Avrupa Birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Çin Küresel Ekonomiyi Sarsıyor

Dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Çin'de hafta başından itibaren üst üste iki günde toplam yüzde 3.5 oranında yapılan devalüasyon, zaten kırılgan olan küresel ekonomik atmosferin daha da istikrarsızlaşmasına neden oldu. Temmuz başında Çin borsasında yaşanan çöküş sonrasında, krize karşı bir politika aracı olarak kullanılan miktarsal genişleme kervanına ABD, Japonya ve Avrupa'dan sonra Çin de katılmıştı. Ancak küresel krizin derinleşmesi yaşanırken bu önlemlerin sonuç verme olasılığı oldukça düşük.

Çin'deki Devalüasyon
Her ne kadar PBOC daha fazla devalüasyon için ekonomik bir temelin olmadığını söylese de, geçtiğimiz iki günkü devalüasyon kararında iki temel diamik rol oynadı. 

1. İhracattaki Daralma
Küresel krizin derinleşmesinin en önemli göstergelerinden biri olan dünya ticaretindeki daralma trendine paralel olarak Çin'in ihracarındaki sert düşüşler, merkez bankasını bunu önlemeye yönelik önlemler almaya itti. Bunun nedeni, Çin'deki büyümenin ihracat temelli olması. Yani ihracattaki daralma sürdüğü sürece ekonomik büyümenin yüzde 7 düzeyini bulması giderek zorlaşabilir. 

2. Olası Fed Kararları İçin Önlem
İkinci neden, Fed'in olası faiz artırımı sonrasında sermaye akımlarının yön değiştirmesine karşı önceden bir önlem almak ve bu kararın zaten sıkıntıda olan Çin ekonomisine olası olumsuz etkilerini hafifletmek olarak görünüyor.

ABD ve Avrupa'ya Etkileri
Çin'in devalüasyonunun ABD üzerindeki etkisi, zaten Çin lehine olan ticaret dengesinin daha da açılması olacaktır. Develüasyonun Avrupa'ya etkisi ise, daha da ucuzlayacak olan Çin malları ile deflasyonist eğilimlerin daha da yoğunlaşması olacaktır. 

Avrupa Hala Krizde!
Çin'deki gelişmeler dünya ekonomisini olumsuz etkilemeye devam ederken, Avrupa'daki durum hiç de iç açıcı değil. Temmuz ayında Yunanistan'daki krize odaklanan Avrupa için yapılan anlaşma sonrası Yunanistan sorunu yeniden gündeme gelmek üzere şimdilik geri plana düştü. Kasım ayında İspanya'daki seçimlerin sonuçları bu bağlamda önemli olacak. Borç sorunu etrafında yoğunlaşan bu tartışmaların yanında, son yayınlanan sanayi üretim rakamları Avrupa'da hala krizden çıkacak düzeyde bir toparlanmanın yakın gelecekte görünmediğini gösterdi. Temmuz ayında sanayi üretimi bir önceki aya göre yüzde 0.4 daraldı.


Sonuç
Çin'deki gelişmeleri, Avrupa'da bir türlü aşılamayan sıkıntıları ve emtiya piyasalarındaki düşüşleri birbirinden kopuk dinamikler olarak değil, küresel ekonomik krizin derinleşmesinin görümünleri olarak ele almak gerek. Bu görünümlere Türkiye'nin de arasında olduğu "yükselen piyasalarda" yaşanan ekonomik durgunluk eğilimlerini de eklemeliyiz. Bu tabloda önümüzde duran soru şu: Fed tüm bu olumsuzluklara rağmen faiz artırımına gidebileek mi? 

Triffin Dilemma'sı ABD için bir kere daha gündemde!


1 Mart 2015 Pazar

Küresel Kriz Derinleşirken Türkiye’nin İhracatı Daralıyor

Türkiye ekonomisine dair veriler açıklandıkça, ekonomi yönetiminde merkez bankası ve faiz üzerinden yaşanan gerilimin nedenleri biraz daha netleşiyor. Şubat ayı ihracat rakamlarına baktığımızda, yüzde 13'lük sert bir düşüş yaşandığını görüyoruz. Bunun temel nedeni, küresel krizin derinleşmesi sürecinin Türkiye'yi etkilemeye başlaması. Bunun anlamı, seçime gidilen bir ortamda iç talebin canlandırılmasının, merkez bankası başkanının istifası pahasına dahi olsa bir zorunluluk halini alması.

Küresel Kriz Derinleşiyor
2008’de ABD’de patlak veren küresel kriz henüz sonlanmadı. Daha önceki bir yazıda, krizin yayılma evresini tamamladığına ve 2015 ile birlikte derinleşme evresine girmeye başlayabileceğine işaret etmiştim. 2015’e ait ilk veriler, bunu doğruluyor. Öncelikle geçtiğimiz aya ait Avro Bölgesi’ndeki enflasyon verileri, yıllık olarak 2008’den itibaren ilk kez deflasyona girildiğini gösteriyor.

Kaynak: http://t.co/QVWWvhFPPk
 
Benzer bir veri, bir süredir ılımlı toparlanma yaşayan ABD ekonomisi için de geldi. ABD için de 2009’dan beri ilk kez Ocak ayı enflasyonu yıllık olarak eksiye girmiş durumda.

Kaynak: http://money.cnn.com/2015/02/26/news/economy/inflation-january-negative/
Her iki bölgedeki deflasyonun görünürdeki nedeni petrol fiyatlarındaki düşüş. Ancak petrol fiyatlarındaki düşüş de dahil olmak üzere, genel olarak deflasyonun nedeninin 2008'den itibaren bir türlü toparlanamayan ekonomik büyüme olduğunu tespit etmeliyiz. Yani deflasyon, krizin derinleşmesinin bir emaresi.

Sert Daralan Şubat İhracatı
Dünya ekonomisinin önemli merkezlerinde yaşanan bu gelişmelerin Türkiye ekonomisini etkilememesi mümkün değil. Özellikle Türkiye'nin dış ticaretinin yarısına yakınının Avrupa ülkeleri ile yapıldığını hesaba katarsak. Dolayısıyla, Türkiye ekonomisinin genellikle Avrupa ile birlikte hareket ettiğinin altını çizmek gerekir.

Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin Şubat 2015 ile ilgili yayımladığı rapordaki, ülke gruplarına göre ihracat tablosuna bakıldığında, dünya krizinin derinleşmesi sürecinin ihracat kanalı ile Türkiye ekonomisini etkilemeye başladığını görebiliriz. Buna göre Şubat ayında, geçen yılın aynı dönemine göre ihracat toplam yüzde 12.98 geriledi. Avrupa Birliği üyesi ülkelere olan ihracat yüzde 11.19 geriledi. Rus ekonomisi sonbaharda yaşadığı şokun etkisinden hala kurtulamadı. Bunun etkilerini ihracat rakamlarından izleyebiliyoruz. Rusya'nın esas aktörü olduğu Bağımsız Devletler Topluluğu'na olan ihracat yüzde 27.66 geriledi. 

İhracatın daha da gerilemesini engelleyen ise, ılımlı ekonomik toparlanmanın yaşandığı ABD'ye olan ihracat ile, yavaşlamaya başlasa da hala önemli bir tempoda büyümeye devam eden Çin'in de yer aldığı Uzakdoğu ülkelerine olan ihracatın artışı oldu.


İç Talebin Artan Önemi
Yukarıda kısaca özetlediğim tablo, dış talebin giderek eridiği önümüzdeki dönemde, ekonomik büyümenin sağlanması için iç talebin daha da önemli hale geldiğini anlatıyor. Bu sonucu aklımızda tutarsak, merkez bankası ile hükumet ve Cumhurbaşkanlığı arasındaki faiz polemiğinin ve ekonomi yönetimindeki telaşın nedenlerini daha iyi anlayabiliriz. Faiz oranlarının düşürülmesi ve iç talebin canlandırılması, seçimlere gidilen ve küresel krizin derinleşmesinin etkilerinin hissedilmeye başlandığı bir dönemde her zamankinden daha önemli hale geldi. O kadar ki, merkez başkanının istifasını göze alacak kadar!

Gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz.

24 Ocak 2015 Cumartesi

Piyasalarda Demokrasi Tedirginliği: Yüksek Finans ve Syriza’nın Seçenekleri

Yunanistan’daki 25 Ocak seçimlerini büyük olasılıkla Radikal Sol Koalisyon Syriza birinci parti olarak kazanacak. Konunun pek çok boyutu var ve bu boyutlar bir süredir hem dünya genelinde hem de Türkiye’de enine boyuna tartışıldı. Bu yazıda güncel tartışmalardan hareketle üç noktanın altını çizmek istiyorum. Syriza’nın yükselişi (i) liberal demokrasinin kırılganlıklarını bir kere daha ortaya çıkardı ve sermaye için demokrasinin ana-akım partileri güçlendirdiği oranda önemli olduğunu gösterdi, (ii) mevcut Avrupa Birliği sisteminin olarak sola kapalı yapısını görünür kıldı, (iii) sola kapalı bir sistemde iktidara gelen bir sol partinin önündeki seçeneklerin ne kadar kısıtlı olduğunu ortaya koydu. Son olarak olası Syriza iktidarının önündeki seçeneklerin neler olacağı üzerinde duracağım.

Sermayenin Demokrasi Korkusu
Syriza’nın yükselişiyle beraber, kriz sonrası Alman sermayesi öncülüğünde Avrupa genelinde uygulanan kemer sıkma politikalarının liberal demokratik sistemde nasıl sürdürülebileceği, sermaye için giderek daha önemli bir sorun haline geliyor. Gideon Rachman, 29 Aralık 2014’te Financial Times’ta yer alan “Eurozone’s Weakest Link is the Voters” yazısında Avro krizi bağlamında piyasalar, siyaset ve ekonomi arasındaki etkileşimi göz önüne alarak iki senaryodan bahsediyor. Ana-akım siyasi merkezi tahkim eden ilk senaryoya göre, ekonomide işler iyi giderken seçmenler ana-akım siyasetçilere oy veriyor. Bu durumda piyasalar rahatlıyor, faiz oranları düşüyor, reel ekonomi iyileşiyor ve bu döngü merkez siyasetçilerin daha da güçlenmesiyle tamamlanıyor.  


Zincirin Zayıf Halkası Olarak Seçmenler
Merkezkaç eğilimlerin güçlendiği ikinci senaryoda, ekonomik sorunlar siyasi radikalleşmeyi getiriyor ve bu piyasaları korkutarak faizler yükseliyor. Yüksek faizler, daha ağır borç yükü ve daha fazla kemer sıkma tebiri ile sonuçlanıyor ve sonuçta radikal partiler daha fazla güçleniyor. Rachman’ın özetlediği bu iki senaryodaki sorunları bir kenara koyarsak, örtük olarak da olsa gündeme getirdiği soru önemli: seçmenler, demokratik haklarını kullanarak bir toplumsal sistem olarak kapitalizmin yerine farklı bir sistemi uygulamaya karar verebilir mi? Rachman bu soruya açıkça değinmiyor ancak “zayıf halkanın” seçmenler olduğunu belirten yazı başlığı, demokrasinin ancak ana-akım merkezi güçlendirdiği oranda kapitalizm açısından işlevli olacağını itiraf ediyor. 

Yukarıdaki senaryolardan ikincisi, aynı zamanda kapitalizm ile demokrasi arasındaki ilişkinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermesi açısından da önemli. Bu kırılganlık özellikle kriz dönemlerinde daha da belirginleşiyor. Zira 2008’den beri Avrupa’da yükselen tenokratik iktidarlar, seçmenlerin ve giderek de seçimlerin liberal demokrasinin zayıf halkası olduğu kanıtlar nitelikte. 
 
Emek Karşıtı ve Sol’a Kapalı Avrupa Birliği Sistemi
Liberal demokrasinin kırılganlıklarına ek olarak, küresel kriz Avrupa Birliği’nin kurumsal olarak emek karşıtı ve sola kapalı olduğunu bir kere daha gösterdi. Birliğin emek karşıtı olması, en açık bir şekilde Parasal Birlik’ten kaynaklanan sınırlarla belirginleşiyor. Buna göre Parasal Birlik, paranın dış (devalüasyon) ve iç değerinin düşürülmesi (enflasyon) seçeneklerini devreden çıkarıyor. Krizden çıkış için parasal değersizleşme yaşanmadığında geriye emeğin değersizleştirilmesi yani ücretlerin düşürülmesi ve kemer sıkma politikaları gündeme geliyor. 


Avrupa Birliği’nin güncel yapısı ile sola kapalı olması ise, içindeki güç ilişkilerinden kaynaklanıyor. Alman emekçilerinin üzerinde kurduğu denetimle krizden güçlenerek çıkan Alman sermayesi, bu modeli kemer sıkma tedbirleri ile Avrupa’daki diğer emekçileri de disipline etmek için kullanıyor. Dolayısıyla,  mevcut AB sisemi içinde emeğe ve sola dayalı bir seçenek geliştirmek, mevcut güç ilişkileri kıta genelinde değişmeden oldukça zor. Bunun olası Syriza iktidarı açısından anlamı, kemer sıkma tedbirlerini reddederek mevcut AB’nin ve Parasal Birliğin içinde kalmaya devam etmenin neredeyse çıkmaz bir sokak olduğu.  


Yüksek Finans ve Yunanistan’ın Durumu
Günümüz finans teorisinin özü şuna dayanıyor: Güçlü paraya sahip olan ülkeler daha ucuza borçlanır. Bunun sebebi basit, geri ödeme garantisi arttıkça, para bu limanlara park eder. Dolayısıyla güçlü parası olan ülkeler daha ucuza borçlandıklarından ekonomik büyümeyi desteklemede daha avantajlı olurlar, dolayısıyla daha güçlü paraları olur. Zayıf paraya sahip ülkeler de daha pahalıya borçlandıklarından ekonomik büyümeyi daha az desteklemiş olurlar ve zayıf kalmaya devam ederler.
Bu çerçeveden baktığımızda, Yunanistan’ın Avro ile birlikte, öncesine göre çok daha kolay ve düşük faize borçlanmaya başlayabildiğini görüyoruz.. Ancak 2008 krizi ile birlikte, borçlarını ödeyememe tehlikesine düştüğünde, Almanya, kredi akışını sürdürme karşılığında, kemer sıkma tedbirlerinin hayata geçirilmesi istedi. Dolaysıyla Avro’nun içinde kalma, neoliberalizmin derinleştirilmesi şartına bağlandı. 


Syriza’nın Seçenekleri
Syriza’nın ilan ettiği Selanik Programı, bu şarta karşı çıkması anlamında radikal yönler barındırsa da, sistem karşıtı olarak nitelendirilemeyecek bir program. Ancak burada söz konusu olan stratejik önceliklerin neler olacağı. Şu andaki öncelik tek başına iktidara gelmek. Bu aşamadan sonra iki seçenek var. İlki Avro içinde kalarak kemer sıkma tedbirlerine karşı gelmek. Syriza’nın güncel pozisyonu bu.  Mevcut Avrupa sistemi değişmedikçe bu pozisyonu sürdürmek oldukça zor. Zira bunun farkında olan Syriza’nın önerdiği Borç Konferansı ve borçların yeniden müzakere edilmesi sürecine diğer borçlu ülkeler katma girişimi, cepheyi genişleterek Avrupa sistemini yeniden yapılandırmaya yöneliyor.

İkinci seçenek, Yunanistan’ın Avro’dan çıkarak kendi parasına dönmesi. Bu durum, sanıldığı kadar ölümcül sonuçlar doğurmayabilir. Zira 2008’den itibaren Yunan ekonomisi zaten yüzde 25 küçülmüş durumda ve mevcut Troika programına göre bu daralma daha uzun süre devam edecek. Dolayısıyla, zaten kötü olan bu durumun daha da kötüleşmesi oldukça zor. Yunanistan’ın kendi parasına dönmesi durumunda borçlanma maliyetinin artması kaçınılmaz. Ancak borcunu kendi parasıyla ödediği sürece bunun artması, en azından kısa vadede sorun çok büyük bir sorun yaratmayabilir. Hatta, kısa bir süre sonra yaşanması muhtemel enflasyon, borçları da değersizleştireceğinden, bir süre için bu krizden çıkış stratejisinin bir parçası olabilir. Ancak bu “çıkış” programı sadece kendi parasını kullanmakla ya da borç ödememekle kaldığında yine radikal bir programı getirmeyebilir. Böyle bir “çıkış” ancak kapsamlı bir bir kamusallaştırma programı ile desteklenirse anlamlı olacaktır. 


Mücadele Alanı Olarak Syriza!
Bu süreçte alınacak en kötü tutum, yukarıda değindiğim yapısal kısıtları sıralamak ve “Syriza reformisttir” diyerek tartışmayı kestirip atmak olacaktır. Böyle bir tutum, aynı zamanda her şeyi devrim sonrasına erteleyerek mevcut krize ilişkin tartışmaların dışında kalmaya ve giderek apolitik bir tutuma dönüşebilir. Zira yapısal olan, değişmez olan demek değil. Yapısal kısıtlar, geçmiş dönemdeki sınıf mücadelesinin bugüne yansıması sonucunda şekilleniyorsa bu, aynı zamanda potansiyel olarak yapısal olanın günümüzdeki mücadelelerle değiştirilebileceği anlamına da gelir. 

Bu anlamıyla olası Syriza iktidarını sınıf mücadelesinin yeni bir aşaması olarak görmek gerekir. Bu mücadelede en kötü senaryo, Syriza’nın iktidara geldikten sonra ana-akımlaşarak yükselen toplumsal muhalefeti soğurmanın bir aracı haline gelmesi. Ki bunun dolaysız sonucu ırkçı parti Altın Şafak’ın daha da güçlenmesi olacaktır. Bu tehlikeye karşı Syriza’nın içinde ve dışına yer alan solun ve sosyal mobilizasyonun kuvvetli ve diri olması, kötü senaryonun önüne geçmenin en güvenilir yolu olacaktır. Syriza’yı iktidara taşıyan sosyal hareketlerin gücü ve canlılığı, sol hükümet üzerinde bir baskı, denetim ve kontrol mekanizması yaratacağı ölçüde, Syriza deneyiminin giderek sistem karşıtı bir yöne evrilmesini de getirebilir. 

--------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazı 24.01.2015 tarihinde Başlangıç Dergi'nin web sitesinde yer aldı. 
Erişim:http://goo.gl/UDPHjZ
 

10 Temmuz 2014 Perşembe

Sıradaki Kriz Gelsin: Bu Sefer Portekiz!

10 Temmuz günü Portekiz’in en büyük bankasının kağıtlarının borsada işlem görmesi askıya alınınca, Avrupa’da 2008’den beri hiç dinmeyen finansal dalgalanmalara bir yenisi daha eklendi. Konunun ekonomik ve politik yönlerine aşağıda değineceğim ancak Portekiz’deki gelişmelerin malum olanı bir kere daha ilan ettiğini baştan belirtmek gerekir: Kemer sıkma politikaları öldü, ancak cenazeyi kaldıracak "mezar kazıcılar" henüz ortada görülmediğinden durum giderek kötüleşiyor!
 
Ne Oldu?
Portekiz'de 2011 Nisan'da başlayan ve IMF-AB tarafından sağlanan 78 milyar avro ile desteklenen kurtarma paketi kısa bir süre önce sonlanmıştı. Bunun ardından başbakan Pedro Passos Coelho, finansal piyasalardan borçlanarak devam edileceğini açıkladı. Ancak bu duruma biri ekonomik diğeri politik iki gelişme eklenince, IMF-AB kredi şemsiyesinden henüz çıkan Portekiz'in durumu tehlikeli hale gelmeye başladı. Zira henüz krizin etkisi ortadan kalkmış değil. İşsizlik oranı düşüşe geçse de hala kriz öncesinin neredeyse iki katı seviyesine. Ekonomik büyüme ise hala yüzde 2'ler düzeyinde bile değil.

Kaynak: http://goo.gl/hyNYEb

Ekonomik Durum
İlk olarak ekonomik alanda yaşanan gelişmeye baktığımızda, sorunun merkezinde Portekiz'in en büyük bankası olan Banco Espirito Santo (BES) olduğunu görüyoruz. Finansal panik, bankanın sahip olduğu şirketlerden birinin hesaplarında 1.3 milyar dolarlık bir açığı usulsüz bir şekilde kapatıldığı spekülasyonu ile patlak verdi. Aslında sorun yeni değildi, BES'in bağlı bulunduğu holdinge ait şirketlerdeki sorunlar nedeniyle batabileceği korkusu Mayıs ayında ortaya çıkmış ancak Portekiz Merkez Bankası'nın garanti vermesiyle bu sorun geçici olarak çözülmüştü. Sonunda, BES merkezli spekülasyonlar arttı ve yüzde 19 oranındaki düşüşten sonra bankanın borsadaki kağıtlarının dolaşımı 10 Temmuz'da durduruldu.

Politik Durum
İkinci olarak siyasi duruma baktığımızda, koalisyon hükümetinin daha fazla kemer sıkma politikası uygulamaya mecali kalmadığını ve Maliye ve Dışişleri Bakanlarının istifalarının hükümeti sarstığını görüyoruz. Buna göre 2008 krizinin Avrupa'yı etkilemesi sonrasında iktidardan düşen sosyal demokratların yerine 2011'den sonra iktidara gelen mekez-sağ koalisyon hükümetinin temel misyonu AB-IMF tarafından önerilen kemer sıkma tedbirlerini hayata geçirmek idi. İki yılı aşkın zamandır harfiyen uygulanan programa rağmen ekonomik durumda kayda değer bir iyileşme olmaması istifaları tetikleyen önemli unsurlardan biri oldu.

 
Kaynak: http://goo.gl/F8xRkn

Kemer Sıkma Tedbirlerinin İflası
2011'de Portekiz'de kamu açığının milli gelire oranı yüzde (-) 4.3 idi. İki yıllık program ile bunun düşürülmesi öngörülmüştü. Program dahilinde, IMF ve AB'den sağlanan krediler karşılığında, kamu harcamalarının kısılması, ücretlerin dondurulması, emeklilik ve sosyal güvenlik gibi hakların daraltılması ve vergilerin artırılması gibi, geniş toplum kesimlerinin yaşam koşullarını giderek zorlaştıran tedbirler uygulandı. Sonuçta varılan noktada kamu açığının milli gelire oranı azalmak şöyle dursun, daha da arttı: 2013'teki oran yüzde (-) 4.9! 

Buradan da basitçe görebileceğimiz şey kemer sıkma tedbirlerinin çalışmadığı. Peki, çalışmadığı aşikar olan bu politikalarda neden ısrar ediliyor diye sorduğumuzda, yaşananın bir sermaye projesi olduğunu görebiliriz. Bu projeyle (başka Alman sermayesi olmak üzere) Avrupa genelinde sermaye krizi kullanarak çalışanların haklarını geriletmeye çabalamaktadır. 

Sıradaki Kriz Gelsin!
Tıpkı Bulgaristan krizinde olduğu gibi, ancak her seferinde daha yüksek bir şiddetle korkulan, bu küçük finansal dalgalanmaların yeniden tüm finansal sistemi sarma riski, yani krizin yayılma etkisi. Zira BES'in kağıtlarının borsadaki işlemlerinin dondurulduğuna dair haber çıktığı gün Avrupa genelinde borsalarda düşüş yaşandı, hatta bunun etkileri ABD'de dahi görüldü. Bunun iki nedeni var. İlki finansal piyasaların bütünleşik yapısı, ikincisi bankacılık sisteminin hala çık kırılgan olmasıdır. Bu ikisinin gerisinde ise 6 yıldır süren kemer sıkma politikalarına rağmen hala ekonomik krizden çıkılamaması yatıyor.

Sonuçta, Avrupa bölgesinde yaşanan irili ufaklı bankacılık ve finans krizleri bir gerçeği tekrar gösterdi. Eğer işçi sınıfı ve daha geniş toplumsal muhalefet kesimleri ortak hareket ederek bu süreci tersine çevirmezse kaybeden tüm Avrupa'daki çalışanlar olacak.
------------------------------------------------------------------------------
Bu yazının bir versiyonu daha önce Başlangıç Dergi'nin web sitesinde yer aldı.