FED ve dolar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FED ve dolar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Aralık 2015 Cumartesi

FED Sahne Aldı, Sıra TCMB'de!

Uzun süredir beklenen FED faiz artışı gerçekleşti. FED’in sözlü yönlendirme mekanizmasını etkin kullanması sonucunda 0.25 oranında yapılan faiz artışı esasında etkisi olmayan bir olay  (non-event) haline geldi. FED başkanı Yellen’in yaptığı basın açıklamasında 2016 için ılımlı bir faiz artışı sürecinin öngörüldüğünü ancak bunun verilerdeki gelişmelere bağlı olduğunu açıkladı. Faiz artışı sonrası aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkeleri zor bir 2016 bekliyor.

2016 ABD Ekonomisi İçin Kritik Yıl
Piyasalar FED kararına kilitlendiği için geri planda kalan üç önemli gelişme, 2016 içinde ABD ekonomisinin doğrultusunu belirleyecek nitelikte. Bunlardan ilki ABD sanayi üretimdeki toparlanma emarelerinin zayıflaması idi. 16 Aralık’ta açıklanan ABD Kasım ayı sanayi üretimi verisinin beklentilerin altında kalması, hatta sanayi üretiminde Mart 2012’den beri en hızlı aylık düşüşün gerçekleşmesi, faiz artırımı kararının gölgesinde kaldığı için dikkat çekmedi. Kasım verisi tek seferlik bir düşüş değil, yaz aylarından itibaren süren düşüş trendinin devamı niteliğinde.


İkincisi ve daha önemlisi geçtiğimiz hafta ABD’deki gölge bankacılık alanında faaliyet gösteren üç önemli finansal kurum batmasıydı. Çöp kağıtlar (junk bonds) olarak adlandırılan bu yüksek riskli ancak yüksek getirili yatırım araçlarını pazarlayan finansal kurumların ardı ardına batması, en son 2007’de görülmüştü.

Üçüncüsü, Yellen’i şaşırtacak derecede düşen petrol fiyatları düşmeye devam ettiği ve Çin’deki devalüasyon politikası sürdüğü sürece, 2016 yılında gerçekleşmesi beklenen faiz artışının garanti olmadığının altını çizmeliyiz. ABD ekonomisi için her ne kadar 2016 büyüme beklentileri yüzde 2’nin üzerinde olsa da, enflasyonun yüzde 2 seviyesine gelmesi oldukça kuşkulu.

Dolayısıyla 2016 için dört defa yapılması öngörülen faiz artışının sürüp sürmeyeceği ya da bu dört taneden kaçının yapılabilceği, ABD ekonomisindeki gelişmelere bağlı. Yani 0.25 düzeyindeki faiz artışı yapılması, ABD ekonomisi açısından 2008 krizinin etkilerinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.

22 Aralık’ta TCMB Sahne Alacak
FED’in faiz kararının Türkiye’ye etkilerini görmek için kritik tarih 22 Aralık’taki TCMB toplantısı. Bu aşamada TCMB’nin oldukça zor bir durumda olduğunu belirtmek gerek. Zira (i) FED’i takip ederek faiz artışına gitmesi, (ii) faizleri sabit tutması durumlarında ekonomik büyümedeki tempo kaybı sürebilir. İlk durumda TCMB faiz artışına giderse, bu başta faiz artışına duyarlılığı yüksek olan konut sektörü gibi alanları etkileyerek, ekonomik büyümenin tempo kaybetmesine neden olabilir.


İkinci yol takip edilerek faiz artışına gidilmezse, bu sefer dövizin artışı yönündeki baskılar artacak ve bu durum özel sektör üzerindeki döviz borcunun çevrilememesi ve enflasyon ile cari açığın artışı gibi kanallarla yine ekonomik büyümenin tempo kaybetmesine neden olacak. Dolayısıyla her iki seçenek de benzer bir sonuca yol açabilir.


Sorumluluk FED’de Değil Hükümette!
Ancak bu merkez bankasının ve hükümetin bir kusurunun olmadığı, maruz kaldıkları bir süreç yaşadığımız anlamına gelmesin. 2000’ler boyunca hayata geçirilen neoliberal popülizmin gerisindeki temel faktörlerden biri olan uluslararası konjonktür şimdi tersine dönmeye başlıyor. Ve bu değişimin geleceği çok iyi biliniyordu. Dolayısıyla ekonomi yönetimindeki bu sıkışma hükümetin ve merkez bankasının bilinçli olarak tercih ettiği bir modelin sonucunda gerçekleşti. 

Hükümet geçen hafta açıkladığı eylem planı ile bu sıkışmayı iç talebi destekleyerek aşmaya çalışacağının sinyallerini verdi. Buna ek olarak geçtiğimiz yıl merkez bankasının ve hükümetin elini kolaylaştıran en önemli unsurlardan biri olan petrol fiyatındaki düşüş halen sürmeye devam ediyor. Bu önümüzdeki yıl için de bir kolaylık olmaya devam edecek. Ancak elimizdeki verilere dayanarak 2016’nın 2015’ten daha iyi bir yıl olacağını söyleyebilmek mümkün değil.

Şimdilik, 22 Aralık'ta TCMB'nin sahne almasını izleyeceğiz.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazının bir benzeri, 18.12.2015 tarihinde Başlangıç Dergi'nin web sitesinde yer aldı.

16 Aralık 2015 Çarşamba

Fed Faiz Kararı ve Etkileri

ABD merkez bankası FED’in faiz kararını açıkladığı 16 Aralık 2015 Çarşamba günü, RIT Youtube kanalından canlı yayında 2008 küresel ekonomik krizin evveliyatını, son dönemdeki gelişmeleri ve faiz kararının olası sonuçlarını tartıştığımız programı aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:




Gelişmeleri takip etmeye devam edeceğiz.

2 Nisan 2015 Perşembe

Dünya Krizi ve Türkiye: İhracattaki Sert Daralma Sürüyor

Mart ayına ait ihracat rakamları yayınlandı. Ocak’ta yüzde 9.8’lik ve Şubat’ta yüzde 13’lük gerilemenin ardından ihracattaki sert düşüş artarak devam ediyor. Mart’ta ihracat yüzde 13.4 azaldı. İhracattaki daralmanın, dünya krizinin derinleşmesinin Türkiye ekonomisine yansımalarından biri olduğunu daha önce belirtmiştim. Yine dün açıklanan büyüme rakamlarıyla beraber düşünürsek, 2015 yılında 2000li yıllarda oluşturulan neoliberal-büyüme modelinin tıkandığına tanıklık edeceğimizi söyleyebiliriz.

Dünya Ekonomisinde Krizin Derinleşmesi
 2015 yılında dünya ekonomisindeki gündemi, ABD’deki ılımlı toparlanma sonucunda faiz oranlarının yeniden artırılmasının gündeme gelmesi ve bunun diğer ülkeler üzerine etkilerinin neler olabileceği oluşturuyor. ABD dışındaki önemli üretim merkezlerinde krizden çıkış için kuvvetli bir belirti henüz mevcut değil. Bu ortamda FED’in olası faiz artışının diğer ülkelere olan etkisinin, basit bir finansal istikrarsızlıktan daha kuvvetli olacağını, hatta bunun etkilerinin FED’in 1980’lerin başındaki faiz artışı sonrası çevre ülkelerde yaşanan borç krizlerini andırabileceğini düşünüyorum. Bu konuda daha detaylı bir şekilde yazacağım, o nedenle şimdilik Moody’s’in konu ile ilgili yayımladığı son rapora işaret etmekle yetineyim. Raporda FED’in olası faiz artışından olumsuz etkilenme ihtimali en yüksek olan ülkenin Türkiye olduğuna işaret ediliyor.

Kaynak: http://goo.gl/FQoQY1


Mart İhracatı
Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin Mart 2015 ile ilgili yayımladığı rapora göre, ihracatın 2014’ün aynı ayına göre yüzde 13.4 azaldığını görüyoruz. Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı ilk 10 ülkeye baktığımızda, Rusya ile olan ihracatın yüzde 32.5, Irak’la yüzde 27.9, Almanya ile yüzde 18.7 daraldığını görüyoruz. Sektörel olarak baktığımızda ise “Elektrik, Elektronik ve Hizmet” sektörünün yüzde 20.3, “Çelik” ve “Otomotiv” sektörlerinin de sırasıyla yüzde 17.6 ve 16.7 daraldığını görüyoruz. Mart ayı ihracatının daha da kötü olmamasına neden olan “Fındık” ihracatındaki yüzde 35.7’lik ve “Savunma ve Havacılık” sektörlerindeki yüzde 26.7’lik artışlar oldu.

2015 için İç Talebin Artan Önemi
2014 yılına ait açıklanan büyüme rakamları, Türkiye ekonomisindeki büyümenin tempo kaybederek azalmaya devam ettiğini gösterdi. 2014’te bu azalmanın daha da şiddetli olmasını engelleyen ihracattaki artış idi. Ancak 2014’te yüzde 2.9 olarak gerçekleşen büyümeye yüzde 1.8’lik bir katkı yapan ihracatın 2015’teki çöküşü, 2015’te ekonomik büyümenin durma noktasına gelebileceğini gösteriyor.

Her ne kadar “tatlıya bağlansa” da faiz konusundaki tartışmaların gerisinde, seçime gidilen bir süreçte iç talebin artırılması zorunluluğunun olduğunu ve merkez bankasının üzerindeki bu baskının artarak devam edeceğini belirtelim. Önümüzdeki birkaç ayda ekonomik tablo radikal bir şekilde değişmeyebilir. Ancak ileride, geriye dönüp baktığımızda 2015’i, 2000’lerdeki neoliberal-büyüme modelindeki tıkanıklığın tescillendiği bir yıl olarak anabiliriz.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazı, 01.04.2015 tarihinde RIT-Türkiye Araştırmaları Enstitüsü sayfasında yer almıştır. Erişim:  http://riturkey.org/2015/04/dunya-krizi-ve-turkiye-ihracattaki-sert-daralma-suruyor/

19 Mart 2015 Perşembe

Emlak balonu ve Kanada’da ağır çekim kriz

Kanada’da ev fiyatlarının son yıllardaki muazzam artışının da etkisiyle olsa gerek renovasyon programları, ev alıp satma temalı showlar revaçta. Toronto ve Vancouver’da “sky is the limit” diyebileceğimiz ev fiyatlarındaki artışın 2014 sonunda yavaşladığı vurgulansa ve Kanada’da eşik altı konut kredilerinin hiçbir zaman ABD’dekine benzer bir yoğunlukta olmayacağı ifade edilse de konut balonunun patlama olasılığı söz konusu. Küresel depresif eğilimlerden payını alan ekonomik yavaşlama, söz konusu balon ve artan hanehalkı borçluluğu ile birlikte ilginç sinyaller veriyor. Bu ekonomik çalkantının arka planını ise 2014’te düşen petrol fiyatları ve ABD dolarının (bundan sonra sadece dolar) Kanada doları karşısında son iki yıla yayılan ancak 2015’te daha da belirginleşen değer kazanması oluşturuyor.


Kaya gazına (shale gas) erişim ve toprağı çatlatarak petrol çıkartma (fracking) teknolojisindeki büyük atılım nedeniyle Kuzey Amerika’da artan enerji üretimi bir petrol şoku yarattı. WTI ham petrol varil fiyatı son bir yıl içerisinde 100 dolardan 44 dolar civarına geriledi. Bu düşüşün arkasında dünya ekonomisinde toparlanma beklentisinin zayıflığı da bulunuyor. Ancak bir o kadar önemli olan nokta Suudi Arabistan’ın Venezuela’nın itirazlarına rağmen OPEC’ten üretimi kısmama kararını çıkartması ve uzun soluklu bir kumara girişip maliyeti halen eski petrol yataklarındaki üretim maliyetine göre daha yüksek olan yeni teknolojiyle üretim gerçekleştiren Kuzey Amerika şirketlerine meydan okuması. Bu düşüş, ticaret dengesinde petrol ihracı önemli bir rol oynayan Kanada’yı da vurmuş görünüyor. Kanada Merkez Bankası’nın (KMB) ekonomiyi canlandırmak için 21 Ocak’ta aldığı önlem 0.25 puanlık indirimle faizi 0.75’e çekmek oldu. Ancak Ocak ayında rekor denilebilecek 2.45 milyar dolarlık açık ve ekonomik toparlanmanın sağlanamaması nedeniyle iki ay içinde tekrar faiz indirimi konuşulmaya başlandı.

Kanada’da faiz oranlarındaki ayarlama nedeniyle başbakan Stephen Harper’ın KMB’yi eleştirdiği ya da övdüğü henüz işitilmedi ancak yine de siyasetçi tepkileri anılmayı hak ediyor. 2015 yılı için % 1.5’luk büyüme öngören Banka’nın faiz indirimini önemsiz gören başbakan vergi indirimi ve kamu finansmanına dikkat çekerek (alışıldık neoliberal reçeteler!) Kanada ekonomisinin büyümeye devam edeceğini açıklamıştı. Buradaki görmezden gelme ve önemsizleştirmeye karşı depresif eğilimlerin ve ABD ekonomisinin kısmi ekonomik toparlanmasının yarattığı bulmaca vari durumun sadece aralarında Türkiye’nin de bulunduğu geç kapitalistleşen ülkeler için değil ama ABD ekonomisine entegre olmuş bir kapitalist merkez açısından da geçerli olduğunu belirtmek gerekli.

Harper’ın vergi indirimi aracılığıyla özel sektörü destekleyerek milyonlarca iş yaratma formülü şu sıralar çalışmıyor. Toplam çalışma süresinin yıllık değişimi, emeğe olan talebi göstermesi açısından anlamlı. Yanda bu oranı gösteren tabloda görünen düşüş genel bir durgunluğun ve yeni iş yaratamamanın ifadesi olarak okunmalı. Buna ek olarak dikkate alınması gereken bir başka veri ise hanehalkı borcunun harcanabilir gelire oranının % 162,5’una ulaştığı ülkede kredi genişlemesi ve varlık fiyatlarındaki yükselişin devam etmesi. Faiz indirimi daha fazla borçlanmaya destek olurken, ekonomide en fazla getiriyi ev ve inşaat sektörü vaat ediyor.Nitekim son bir yıl içinde de en fazla istihdam yaratan sektörler inşaat sektörü ve genel olarak kamu.  

Ekonomik büyümeyi desteklemek için enerji yatırımlarına bel bağlayan neoliberal hükümetin, düşen fiyatlar karşısında eli kolu bağlı. Yatırımları ve tüketimi teşvik için faiz oranı düşüşü kredi kullanımının daha da artmasına aracı oluyor. Kredi genişlemesini engellemek için faiz arttırımı verili koşullar altında ekonomik durgunluk hatta küçülme anlamına geldiği için KMB’nin faiz arttırımı pek olası değil. % 6.8 olarak kaydedilen işsizlik oranı oldukça düşük gibi görünse de aslında istatistikler yanıltıcı özellikler barındırdığı için(Türkiye’yi aratmayan ayarlamalar ve emek piyasasına katılım oranındaki dramatik düşüşün atlanması nedeniyle) düşük oranlar daha sorunsuz bir ekonomi ve sermaye birikimi süreci için sağlam dayanaklar anlamına gelmiyor.

Kanada dolarının düşüşünü de ekleyerek bu ağır çekim krizin gelişimini özetleyebiliriz. Dolar karşısında Ocak ayı içinde % 10 değer kaybeden Kanada doları Kanada’lıların alım gücünün azalmasına aracı olurken, teknokratların beklediği ABD toparlanması ertelendikçe bu değer kaybının Kanada menşeli şirketler açısından somut bir kazanıma dönüşmesi de ertelenmiş oluyor. Ortadaki içinden çıkılmaz durum değer kaybeden para birimine karşı cari açığın 2014’te daha da artışı, cari açığın diğer akımlarla (yabancıların mevduat yatırımı) finansmanı, ancak 2015 başında ekonomik göstergeler nedeniyle Kanada dolarından kaçış ve para biriminin hızla değer kaybetmesi ile biçimlendi. Ancak bunun rekabetçi bir avantaja dönüştürülememesi ve petrol fiyatlarındaki düşüşün de katkısıyla cari açık büyümeye devam ediyor. Ekonomik yavaşlamaya verilen tepki, yani faiz indirimi ise hanehalkının borcunun artışına katkıda bulunuyor, ev talebini (son grafikte 2014 sonuna kadar olan eğilim 2015'te de değişmedi) canlı tutuyor ve balonunun patlamasını erteliyor, geciktiriyor.

Ancak çöküşü hızlandıracak gelişmeler de mevcut. Göçmen politikasındaki kademeli değişim biraz da ekonomik gidişatın bir sonucu olarak iş teklifi almayanların başvurularının kabul edilmemesini kolaylaştırıyor. Geçen yıl  Kanada’da yaşanan parlamento saldırısının ardından azınlıkların günah keçisi ilan edilmesi ve C-51 adıyla da anılan “teröre karşı” güvenlik yasa tasarısının gündeme gelişini süregiden çalkantıdan ayrı düşünmemek gerekli. Hem ekonomik gidişat hem de Kanada’nın müttefiklerini takiben bir parçası haline geldiği Ortadoğu’daki savaş yabancı düşmanlığını alttan alta körükler ve göçmen oranında düşüşü müjdelerken, bu düşüşün Kanada’daki emlak balonunun patlayışını hızlandıracağını öngörmek mümkün.

Başka bir ifadeyle (muhafazakar soslu) neoliberalizm krize verilen tepkileri piyasa işleyişinden ve sermayeden uzak tutmanın yolunu ararken yeni krizlerin yolunu döşüyor. Kısacası dalga dalga devam eden kriz (ABD eşikaltı krizi sonrası, Avro Bölgesi’nde borç krizi ve deflasyon riski, Rusya ve diğer “yükselen piyasalar”dan kaçış) petrol şokuyla ve ABD faiz arttırımı olasılığıyla birlikte birçok ülkede yeni çalkantılara yol açıyor.

13 Şubat 2014 Perşembe

2014’e Girerken Küresel Güney’de Ekonomik Kilitlenme: Çalışanlar Nasıl Etkilenecek?


“Yükselen piyasalar” olarak kodlanan ülkelerde yaşanan sert devalüasyonlar, Çin’in ekonomik büyüme temposunun azalması, Avro Bölgesi’nde artan deflasyon riski ve ABD’de bir türlü toparlanamayan ekonomik büyüme 2014’ün ilk ayında göze çarpan gelişmelerdi. Türkiye’de ise devlet krizinin eşlik ettiği seçim sürece ve buna eşlik eden yavaşlayan bir ekonomik büyüme temposuna tanıklık ediyoruz. Son olarak 7 Şubat’ta gelen uluslararası kredi değerlendirme kuruluşu Standart&Poors’un Türkiye’nin kredi notu görünümünü durağandan negatife çevirmesi haberi, önümüzdeki dönemin ekonomik büyüme için çok da parlak olmadığına işaret ediyor.

Bu yazıda, 17 Aralık ile başlayan yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ve bunun giderek bir devlet krizine dönüşmesi süreci olmasaydı da, Türkiye’nin küresel ekonomik dalgalanmadan yine de etkileneceğini, devlet krizinin ise, sadece bu etkiyi daha da derinleştiren ve büyüten bir unsur olarak ele alınması gerektiğini ileri süreceğim. Bu çerçeveden hareketle yaşanan tüm bu gelişmeleri daha iyi anlayabilmek için önerim bir adım geri çekilerek şu temel sorulara yanıt aramak: Yeni bir ekonomik krize mi giriyoruz? “Yükselen piyasalar” krizi 2008 krizi ile bağlantılı mı? Olası krizin mekanizmaları neler olabilir? Ve bu krizden çalışanlar nasıl etkilenecek?


Sermaye Birikimi ve Karlılık
Güncel krizi tetikleyen unsurları ele almak için, kapitalizmin basit işleyiş mekanizmasını hatırlamak gerekiyor. Kapitalist toplumlarda üretimin amacı ihtiyaç gidermek değil, kar etmektir. Firmalar, amaçları kar etmek olan ve bizatihi bunun için kurulmuş işletmelerdir. Her ne kadar devletin sermaye birikimindeki yeri ve işlevi kritik olsa da, prensip olarak ekonomik büyüme ve çoğu zaman buna bağlı olarak gelişen istihdam artışı özel sektör yatırımları sonucunda gerçekleşir. Dolayısıyla, siyasi iktidarlar açısından kritik önemi olan ekonomik büyümenin sağlanması, özel sektör yatırımlarına bağlıdır. 


Bu çerçevede firmalar için kar etme olanaklarının daralması ya da kar oranının azalması, yatırımların azalmasına, bu ise ekonomik büyümenin durmasına yani ekonomik krizlere neden olabilir. Karlılığın azalmasının K. Marks’ın işaret ettiği üretimde kullanılan değişmeyen sermaye oranının artması gibi uzun dönemli ve yapısal kökenleri olabileceği gibi, kredi akışının kesilmesi ya da arz şokları gibi kısa dönemli ve konjonktürel nedenleri de olabilir. Kökenleri nerede olursa olsun, kar etme olanaklarının azaldığı durumda sermaye ya kar etme koşullarını yeniden sağlamaya çalışacak ya da kar olanaklarının yüksek olduğu başka pazarlara yönelecektir.

Karlılık ve Kriz
İlk olasılıkta, üretim maliyetlerin düşürülmesi kritiktir. Maliyetlerin düşürülmesinde iki husus önemlidir. İlki ücretlerin düşürülmesi ya da işçi çıkarma önemli bir karlılık stratejisi olabilir. İkincisi de, devletten yardım etmesi, yani zararlarının devlet tarafından karşılanmasını talep etmek gündeme gelebilir. Her iki seçenek de daha önceki krizlerde sermaye tarafından uygulanmıştır.

İkinci olasılık ise karlılığın daha yüksek olduğu başka pazarlara yönelmektir. Bu hareketi mümkün kılan ise “küreselleşme” olarak adlandırılan, sermayenin uluslararasılaşması ve finansal bütünleşme sürecidir. Böylelikle sermayeler, büyük engellerle karşılaşmadan, bir pazardan çıkıp bir başka pazarda yatırım yapabilir. Sermayenin bu hareketi, hem geçmiş krizlerde, hem de günümüzdeki krizde kritik rol oynamaktadır. 

Küresel Krizin Yeni Aşaması
David Harvey’in Sermaye Muamması: Kapitalizmin Krizleri kitabında altını ısrarla çizdiği gibi kapitalizmde krizler kalıcı olarak çözülmez, ancak zaman içinde ve mekan üzerinde hareket ettirilir. Harvey’in bu vurgusundan hareketle, günümüzde yaşadığımız ekonomik sıkıntıların 2008 krizi ile doğrudan bağlantılı olduğunu söylemeliyiz. Buna göre 2008’de ABD’de başlayan kriz küresel ekonomiyi derinden sarsmıştı. 2011’e geldiğimizde, ABD’de firma iflaslarıyla sonuçlanan krizin Avro Bölgesi’ne ulaştığında devletlerin iflası aşamasına ulaştığını gördük. Şimdi ise Küresel Güney ülkelerinde yeni bir kriz dalgasıyla karşı karşıyayız. 


Olası Krizin Mekanizması
2014’ü 2008’e bağlayan ise, güncel krizi tetikleyen en önemli unsurlardan birinin ABD’de krizden çıkış için uygulanan para politikasının değiştirilmesi olmuştur. Buna göre FED’in ABD ekonomisini canlandırabilmek için 2000’lerin başında itibaren uyguladığı düşük faiz politikası sayesinde bollaşan döviz, karlılık koşullarının daha yüksek olduğu, aralarında Türkiye’nin de olduğu geç kapitalistleşmiş ülkelere doğru hareket etti. Şimdi ise FED’in bu politikasını değiştirmesi sonucunda 2000’ler boyunca geç kapitalistleşmiş ülkelere akın eden sermaye, yeniden ABD’ye dönme eğilimine girdi. Bu hareket sonucunda, sermaye çıkışı olan ülkelerdeki yerel paralar değersizleşti. Peki, bu ekonomik dalgalanma, basitçe doların yükselmesi ve buna karşı alınan faiz kararları ile geçiştirilebilir mi?

Küresel Güney’de Ekonomik Kilitlenme
28 Ocak’ta TCMB’nin faiz oranlarını sert bir şekilde artırması sonrasında, dolar ve avronun yükselişinde kısa süreli bir duraklama yaşandı. Ancak bu duraklamanın sürekli olması çok düşük bir ihtimal. Dahası, faiz artışları ile cevap verilmeye çalışılan yerli paranın değersizleşmesi sürecinin, daha ciddi sorunlara neden olabilecek gelişmeleri tetiklediğini ileri sürebiliriz. Buna göre Küresel Güney ülkeleri bir yandan yavaşlayan ekonomik büyüme temposunun getirdiği işsizlik oranlarının artışı gibi siyasi maliyeti yüksek olan sorunlarla baş etmek zorunda kalacaklar.

Buna ek olarak, büyümeyi yeniden canlandıracak faiz oranlarının düşürülmesi gibi kritik bir araç, küresel krizin bir sonucu olarak kullanılamaz hale gelecek. Dolayısıyla Küresel Güney’de ekonomi politikaları tam anlamıyla hareketsiz kalma ve kilitlenme riskini taşıyor. Bu durumda kullanılabilecek bir yol olan kamu harcamalarının artırılmasının ise, ülkelerin risk primini daha da artırmaktan, buna bağlı olarak faizlerin yükselmesine neden olmaktan ve ekonomik büyümenin daha da daralmasına etki etmeden başka bir işe yaramama ihtimali yüksektir.

Krizin Adı: Stagflasyon!
Bu kilitlenmenin nedeni, krizin stagflasyon biçimine dönüşme olasılığının artmasıdır. İktisatta kullanılan stagflasyon terimi, 1970’li yıllardaki krizi açıklamak ve özellikle de ABD ve Birleşik Krallık’ta yaşanan ekonomik durumu nitelemek için, durgunluk (stagnation) ve enflasyon (inflation) kelimelerinin birlikte kullanılmasıyla (stagflation) türetilmiştir. Kavramın orijinalinde, 1970’lerdeki petrol fiyatlarının yükselişi sonucunda oluşan arz şokları stagflasyonun nedeni olarak görülür. Buna göre ekonomik büyümenin yavaşladığı bir konjonktürde petrol fiyatlarının artışı, ekonomideki maliyetleri artırmış bu ise fiyatlara yansımıştır. Sonuçta hem enflasyon artışının hem de işsizliğin aynı anda yaşandığı bir ekonomik kilitlenme yaşanmıştır.


1970’lerde petrol fiyatlarının yükselişi sonucunda oluşan maliyet şokunu ile günümüzde geç kapitalistleşen ülkeler için dövizin değerlenmesiyle gelen maliyet artışlarının (en azından) sonuçları açsından benzer etkileri olduğunu söyleyebiliriz. Buna ek olarak, sermaye çıkışlarını önlemek için yapılan faiz artışının ekonomik büyüme temposunu daha da yavaşlatacağı yüksek bir olasılık olarak karşımızda duruyor. Sonuçta aralarında Türkiye’nin de bulunduğu diğer geç kapitalistleşen ülkeler için önümüzdeki dönemde krizin hem ekonomik büyümenin daralması hem de enflasyonun artması, yani stagflasyon biçiminde yaşanması ihtimali giderek yükseliyor.

Olası Krizin Çalışanlar İçin Anlamı: Çifte Kapan Tehlikesi
Bu süreçte çalışanlar açısından üç temel tehlike görünüyor. İlki, stagflasyon konjonktürünün derinleşmesini önlemek için devletin döviz borcu olan şirketlerin borçlarını satın alması, yani bu yükün tüm toplum üzerine yansıtılması. Vergi sistemindeki adaletsizlikleri de düşündüğümüzde, özel şirketlerin kurtarılmasının faturasının çalışanlara yüklenme ihtimali beliriyor.

İkinci tehlike, firmaların karlarının azalması ve bunun sonucunda yatırımların azalarak ekonomik büyüme temposunun daralması, firmalar açısından maliyetlerin kısılmasını gündeme getirecektir. Ancak ithalata bağımlı olan üretim yapısına döviz fiyatları artışının getirdiği şoku da eklediğimizde, sermayenin maliyetlerini kısmak için işçi ücretlerini baskılamak isteyeceğini görebiliriz. Bunun sonraki aşaması ise işçi çıkarmalar olacaktır.


Üçüncü tehlike ise enflasyon artışından geliyor. Stagflasyondışındaki ekonomik daralma dönemlerinde, yine ücret artışları engellenmeye çalışılır hatta reel ücretin düşürülmesi gündeme gelebilir. Ancak böyle dönemlerde ekonominin küçülüyor olması, talebin azalmasını ve fiyatların artış temposunun gerilemesini beraberinde getirmesi beklenir. Ancak stagflasyondurumunda ekonomik büyümenin yavaşlamasına enflasyon artışı da eklenecektir. Sadece enflasyonun olduğu durumlarda, bu geliri enflasyon oranında artmayanlardan artanlara doğru bir kaynak transferi anlamına gelir. Ancak her ikisi de aynı anda olunca yani hem ücretler baskılanıp işsizlik artınca yaşam koşullarını kötüleşecek, hem de ikinci etki olarak enflasyon sonucunda ücretleri zaten gerilemiş olan çalışanların hayat pahalılığı karşısında alım güçleri daha da azalacaktır. Bu ise çalışanlar için çifte kapan anlamına gelecektir.

Ancak tüm bunların yaşanması kader değildir. Giderek belirginleşen olası krizin çalışanlara etkilerini en aza indirmek, emek örgütleri ve sendikaların ortak hareket ederek geliştirecekleri mücadele programına ve bunun uygulanabilmesine bağlı olacaktır.
---------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazı daha önce 09.02.2014 tarihinde Evrensel Pazar'da yayınlandı.

2 Ocak 2014 Perşembe

Biri 2014 İçin Kriz Yılı Mı Dedi?



Hükümet-Cemaat arasındaki iktidar mücadelesi, her geçen gün hükümet krizi düzeyini aşarak devlet krizi düzeyine erişiyor. Son olarak hükümet, Danıştay’ın idarenin işlem ve eylemlerini denetleme yetkisini kısıtlamak yani, yürütmenin gücünü daha da artırmak istiyor. Yeni yılla beraber hükümeti zora düşüren ilk gelişmeyse, “tır krizi” oldu. Peki, bu tabloya ekonomik kriz eklenirse ne olur?

Ekonomik “İstikrar” Yara Aldı Mı?
Baştan söylemek gerekiyor: devlet krizi, ekonomik krizin temel nedeni değil, ancak tetikleyicisi olabilir. Temel neden, Türkiye’deki sermaye birikim sürecinin kendi iç çelişkileri olacaktır. Tetikleyici unsur ise, devlet krizi nedeniyle Türkiye’de yatırımları olan uluslararası sermaye gruplarının, var olan iktidar mücadelesinin, siyasi istikrarı giderek bozacağına inanmaları ve Türkiye’deki yatırım pozisyonlarından çıkmaya başlamaları halinde ortaya çıkacaktır.
 
Bu bağlamda, yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun başlamasından bu yana geçen iki haftalık sürede 1.9 milyar dolar yabancı yatırımcı çıkışı gerçekleşti. Bunun sonucunda dolar ve avro hiç olmadığı kadar değer kazandı. Yandaki grafiğin sol ekseninden de takip edilebileceği gibi 16-26 Aralık arasındaki 10 günlük sürede fiili bir devalüasyon gerçekleşmiş oldu.
Yine yukarıdaki tablonun sağ eksininden takip edersek, Borsa İstanbul’daki (BIST) % 15'e varan sert düşüşleri görebiliriz. BIST'in önemi, %60'ından fazlasının yabancı yatırımcıların elinde bulunması ve bu anlamda sermayenin anlık reflekslerini takip etmemize olanak vermesidir. Bu bağlamda devlet krizi patladığından beri BIST'in dünya borsaları içine en çok kaybeden borsa olması dikkate değerdir. Bu resme bir de, 1.5 puan artarak %10.2'ye çıkan faizleri de eklemeliyiz.

Ekonomik Kriz İhtimali Var Mı?
Mevcut gelişmeleri göz önüne alarak ekonomik krizin bir ihtimal olarak giderek belirginleştiğini söyleyebiliriz. Zira 2013 yılı içinde FED'in parasal genişleme programını aşamalı olarak azaltacağını Mayıs ayında duyurmasından itibaren, dünyada ülke riski en hızlı artan ülke Türkiye oldu. Benzer bir şekilde The Economist tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlanan yatırımcılar açısından ülke riskleri tablosunda Türkiye "yüksek riskli" ülkeler kategorisinde sınıflandırıldı. Kriz bahsine geçmeden önce şu aşamada güvenli bir şekilde söyleyebileceğimiz, Türkiye'nin 2008 krizinden itibaren ekonomik büyüme temposu düşmeye devam ettiği ve  2014 yılında bu düşüş trendinin devam edeceğidir.

Peki artan riskler karşısında, nasıl bir kriz ihtimalinden bahsediyoruz? İlk olasılık, şu an döviz kuru kaynaklı bir dış şok ihtimali kuvvetli olduğundan 2001 tarzı bir kilitlenme yaşanabileceğidir. Bunun doğrudan sonucu, doların ve avronun hızla değerlenmesi olacaktır. Bu ise, her ne kadar bankacılık sistemi 2001’deki kadar zayıf olmasa da, TL kazanan ancak dövizle borçlanmış olan özel sektörün büyük bir sıkıntıya girmesine, şirket iflaslarına, işsizliğin artmasına ve giderek ekonomik büyümenin daralmasına neden olabilir. Buna karşı geliştirilecek olan faizlerin artırılması silahı ise, gerek iç talebi baskılaması, gerekse yeniden sıcak paraya bağlı olan birikimin sorunlarına geri dönülmesini beraberinde getireceğinden, gerçekçi bir çözüm seçeneği olmayabilir. Ayrıca TL’nin değersizleşme ve faizlerin artması ihtimali en çok kentsel dönüşüm projeleri ve inşaat sektörünü vuracaktır.

Buna ek olarak, 2001 krizi tipi bir kilitlenmeye, iki nedenden dolayı 2008 krizi tipi bir daralma da eşlik edebilir.  İlki, FED ’in parasal genişleme programını daraltmaya devam etmesiyle, bizim gibi ülkelere gelecek olan paranın miktar olarak azalması ve borçlanma maliyetlerinin artışıdır. İkincisi de, ihracatın büyümeye etkisinin negatif olma ihtimalidir. Bunun nedeni özellikle Avrupa’nın hala krizle boğuşuyor olmasıdır. Türkiye’deki büyük sermaye kesimleri, her ne kadar ihracat pazarlarını çeşitlendirmeye çalışsa da, Avrupa hala en önemli ihracat pazarı konumunda ve oradaki ekonomik durgunluk, Türkiye’nin ihracat artışını sınırlayacak şekilde etki edebilir. 

Olası Bir Ekonomik Krizin Siyasi Sonuçları Neler Olabilir? Avrupa'dan Dersler
Ekonomik kriz, siyasi değişimi garantilemez. Siyasi değişime neden olduğu durumlarda dahi, siyasal dönüşümün yönünü belirleyecek olan faktör, bizatihi krizin kendisi değil, kriz gerçekleştiği andaki sosyal güç dengeleridir. Örneğin, 2008 krizinin etkileri Avrupa’ya ulaştıktan sonra Almanya hariç hemen hemen tüm ülkelerde iktidar değişiklikleri yaşandı. 2000’li yıllarda sosyal güç dengesi, işçi sınıfı ve toplumsal muhalefet lehine değildi. Bu nedenle, kriz sonrasında ya İtalya ve Yunanistan’da olduğu gibi teknokratik geçiş hükümetleri, ya İspanya ve diğer küçük ülkelerde gördüğümüz sağcı iktidarlar ya da Fransa’da gördüğümüz gibi sosyal demokrat görünümlü ancak emek karşıtı liberal politikaları tereddütsüz uygulayan yeni hükümetler ortaya çıktı. 


Bu iktidarların hiçbiri, mevcut kemer sıkma politikalarının dışında bir seçeneği savunmuyor. Ekonomik krizin, emekçilerin lehine bir sonuç doğurması için, örgütlenmiş bir işçi sınıfı ve toplumsal muhalefet ile bunların yaratacağı aşağıdan baskı kritik olacaktır. Aksi takdirde kriz, emekçiler için değil, sermaye için bir fırsata dönüşerek onun için bir yeniden yapılanma anı, güçsüz sermaye gruplarının elenmesi, güçlülerin krizden daha da konsolide olarak çıkması sonucunu doğurabilir.

Toparlamak gerekirse, yukarıda kısaca belirttiğimiz ihtimalleri somut duruma tercüme edersek, devlet krizi sırasında bir ekonomik kriz patlarsa, yerel seçimlerde AKP’nin oy oranını koruyamama ihtimalinin artması söz konusu olabilir. Ancak, “ekonomik kriz hükümeti düşürecek” algısı, kitleleri nesneleştirici ve siyaseti dışlayan apolitik bir algıdır. Kaldı ki, ekonomik krizlerin kendiliğinden emekçiler lehine siyasal sonuçlar yaratacağı beklenmemelidir. Bu denklemi ancak Gezi Direnişi sırasında ipuçlarını gördüğümüz ve oradan alınan derslerle gelişecek bir toplumsal muhalefet bozabilir.
-----------------------------------------------------
Bu yazının benzer bir versiyonu daha önce Başlangıç Dergisi'nin internet sitesinde 30.12.2013 tarihinde yayınlanmıştır. Erişim: http://goo.gl/u9ALpT