rekabet ve finansallaşma, sanayisizleşme ile beraber gelişen bir dinamik biçimini aldı.
Yapısal düzeyde yaşanan bu değişimlerin yansımalarını kurumsal düzeyde de izlemek mümkün. Kurumsal düzeydeki en önemli gelişme sermaye hareketlerinin dünya genelinde serbestleştirilmesi ve merkez ülkelerde finans alanında var olan düzenlemelerin yavaş yavaş ortadan kaldırılması oldu. Bu kurumsal dönüşümün ardında, sendikalar ya da devlet gibi dışsal unsurlar tarafından müdahale edilmediğinde, piyasaların kendi kendine dengeye geleceği ve istikrarlı bir ekonomik büyümenin sağlayacağı inancı vardı.[5]
Kendi kendine işleyen piyasaların tüm toplum için en iyi sonuç vereceği inancının en kuvvetli olduğu yer ABD idi. Bunda ABD’deki finans sektörünün dünya genelinde en büyük ve kuvvetli güç olması yanı sıra, kredi genişlemesine yani borçlanmaya dayanan tüketimin desteklenmesi amacı da önemli rol oynadı. Kredi genişlemesi, sadece ekonomik büyümeyi uyardığı için değil, aynı zamanda siyasi desteğe de tahvil edilebilmesi nedeniyle sistematik bir devlet politikası haline geldi ve bunun önündeki engeller yavaş yavaş ortadan kalktı. 1980’ler ve 1990’larda aşamalı olarak geçekleşen deregülasyon hamleleri 1999’da Glass-Steagall yasasının kaldırılması ile taçlandırıldı.[6] 1990’ların sonralarında oluşan Yeni Finansal Mimari (YFM) bu zeminin üzerine yükselmişti.


 YFM’nin özünü, ABD’deki yoksulların finans sistemine içerilmesi oluşturuyordu.[7]Finansal içerilme ağırlıklı olarak konut sektörü aracılığıyla gerçekleşti. YFM’nin oluşumunda finansal inovasyon ve menkul kıymetleştirme mekanizmaları da önemli rol oynadı. Bu mekanizmalar aracılığıyla farklı vadeli ve farklı büyüklüklerdeki borçlar bir havuzda toplandı, yeniden dilimlendirildi ve bunlara dayanan yeni menkul kıymetler piyasaya sürüldü. Bu işlemlerin gerçekleşmesi, resmi bankacılık sistemi yanında gelişen ancak bankacılık sisteminin tabii olduğu düzenlemelerin dışında işleyen bir gölge bankacılık sisteminin gelişimi sayesinde hızlandı. YFM’nin önemli bir bileşeni kredi değerlendirme kuruluşlarıydı. Varlığa dayalı menkul kıymetlerin, özellikle emeklilik fonları ve kurumsal yatırımcılar gibi büyük oyuncular tarafından satın alınmasını mümkün kılan, menkul kıymeştirilmiş bu varlıkların güvenilir olduğunun tescil edilmesiydi. YFM’nin son ayağını sigorta şirketleri oluşturuyordu. Sigorta şirketleri, kredi derecelendirme kuruluşları tarafından değerlendirilen varlıkların batması durumunda sigorta işlevi görecek yeni tip türev ürünler geliştirdiler. Böylelikle neredeyse iflas riskinin olmadığına inanılan bir sistem tamamlanmış oldu.
YFM, finansal inovasyon ve menkul kıymetleştirme mekanizmaları kadar, yeni geliştirilen risk yönetimi tekniklerine de dayanıyordu.[8]Buna göre tek bir finans kuruluşu üzerindeki risklerin parçalanarak finans sisteminin diğer unsurları tarafından satın alınabilir hale getirilmesi ve böylelikle iflas riskinin dağıtılması, yeni risk yönetim tekniklerinin önemli bir uygulamasıydı. Ancak bu aynı zamanda YFM’nin çöküşünü hazırlayan “sistemik risk”in de temelini oluşturdu. Son olarak, YFM’nin oluşmasını mümkün kılan bir diğer unsur ise, 2000’li yıllarda krize kadar gelen süreçte faiz oranlarının düşük tutulmasıydı. 2000’lerin başında FED, hem resesyondan çıkmak hem de 11 Eylül’ün ekonomik sarsıntısını atlatmak için faiz oranlarını hızla düşürdüğünde, 1990’lar boyunca oluşan YFM’nin hızla gelişmesi için uygun ortam yaratılmış oldu.
ABD kökenli krizin Avrupa’ya ulaşması çok zaman almadı. Zira 1990’larda YFM aynı zamanda uluslararası düzeyde de kurulmuştu. Ancak uluslararası finansal bütünleşme düzeyinin artması, sistemin bir noktasında ortaya çıkan bir sorunun diğer noktalara sıçraması da kolaylaşıyordu. ABD’de çöken finansal sistemden ilk olarak burada yatırım yapmış olan Avrupa kökenli bankalar ve emeklilik fonları gibi kurumsal yatırımları yönlendiren şirketler etkilendi. Ancak krizin bu şirketlerin finans sisteminin tümden çöküşünü tetiklemesini engellemek için devletler devreye girdi ve bu firmaların borçları devlet tarafından üstlenilerek, kamu borcu hanesine yazıldı. Avrupa krizinin esas başlangıcı bundan sonra gerçekleşti. Kriz Avrupa’ya ulaştığında ölçek büyümüş ve firma iflaslarından devletlerin iflasları aşamasına geçilmişti. İlk örneği İzlanda’da başladı ama Avrupa krizinde fitili ateşleyen Yunanistan oldu.

Küresel Krizin Derinleşmesi ve 2014 Dönemeci
2014 yılına gelindiğinde, özellikle “yükselen piyasalar” olarak tanımlanan ülkelerin de etki alanına girmesiyle birlikte 2008’de başlayan küresel krizin coğrafi olarak dünyaya yayılması süreci tamamlanmış oldu. 2014, aynı zamanda küresel krizin derinleşmesi doğrultusundaki sinyallerin de güçlendiği bir yıl oldu. Küresel krizin derinleşmesinin en önemli göstergesi, dünya genelindeki önemli üretim üslerindeki ekonomik büyüme temposunun yavaşlamaya başlamasıydı. 2010’dan beri süren Çin’deki ekonomik büyüme istikrarlı bir şekilde yavaşlıyordu, 2014’te bu yavaşlamanın süreceği netleşti. Çin’e benzer bir şekilde, bir diğer önemli üretim üssü olan Almanya’daki ekonomik büyüme de 2010’dan beri aralıksız olarak azalmakta.[9] 2014, Avrupa genelinde ve Japonya’da da ekonomik büyümenin neredeyse resesyon sınırına geldiği, buna ek olarak gelişmekte olan ülkelerde de genel olarak ekonomik büyüme temposunun düştüğü bir yıl oldu. Büyüme temposunun düşmesi eğilimi dışında iki önemli gelişme daha 2014’e damgasını vurdu. Bunlardan ilki ABD’deki ılımlı toparlanmaya paralel olarak FED’in miktarsal genişleme politikasını sonlandırması, ikincisi de petrol fiyatlarında yaşanan sert düşüş idi.



Fed Kararları
ABD ekonomisindeki ılımlı toparlanma ve işsizlik rakamlarının kriz öncesi seviyeye gerilemesi üzerine FED 2014 yılı boyunca aşamalı olarak miktarsal genişleme programının sonlandırılması yönünde adımlar attı. ABD’deki toparlanmanın temel özelliklerinden biri, kriz sürecinde -zaten oldukça esnek olan- emek piyasalarının daha da esnekleştirilmesi idi. Bunun sonucunda gerçekleşen ekonomik canlanmadan zenginler faydalanırken, çalışan sınıflar reel ücret kayıplarını telafi edemediler. İşsizlik oranının azalması, artan ekonomik aktivitenin önemli göstergelerinden biri idi. Ancak işsizliğin azalmasına, emek piyasaasına katılım oranının düşmesi eşlik etti.
ABD büyümesiyle ilgili en önemli gelişme, büyümenin kredi artışına dayanmasıydı. Tıpkı 2000’lerin başında olduğu gibi faizlerin düşüklüğü, krizden güçlenerek çıkan YFM için uyarıcı bir işlev gördü ve kredi genişlemesi yani artan borçluluk, ABD toparlanmasının temel ögesi oldu. Ancak emek piyasalarının daha da esnekleştirilmesi ya da büyümenin borçlanmaya dayanarak gerçekleşiyor olması, niceliksel trendleri ölçen işsizlik ya da ekonomik büyüme gibi göstergeler açısından önemli değildi. Günün sonunda, bu göstergelere göre hareket eden FED 2008’den itibaren sürdürdüğü miktarsal genişleme programını aşamalı olarak sonlandırdı ve 2015 içinde faiz artırımına başlayabileceğini ilan etti.
2014’ün Ocak ayında FED açıklamaları sonrası yaşanan gelişmeler gelişmeler, FED’in faiz artırılımı gündemine alacağı 2015’in ikinci yarısı için de yol gösterici olabilir. FED miktarsal genişleme stratejisi dahilinde gerekleştirdiği varlık alımını Ocak 2014’ten itibaren 10 milyar dolar azaltmaya başlayacağını ilan etmişti. Bu haber üzerine, özellikle Türkiye, Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelerden büyük miktarlarda para çıkışı gerçekleşti ve uluslararası fonlar ABD piyasalarına giriş yaptı. Bu sürecin etkisi her bir ülkeye farklı bir şekilde yansısa da, ortak yön enflasyonun ve faizlerin aynı anda artmaya başlaması ve ekonomik büyümenin tempo kaybetmesi idi.

Petrol Fiyatı
Küresel krizin 2014 dönemecine damgasını vuran ikinci önemli gelişme, yılın ikinci yarısında gerçekleşen petrol fiyatlarındaki sert düşüş idi. Petrol fiyatı Temmuz ile Aralık 2014 arasında yüzde 50’ye yakın düştü. IMF, petrol fiyatlarındaki düşüşün dünya ekonomisinin büyümesine 0.3 ile 0.7 arasında katkı yapabileceğini ilan etti ve bu düşüşün dünya genelinde ekonomik toparlanmayı hızlandırabilecek bir “iyi haber” olduğunu ileri sürdü.[10] Ancak petrol fiyatlarındaki düşüş, eğer küresel krizin derinleşmesinin bir göstergesi ise, bu IMF’in işaret ettiği gibi “iyi” değil “kötü” bir haber olarak yorumlanabilir. Buna ek olarak, her ne kadar petrol ithal eden ülkeler için fiyat düşüşü, maliyetleri azaltıcı etki yapacağı için olumlu olsa da, bu etki tek yönlü olmayabilir. Örneğin ABD’de olduğu gibi enerji firmalarının kayıpları, finansal sistemi zorlayacak denli büyük olursa, Ocak 2015 başında ilk emarelerini görmeye başladığımız ancak zamanla gelişebileeck beklenmeyen bir panik hareketini tetikleyebilir.[11]
Petrol fiyatları konusunda daha ilginç olan, talepteki daralmaya paralel bir arz azalması gerçekleşmemesi. Daha açık bir ifadeyle, küresel krizin derinleşmesinin etkilerini petrol talebinin azalmasından izleyebiliyoruz. Beklenilen, talep daralmasına karşı OPEC üyesi ülkelerin petrol üretimlerini kısmaları idi. Geçtiğimiz Ekim ayında yapılan toplantıda beklenenin aksine fiyat düşmesine rağmen petrol arzının daraltılmasına yönelik bir kara alınmadı. Hatta Rusya ve Irak’ta petrol üretimi tarihi seviyelere ulaştı.[12]
Bu verilerden hareketle fiyat düşüşünü pür ekonomik düzeyde gerçekleşen bir hareketten çok, farklı aktörlerin güttükleri farklı stratejilerin bir sonucu olarak görmek gerekir. Aktörlerin stratejileri konusu açıkdığında ilk akla gelen ve en yaygın bir şekilde dile getirilen ABD’nin, tehdit olarak gördüğü ülkeleri cezalandırmak için geliştirdiği inisiyatifin bir parçası olarak petrol fiyatlarını düşürdüğüdür.[13] Her ne kadar sonuçları itibariyle değerlendirildiğinde bu görüşün geçerli olabileceği izlenimi uyansa da, süreçteki neden sonuç zincirini takip edildiğinde, petrol fiyatlarındaki bu denli büyük bir harekete tek başına ABD’nin izlediği politika tercihlerinin neden olduğunu ileri sürmek zordur. Zira süreçte önemli aktörlerden biri olan Suudi Arabistan’ın, maliyet avantajı nedeniyle çok daha düşük bir petrol fiyatında dahi karlılığına devam edebilecek olması, fiyat düşüşlerinin tüm petrol üreticisi ülkeler açısından aynı etkiyi yapmayacağını gösteriyor.

2014’ün Lokal Krizleri
Son olarak 2014’te dört ülke ekonomisinin daha irili ufaklı ekonomik sarsıntı geçirdiğini not etmeliyiz. 2014’ün Haziran sonuna gelindiğinde Bulgar finans sisteminin dördüncü büyük bankasının batması üzerine başlayan finansal panik, Avrupa Komisyonu tarafından sağlanan 2.3 milyar avroluk bir destekle durdurulabildi. Brüksel’deki teknokratlar, Bulgaristan’daki sorunun “izole” bir gelişme olduğunu ileri sürse de, finansal sistemin bütünleşik yapısı nedeniyle kriz endişeleri yeniden canlanmış oldu.[14] Henüz Bulgaristan çalkantısının etkisi geçmemişken, Temmuz ayının ilk yarısında bu sefer Portekiz’in en büyük bankasının borsadaki işlemleri durduruldu ve merkez bankası sürece müdahale etmek zorunda kaldı. İşin garibi, Portekiz’deki bankacılık sistemi ve genel olarak ekonomi 2011’den beri fiili olarak IMF programları tarafından yönetiliyordu. Portekiz krizinin gösterdiği, 2014’e gelindiğinde Avrupa’nın genelinde uygulanan kemer sıkma politikalarının iflas etmiş olduğu idi.[15]
2014’ün Ağustos ayında ise Arjantin hükümeti ile uluslararası hedge fon yöneticilerinin yaptığı borç yapılandırma görüşmeleri sonuçsuz kalınca hükümet borçlarının bir kısmını ödemeyeceğini ilan etti.[16]Son olarak 2014’ün Aralık ayında Rus rublesinin sert değer kaybına yol açan sermaye hareketleri, Rus ekonomisinin büyük bir sıkıntıda olduğunun işaretiydi. Kamu gelirlerinin yarısını, ihracatın da üçte ikisini petrol ve gaz satışından elde eden bir ülke için, kuşkusuz yaşanan ekonomik sıkıntının en önemli nedeni petrol fiyatlarındaki düşüş idi. Batı’nın Ukrayna konusu ile ilgili koyduğu yaptırımlar zaten Rus ekonomisini zorlamaya başlamıştı. Ancak ekonomik büyümenin iyice yavaşladığı bir ortamda petrol fiyatları düşüşü, ekonominin küçüleceği beklentilerini artıırdı ve sermaye çıkışları süreci daha da kötüleştirdi.[17]

2015’e Kalan Çözülmemiş Sorunlar
2015 yılı için uluslararası ekonomik kurumlar tarafından yapılan tahminlere bakarak, önümüzdeki yıl için de 2014 dönemeciyle belirginleşen ana trendlerin devam edeceğini öngörebiliriz. Bunun anlamı küresel krizin etkilerinin derinleşerek süreceğidir. Avrupa Birliği Merkez Bankası’ndan gelen, krizden çıkmak için ne gerekiyorsa yapılacağı yönündeki açıklamaya rağmen[18], çoktan deflasyon ve resesyonun eşiğinde olan Avrupa ekonomileri için 2015 pek umut verici bir yıl olarak görülmüyor. Buna ek olarak Yunanistan’daki erken seçim kararı sonrasında, 25 Ocak’ta yapılacak parlamento seçimlerde kemer sıkma politikalarına karşı olduğunu ilan eden radikal sol parti Syriza’nın olası iktidarı, Avrupa’da krizin gidişatı açısından yeni bir kırılmaya işaret edebilir.[19]
Alman sermayesinin başını çektiği iktidar bloğunun formüle ettiği kemer sıkma politikaları sonucunda ekonomik durgunluğun eşiğine gelen Avrupa ekonomilerine ek olarak doğuda Çin’den gelen haberler de 2015’in parlak bir yıl olmayacağını ortaya koyuyor. Uzun yıllardır süren yüksek büyüme temposu 2007’de kırılan ancak 2010’dan sonra istikrarlı bir tempo azalışı sürecine giren Çin’de 2015 için yüzde 7 civarında bir ekonomik büyüme bekleniyor.[20]Japonya’daki beklentiler ise daha çok Avrupa’dakilere paralellikler gösteriyor. Son olarak, dünyanın diğer coğrafyalarından farklı olarak ABD'nin ekonomik büyüme trendini sürdürmesi bekleniyor ancak bu, 2008 krizinin etkilerinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Yukarıda işaret edildiği gibi, ABD ekonomisi açısından en önemli risk, düşük faiz oranları ile çalışan YFM’nin faiz artışı ortamına sorunsuz uyum sağlayıp sağlayamayacağı konusu.
Uluslararası fon çıkışları sonrası faizleri yükseltmek zorunda kalan ülkeler için büyüme oranının giderek daha da yavaşlamaya başlaması, 2014 dönemecinin önemli bir parçasıydı. Dolayısıyla Ocak 2014’te yaşananlar, 2015 veya sonrasında FED’in alacağı bir faiz artırımı kararının etkilerinin neler olabileceğini göstermiş oldu. Görünen en önemli etki, küresel düzeyde değerlenmek için yüksek getiri arrayan fonların ABD’ye geri dönmeye başlayacağı ve bunun sonucunda piyasasından para çıkışı olan ülkelerde ekonomik büyüme temposunun daha da düşeceğidir. Dolayısıyla 2014’te küçük bir provasını gördüğümüz gelişmeler, özellikle 2015’in ikinci yarısından sonrası için küresel krizin gelişeceği alanları da işaret etmektedir.


2015 açısından takip edilmesi gereken bir diğer gelişme, Çin’in Rusya’daki kriz sonrasında yaptığı kurtarma paketi önerisinin ileride başka ülkeler için de tekrarlanıp tekrarlanmayacağıdır.[21] Gerçekten de Çin’in yaptığı bu öneri basit bir döviz takası değildi, öneri dünya genelinde son borç verme mercii işlevi yürüten IMF gibi bir kurumun işlevlerini ikame edecek nitelikteydi.[22]Çin’in Arjantin ve Venezuela ile yaptığı benzer anlaşmalar da göz önüne alındığında, enerji kaynakları açısından zengin olan Rusya’nın ekonomik sıkıntılarını Çin desteği ile aşması durumunda, hem dünyada dolar hakimiyeti dışında gelişen ekonomik alan daha da büyümüş olacak, hem de 1945 sonrası ABD öncülüğünde kurulmuş olan Bretton Woods sistemine alternatif bir finansal sistemin ilk belirtileri uç vermiş olacak.[23] 2015’te ABD hegemonyasının gerilemesini beklemek gerçekçi bir yaklaşım değil. Ancak Çin’in uluslararası finans sistemine verdiği sinyaller, önümüzdeki dönemde ABD hegemonyası içindeki çatlakların arasının biraz daha açılabileceğe işaret ediyor.

2015’te Türkiye Ekonomisi: AKP’nin Talihi Sürüyor!
Türkiye ekonomisi için 2008 krizi sonrası dönem, küresel krizin gelişiminin izlerinin takip edilebileceği bir süreç olarak gerçekleşti. Krizin hemen ertesinde yabancı sermaye girişi sayesinde gerçekleşen rekor ekonomik büyüme rakamlarından sonra 2012’den itibaren ekonomik büyüme temposu hız kaybetmeye başladı. Kriz sonrasında uygulamaya konulan program, inşaat ve enerji sektörlerine dayanıyor ve iç pazarın olanaklarını daha geniş bir şekilde kullanmayı hedefliyordu. Bunu mümkün kılacak makro ekonomik çerçeve ise faiz oranlarının düşürülmesi sayesinde gerçekleşebildi. Faizin düşürülmesi sayesinde gerçekleşen kredi genişlemesi, kriz sonrası ekonomik büyümenin motoru oldu. 


 Ancak bu politika iki temel sorunla karşılaştı. Sorunlardan ilki, FED’in krizden çıkış için uyguladığı genişleme politikası nedeniyle sermaye girişlerinin bol olduğu bir dönemde faizler düşürülebiliyor, ancak faiz oranlarının düşük tutulması durumunda artan kredi genişlemesi, aynı zamanda finansal istikrarı tehdit ediyordu. Bu riske karşı uygulamaya konulan makro ihtiyati tedbirler, artan cari açığı dizginlemek için para akımlarını yavaşlayıcı önlemler almayı ve kredi genişlemesini daraltmayı amaçladı. Ancak makro ihtiyati tedbirlerin dolaysız sonucu ekonomik büyümenin yavaşlaması oldu.
İkinci temel sorun, faizin düşük tutulabilmesinin büyük ölçüde uluslararası finans sisteminde borçlanma maliyetlerinin azalmasına, yani FED’in miktarsal genişleme politikasına bağlı olmasıydı. Bu nedenle FED politikasının değişmeye başladığı Mayıs 2013’ten itibaren, TCMB için faizleri düşük tutmak giderek zorlaşmaya başladı. Nitekim TCMB’nin Ocak 2014’te yaptığı zorunlu müdahale, sermaye çıkışlarının gerçekleştiği bir ortamda, faiz oranını aşağıda tutma ısrarının dövizin hızla değerlenmesine neden olabileceği göstermiş oldu. Eylül 2014’te geldiğimizde, döviz açısından TCMB’nin Ocak kararlarının etkisi ortadan kalktı, bununla birlikte daha düşük bir büyüme ve daha yüksek bir işsizlik oranı ile karşılaştık.
2015 için ekonomi yönetiminin temel sorunu, uluslararası piyasalarda borçlanmanın maliyetinin geçtiğimiz yıllardaki kadar ucuz olmayacağı bir döneme girilecek olmasıdır. Ancak bu sorun sadece Türkiye’ye ait bir problem değildir. Bir anlamda FED’in krizden çıkış stratejisinin Türkiye gibi ülkeler açısından anlamı, kötü senaryoda krizin bu ülkelere transferi, iyi senaryoda ise düşük büyüme döneminin başlamasıdır. Hükümet çevreleri, bu olumsuz baskıyı, petrol fiyatlarındaki düşüşle ve Avrupa Merkez Bankası tarafından uygulanacağı ilan edilen miktarsal genişleme ile dengelemeyi hedefliyor.
Haziran 2015’te yapılacak genel seçimler açısından süreci değerlendirdiğimizde, ekonomi yönetiminin elinin Haziran’a kadar daha serbest olacağını öngörebiliriz. Bunun birkaç nedeni var. İlki petrol fiyatlarındaki düşüşte etkili olduğu görülen arz fazlasının giderilebileceği en yakın OPEC toplantısının Haziran 2015’te olması. İkincisi de FED’in faiz artımına gitmek için aceleci davranmayacağı yönündeki sinyallerin kuvvetlenmesi. Haziran’daki OPEC toplantısında geçtiğimiz toplantının aksine, petrol üretiminde daralmaya gidileceği bekleniyor. Eğer beklentiler gerçekleşirse, bu gelişmenin FED’in faiz artırma kararları ile çakışması gündeme gelebilir. Bu durumda petrol ithalatçısı olan Brezilya, Hindistan, Türkiye ya da Güney Afrika Cumhuriyeti gibi ülkeler için ekonomik büyümeyi pozitif düzeyde tutmak giderek zorlaşabilir. Ancak bu iki gelişmenin etkilerinin 2015’in ikinci yarısından başlamak üzere, yani Haziran seçimleri sonrasında yoğunlaşacağını not edelim.
Ekonomi yönetiminin seçimler açısından diğer avantajı, 2015’in ilk yarısında gerek petrol fiyatları, gerekse baz etkisi nedeniyle enflasyonun düşebileceği beklentisidir. Bu olasılık, seçim öncesinde faiz indirimine gitmek için bir aralık yaratabilir. Faizlerin düşürüldüğü bir ortam ise yeniden kredi genişlemesini ve inşaat sektöründeki büyümenin hızlanmasını tetikleyerek, hükümet açısından seçimlerde ekonominin sorun yaratan bir unsur olarak şekillenmesini engelleyebilir.
Ancak ekonomi yönetiminin elini seçimlere kadar rahatlatacak olan yukarıda sıraladığımız unsurların en önemli özelliği, bunların hiçbirinin kontrolünün hükümetin elinde olmamasıdır. Daha açık bir ifadeyle ilk altı ayda ekonominin büyük bir sorun çıkmadan idare edilebilmesi, hükümetin izlediği ekonomi politikası sonucunda elde edilmiş bir başarıdan ziyade, petrol fiyatları, FED kararları, Avrupa’daki miktarsal genişleme ya da baz etkisi gibi dış etkenler sonucunda gerçekleşecektir. Dolayısıyla önümüzdeki seçimler için, en azından ekonomik durum açısından talih bir kez daha hükümetin yüzüne gülebilir. Ancak yukarıda sıraladığımız unsurların 2015’in ikinci yarısından sonra Türkiye ekonomisini yeniden bir ekonomik kilitlenmenin eşiğine getirmesi sürpriz olmayacaktır.



[1] Ümit Akçay, New York Universitesi
[2] Bu üç düzeyli analizin detayları için bkz: Ümit Akçay ve Ali Rıza Güngen, Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği, 2014, Ankara: Notabene Yayınları.
[3] Özgür Orhangazi, Financialization and the US Economy, 2008, Cheltenham, UK ve Northampton, US: Edward Elgar.
[4] Robert Brenner, Economics of Global Turbulence, 2006, London ve New York: Verso.
[5] Alan Greenspan, The Age of Turbulence, 2007, London ve New York: The Penguin Press.
[6] Leo Panitch ve Sam Gindin, The Making of Global Capitalism, 2012, London ve New York: Verso.
[7] Akçay ve Güngen, Finansallaşma Borç Krizi ve Çöküş, s. 73.
[8] Dick Bryan ve Michael Rafferty, Capitalism with Derivatives, 2006, New York: Palgrave Macmillan.
[9] OECD, “OECD Composite Leading Indicators”, 8 Ekim 2014, Paris. Erişim: http://t.co/Qy8pYFizLt
[10] Rabah Azeki ve Oliverclanchard, “Seven Questions about the Recent Oil Prce Slump”, IMF, 22 Aralık 2014, Erişim: http://goo.gl/CmNriz
[11] Michelle F. Davis and Callie Bost, “S&P 500 Heads Toward 4-Day Drop as Energy Shares Slump With Oil”, Bloomberg, 5 Ocak 2015, Erişim: http://goo.gl/0ipuAn
[12] Anna Andrianova and Grant Smith, “Russia and Iraq Supply Most Oil In Decades Amid 2015 Glut”, Bloomberg, 2 Ocak 2015, Erişim: http://goo.gl/shIUQe
[13] Anthony Zurcher, “Is the oil crash a secret US war on Russia?”, BBC News, 16 Ekim 2014, Erişim: http://goo.gl/CdPGXr
[14] Ümit Akçay, “Kriz Sürüyor, Bu Sefer Bulgaristan”, Kriz Notları, 1 Temmuz 2015,  Erişim: http://goo.gl/cXszC5
[15] Ümit Akçay, “Sıradaki Kriz Gelsin: Bu sefer Portekiz”, Kriz Notları, 10 Temmuz 2015, Erişim: http://goo.gl/XtMqrE
[16] Ümit Akçay, “Arjantin Akbabalara Karşı”, Kriz Notları, 2 Ağustos 2015, Erişim: http://goo.gl/BN20f4
[17] Ümit Akçay, “Küresel Kriz ‘Derinleşirken’: Rusya Ekonomisi Çöktü!”, Kriz Notları, 17 Aralık 2014, Erişim: http://goo.gl/BXZPPZ
[18] ECB, “Speech by Mario Draghi, President of the European Central Bank”, Global Investment Conference, 26 Temmuz 2012, Londra, Erişim: http://goo.gl/lSyggI
[19] Ali Rıza Güngen, “Syriza ve Muhtemel Borç Konferansı”, Kriz Notları, 30 Aralık 2014, Erişim: http://goo.gl/wzJlEF
[20] Sharon Chen, “Slow China Growth, Uneven Global Recovery Hampers Singapore's Economy”, Bloomberg, 1 Ocak, 2015, Erişim: http://goo.gl/nu9A1j
[21] William Pesek, “China Steps In as World's New Bank”, Bloomberg, 25 Aralık 2014, Erişim: http://goo.gl/ey3a0m
[22] Mark Adomanis, “The Ruble Crisis, Russia, And China”, Forbes, 23 Aralık 2014, Erişim: http://goo.gl/phe8J9
[23] Ye Xie, “Ruble Swap Shows China Challenging IMF as Emergency Lender”, Bloomberg, 22 Aralık 2014, Erişim: http://goo.gl/7MYzW7
 ------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazının bir versiyonu daha önce Perspectives dergisinin 11. sayısında (s.9-15) yer aldı. Erişim: http://tr.boell.org/tr/2015/03/24/kuresel-krizin-2015-manzarasi-ve-turkiye-ekonomisi