Keynescilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Keynescilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Avrupa İçin Sonraki Adım Ne? Kriz, Aşırı Sağ ve Sol Alternatif


Gerek Fransa’da iktidara gelen sosyal demokratların, gerekse Yunanistan’da daha ileri taleplerle gündeme gelen sosyalistlerin önünde çok önemli bir tarihsel sorunluluk durmakta. Zira Fransız sosyal demokratlarının öne sürdüğü büyüme ve istihdam politikasının, Avrupa para birliği sürdükçe, uygulanma şansı yok!

Tarihsel olarak kapitalizmin geçirdiği önemli krizlere baktığımızda, krizden çıkış için iki farklı stratejinin izlendiğini görebiliriz. İlki 1929 krizi sonrasında uygulanan ve daha sonra Keynesyen politika seti haline gelen, paranın değersizleşmesi yoluyla, yani enflasyon yoluyla emek gücünün değersizleştirilmesi. İkincisi de 1970’li yıllardaki kriz sonrası uygulanan, paranın değerinin sabit tutulması (enflasyon karşıtı mücadele) ancak doğrudan emek gücünün değersizleştirilmesine dayanan strateji. Bu ikinci strateji ise daha sonradan Neo-liberalizm olarak formüle edildi. 

Bu çerçevede 2008 yılından itibaren yaşadığımız güncel krizi değerlendirdiğimizde, krize karşı verilen tepkilerin, farklı coğrafyalar bağlamında çeşitlenebildiğini görüyoruz. Buna göre ABD pragmatik politika oluşturma kabiliyeti nedeniyle, her iki stratejiyi de aynı anda uyguladı. Bir yandan paranın değersizleşmesine yönelik FED’in aldığı genişletici kararlarlar, diğer yandan da banka kurtarmaları ile piyasaya sürülen likidite sayesinde güçlü bir parasal genişleme ile krizden çıkış hedeflendi. Ancak şu anda ABD’de bu yolun sonna gelindiği söylenebilir, zira şu anda reel faizler enflasyon oranın altında.

Avrupa Birliği ise, başın Almanya’nın çektiği istikrar politikaları çerçevesinde, paranın değersizleşmesinden çok doğrudan emek gücünün değersizleşmesini hedefleyen bir yol izliyor. Yaklaşık üç yıldır uygulanmaya çalışılan politikanın temeli bu. Bu istikrar politikalarının içeriğine baktığımızda ise şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz.

İrlanda’da ücretler yüzde 15 oranında daralırken, vergiler yüzde 23 oranında artırıldı. Yunanistanda işsizlik oranı yüzde 21 düzeyine ulaştı ve istikrar programına göre önümüzdeki 10 yıl boyunca ekonomik iyileşme beklenmiyor. Portekiz’de işsizlik yüzde 15 düzeylerine ulaşmışken, ekonominin bu yıl da yüzde 3’ler düzeyinde daralması bekleniyor. İspanya’da işsizlik oranı yüzde 25 düzeyinde ve vergiler yüzde 18 düzeyinde artırılmış durumda. Fransa’da emeklilik yaşı 62’ye çıkarılırken, vergi artırımlarına gidiliyor. İtalya uygulanan ekonomik paket sonucunda bu yıl yaşadığı ekonomik daralmanın ardından gelecek yıl da yüzde 1.2’lik daralma bekliyor. Britanya’da ise, ikinci dip realize oldu ve ekonomi hala resesyonda.

Ancak Avrupa’nın krizini derinleştiren Almanya’nın istikrar ısrarının ötesindeki bir diğer unsur, Euro’dan kaynaklanan sorunlar. Ortak para birimi var olduğu ölçüde, yapısal olarak parasal genişleme yoluyla krizden çıkış yolunun tamamen kapalı olduğu görülüyor.

Bu durumda gerek Fransa’da iktidara gelen sosyal demokratların, gerekse Yunanistan’da daha ileri taleplerle gündeme gelen sosyalistlerin önünde çok önemli bir tarihsel sorunluluk durmakta. Zira Fransız sosyal demokratlarının öne sürdüğü büyüme ve istihdam politikasının, Avrupa para birliği sürdükçe, uygulanma şansı yok. Bu durumda geniş kitlelerde heyecan yaratan sol iktidarların başarısızlığı, zaten kriz sürecinde bir düzeyde yükselen aşırı sağcı, neo-nazi hareketlerin güçlenmesine ve hatta bir felaketle sonuçlancak yeni bir faşizm dalgasının oluşmasına neden olabilir.

Bu nedenle solun bir kez daha önemli bir tarihsel karar anında olduğun belirtmek gerekiyor. Ya büyüme ve istihdam programı çerçevesinde, insanların gündelik sorunlarına gerçekçi çözümler üretemeyen politikaları izleyerek, geniş kitlelerin aşırı sağa kaymasına neden olacak, ya da hızla, var olan tartışmaları bir yana koyup, bir sonraki adımı hedefleyen radikal bir dönüşüm programını gündemine alacak.

16 Aralık 2011 Cuma

Avrupa Zirvesi ve Krizden Çıkış İçin Öneriler: Sosyal Devlet Hayaletinin Çöküşü

Yaz aylarında Amerika ile başlayan, sonbahar ve kışla birlikte Avrupa'yı etkisi altına alan ekonomik kriz, bir kışla bitmeyecek gibi görünüyor. Buna karşın krizden çıkış için geliştirilen stratejiler ve önerilere baktığımızda tutarlı bir çerçeve hala görünmüyor. Kriz, IMF tarafından bile 1930'lu yıllardaki krize benzetilse de, krizden çıkış için önerilen politikaların 1930'lardakilerle ilgisi yok.

Geçtiğimiz günlerde birbiriyle bağlantılı birkaç önemli gelişme yaşandı. Bunlardan ilki, İtalya'daki teknokrat hükümetin hazırladığı ekonomik önlemler paketi, sokaktaki grevlere rağmen, parlamentodan çok sorun çıkmadan geçti. Yunanistan'da ise, hala sürecin nasıl işleyeceği açık değil. Bir diğer önemli gelişme de, geçtiğimiz cuma günü (9 Aralık) yapılan Avrupa Birliği zirvesiydi. Zirvenin sonuçlarını detaylı olarak değerlendirmek başka bir yazının konusu olsun. Ancak burada söylenebilecek olan, zirveden çıkan en önemli karar olan bütçe kısıtlaması şartının kabul edilmiş olması. Bu aslında tam bir liberal ütopyaya dayanıyor. Yani, Avrupa'da, daha doğrusu Euro alanındaki para politikasının yürütülmesi, bu ülke vatandaşlarının herhangi bir şekilde etkileyemeyeceği ya da değiştiremeyeceği bir şekilde, Avrupa Merkez Bankası tarafından, neredeyse "otomatik pilotta" sürdürülüyordu. Şimdi bunun yanına, siyasi olarak denetlenebilen, gerektiğinde açık, gerektğinde de fazla vermesinin mümkün olduğu bir maliye politikasının, artık siyasetçilerin ve toplumun erişiminin dışında bir noktaya konumlandırılması ekleniyor. Maliye politikası alanında "otomatik pilot" olarak adlandırılabilecek olan bu uygulama, bütçe açıklarının daraltılması ve bir daha olmaması için karar altına alınmış durumda.

Aslında İngiltere dışında kalan Avrupa'nın ne üzerine anlaştığını daha iyi anlamak için Yunanistan ve İtalya'ya bakabiliriz. Her ikisinde de önerilen klasik harcama daraltıcı, gelir artırıcı önlemler. Yani, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi "harcama" alanlarının daraltılması ve KDV gibi adaletsiz vergilerin artırılmasına dayanıyor. Yani içeriğine bakıldığında, açıkça çalışanların uzun yıllardır verdikleri mücadeleler sonucunda edindikleri kazanımların geri alınması yönünde, Avrupa (Alman) sermayesinin yeniden karlılığının sağlanması ve rakipleri karşısındaki rekabet üstünlüğünü koruması yönelimli olduğu görülebilir.

Tüm bunlar yaşanırken, Avrupa Merkez Bankası'nın yeni başkanı Draghi, yaptığı ilk açılş konuşmasında, yukarıda kısaca özetlediğimiz noktalara vurgu yaptı ve krizden çıkış için mali disiplinin önemini vurguladı. Benzer bir şekilde IMF başkanı Lagarde da disipline edilmiş bir maliye politikasının altını çizdi.

Tüm bu gelişmelerin ışığında birkaç tespit yaparak tartışma sürdürülebilir:
İlki, kriz 1930'lardaki benzetilmesine rağmen, çözüm önerilerinde Keynesyen tedbirler yer almıyor. Yani öneriler hala daraltıcı önlemler paketinden ibaret. Tıpkı elinde çekiç olan birinin tüm sorunları çivi olarak görmesi gibi.
İkinci olarak, eğer mevcut öneriler, öngörüldüğü şekilde uygulanabilirse, bu Avrupa'daki "sosyal devlet" hayaletinin tamamen çökmesi anlamına gelecektir. Sosyal devletin ne kadar var olduğu, kime ne yararı olduğu ayrı bir tartışma konusu, ancak böyle bir gelişme, yine de dengenin çalışanlar aleyhine değiştiğinin bir işaret olarak görülebilir.
Son olarak, Keynesciliğin ve sosyal devlet uygulamalarının, gerçekten de 1945'ler ile 1980'ler arasını kapsayan bir "parantez" olarak kabul edilmesi gerektiğini ifade etmek gerekiyor.