22 Mart 2012 Perşembe

Krizi Fırsata Çevirmek: Yeni Avrupa ve "Alman Modeli"

Geçtiğimiz yılın ortalarından itibaren yoğunlaşan ekonomik kriz Avrupa coğrafyasını terk etmiyor. Bir yandan yükselen bir "Alman modelinden" söz edilirken, diğer yandan da Yunanistan'ın iflasının ardından diğer "çevre" ülkeler iflas tehdidi ile sermaye lehine yeniden yapılandırmalara maruz kalıyor. Sonuç: Yeni bir Avrupa kuruluyor ve orada "emeğin" sözü yok!


 Ekonomik kriz ve krizden çıkış için önerilen politikaların krizi nasıl derinleştirdiğine daha önce değinmiştik. Şimdi bu politikaların sonuçları yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Yunanistan'daki iflasın ardından, Yunan halkının orta vadedeki geleceği, kendi yaratmadıkları borçları ödemekle geçecek. İngiltere'den sonra İrlanda da remi olarak resesyona dirmiş durumda. Bu iki ülkeden farklı olarak Portekiz ise, Yunanistan ile benzer bir şekilde iflasın eşiğinde duruyor. Ancak tüm bu gelişmeler yaşanırken, süreç, krizden çıkış için önerilen neoliberal politikalar tarafından şekillendiriliyor. Bunun anlamı ise, sermayenin krizi fırsata çevirip, süreci kendi öncelikleri doğrultusunda belirlemesi.

Bu noktada, kriz sürecinde dahi ekonomik büyümesini sürdüren ve istihdam kaybı yaşamayan Almanya, yeni bir "model" ülke olarak gösterilmeye başlandı. "Alman modeli" ile ilgili geniş bir tartışma, sonraki yazılarımızda olacak. Ancak ilk elden söylenebilecek olan, modelin bir "sermaye modeli" olduğu. Gerçekten de bu "başarı hikayesinin" gerisine bakıldığında, istihdam edilenlerin niteliğinde radikal bir değişim yaşandığı görülebilir. Daha önceden tam zamanlı, sigortalı, sendikalı olarak çalışan Alman "sosyal modeli", 2000'li yıllarla beraber giderek yarı-zamanlı çalışmanın dramatik bir şekilde arttığı bir modele doğru evriliyor. Bunun anlamı ise, Alman çalışanlar açısından hiç de olumlu değil. Sosyal hakları kısıtlanıyor, reel ücret, ekonomik büyümenin çok altında kalıyor ve geniş kitleler güvencesiz çalışma şartlarına mağruz kalarak yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla yeni Avrupa'nın yükselen modelinin gerisinde çalışanların üzerindeki kontrol mekanizmalarını daha güçlendirmiş olan Alman sermayesinin artan rekabet gücü yatmakta. Yani çalışanların düzenli ve güvenceli işlerden, yarı zamanlı ve esnek çalışma biçimlerine yönlendirilmesi, modelin gerisinde yatan en önemli neden. Dolayısıyla, Almanya önceki dönemde sosyal demokrasinin ve "Sosyal Avrupa'nın" modeli iken şimdi, "Neoliberal Avrupa'nın" simgesi durumunda.

Model rebaketçi Almanya olunca, diğer ülkelerin de krizden çıkış için bunu izlemeleri öneriliyor. Zira kamu borcu ya da ödemeler dengesi sorunu yaşayan ülkelerin, rekabet güçlerinin eksikliğinden dolayı dış açık verdikleri, bunun ise, "istikrar" tedbirleri sayesinde yeniden "normale" dönebileceği öğütleniyor. Bir anlamda sermaye, kriz sürecini, çalışanların haklarında kısıtlamalar yaparak lehine çevirme stratejisini sürdürüyor. Tıpkı 2001 ve 2008'de Türkiye'de olduğu gibi.

Sonuç olarak karşımızda, parçaları yavaş yavaş yerine konulan bir puzzle gibi beliren bir yeniden yapılandırma süreci var. Parçalar tamamlandırğında ise karşımızda artık Alman modeli çerçevesinde yeniden yapılandırılan yeni bir "Neoliberal Avrupa Birliği" olacak. İşin kötü tarafı, nasıl Alman modelinde, Alman çalışanların sözü yoksa, yeniden yapılandırılan her bir ülkede de o ülke çalışanlarının sözü olmayacak. Diğer taraftan tabii ki, tüm bunlar, sonuçları önceden belirlenmiş süreçler olarak yaşanmıyor. Topun ağzında olan Portekiz'de bir yılda üçüncü kez yaşanan genel grev ya da Alman kamu çalışanlarının grevlerine bakıldığında, süreci bir kez daha kendi haklarına sahip çıkanların mücadelesi belirleyecek.

15 Mart 2012 Perşembe

yunan borç takası utangaç temerrüde dönüştü

Yunanistan borçlarının tamamını ödeyemeyeceğini takas girişiminde bulunarak ilan etti. Gerçekleşen takasta Yunan hükümeti, ulusal hukuka göre çıkartılan tahvillerle ilgili olarak kolektif eylem maddesini uygulayacağını açıklayarak bu şekilde çıkartılan tahvilleri ellerinde bulunduranların % 85’lik katılımını (152 milyar avro) % 100’e tamamlama gücünü kullanacak. Bu nedenle gerçekleşen işlem gönüllü bir takas olmaktan çıktı. Başka bir hukuki sisteme göre çıkartılan tahvillerde katılım % 69 olarak (20 milyar avro) gerçekleşti ve 9 milyar Avro değerinde tahvil tutanların kredi temerrüt takasının (CDS) getirdiği olanaklardan faydalanması bekleniyor. Yani, borcu temerrüde karşı sigortalamış olanlar, zararlarını sigorta yaptırdıkları finansal aracı şirketlerden alacaklar. Uluslararası Takas ve Türev Derneği bunun bir temerrüt durumu olduğunu tescil etti. Belirlenecek dönüştürme oranına göre CDS sahipleri takasa katılmayarak karlı bir pozisyonda kalmış olacaklardır. Bu aynı zamanda sınırlı bir kamu borcu CDS testi, birkaç milyar dolarlık bir CDS ödemesinin sigorta yaptıranlara sorunsuz bir şekilde ödenmesi bekleniyor.


Bu takasta anaparanın % 53,5’inin silinmesiyle tahmini indirim (saç kesimi) oranının %75’e varması bekleniyor. % 75 takasa söz konusu olan toplam 206 milyar avro üzerinden değil gelecekteki gelir akımları üzerinden yapılan bir hesaplama. Yüksek faiz ödemeleri nedeniyle örneğin 2020’de 350 milyar avro olacak tahvil tutarının sadece bir çeyreğinin ödenecek olması durumunu işaret ediyor. Malumun ilanı gibi görünse de tekrarlayalım: Borç takasının Yunanistan’daki gibi yüksek bir indirimi gerçekleştirebilmesi ancak o ülkenin borçlarının ödenemeyecek olması, takasın temerrüde dönüşmesi, durumunda gerçekleşebilir ki bu da Avrupa Birliği teknokratlarının en başından beri engellemeye çalıştıkları bir durumdu. Aksi takdirde borcun vadesinin uzatılması Arjantin’de 2001’de Mega Canje örneğinde olduğu gibi borç yeniden yapılandırmalarının ilerleyen dönemde tekrar gündeme gelmesini ya da daha yüklü bir faturanın ortaya çıkmasını engellemez. Türkiye örneğindeki 2001 takası da Yunan takasının yanında deve de kulak kalsa da bankaların açık pozisyonlarının kapatılması ve döviz kuru riskinin olduğu gibi Hazine’nin üzerine yüklenmesiyle borç ötelemenin gerçekleşmesini sağlamıştı. Yunan örneğinde ortadaki yekûnun aslında çok daha fazla olduğunun anlaşılması, Eurozone kurtarma paketlerine karşın Yunan borcunun yüksek faiz nedeniyle birikmeye devam etmesi ve borcun GSYH’ye oranının ekonomideki şiddetli daralma nedeniyle aşırı şişmesi bu temerrüdü zorunlu kıldı. Aksi takdirde bankaların ya da özel sektörün böyle bir indirime tahammül etmesi mümkün değildi. Basitçe ifade etmek gerekirse yeni kağıtlarla finansal yatırımcıların kendilerini daha güvende hissetmesi sağlanacak. Bunu sağlamak için örneğin Gulati ve Zettelmeyer Yunan hukukuna göre değil de İngiliz hukukuna göre çıkartılan tahvillerin takasta yatırımcıya sunulmasını önerdiler.

Takaslar için bir genellemede bulunacak olursak şunu söyleyebiliriz: Borcun geri ödenme ihtimali olduğu müddetçe takas daha uzun vadede daha yüklü bir faturanın kesilmesi anlamına gelir. Bu faturanın şişkinliği uluslararası finansal gelişmelere bağlı olarak belirlenecektir. Yunanistan’da borcun ödenemeyeceğini 2011 itibariyle herkes biliyordu. Buna ülkede merkez partilerin aşırı güç kaybı, ardı arkası kesilmeyen eylemler ve solun farklı kesimlerinden komünistlerin toplamda % 20’yi geçen bir desteğe ulaşmasını da eklersek bu “kredi olayının” bütün arzu edilmezliğine karşın neden yine de IMF başkanı Lagarde gibilerinde bir rahatlama duygusuna yol açtığını anlayabiliriz. Borcun silinmesindense kısmen tahsil edilmesi ehven-i şerdir.

Her borç yapılandırması bir laboratuvar sunuyor. Yunan borcunun vadesi 30 yıla varan tahvillerle yeniden yapılandırılması ikili bir düğüm (perçinleme) girişimi: uzun yılları kapsaması öngörülen ve Yunan halkına takılan bir boyunduruğun düğümünün atıldığına şahit oluyoruz. Bu düğümden sadece borçların ödenmemesi sayesinde kurtulunabilir. Bugün söz konusu olan ise utangaç temerrüttür. İkinci düğüm finansal yatırımcılar ve sıradan vatandaşlar açısından farklı deneyimlenmekle birlikte Yunan borcu gibi karmaşık bir sorunun çözülme aşmasına gelmesinin piyasaya bağlılık duygusunu perçinlemesi, başka bir ifadeyle piyasayla göbek bağımızı düğümlemesi. Bankaların bilançolarına kayıp yazması, Yunan borcundan kaynaklı kayıpların hesaplanarak buna göre bir portföy oluşturulması için iki yıl yeterli bir zamandı. Ellerinde CDS tutanlar dahi baz puan yükseldiğinde ellerindeki sözleşmeyi devrederek kar elde edebilirler. Her borç yapılandırması aynı zamanda finansal yatırımcılara yapılandırmanın çeşitli aşamalarında karlı pozisyonlar edinme imkânı sunduğundan homojen olmayan bir yatırımcılar bütününün bu süreçten farklı etkilenmesine karşın krizin piyasadaki aksaklıkları düzeltecek bir arızi durum olduğu inancı yayılmaya devam ediyor. Sıradan vatandaşlar içinse mekânsal bir ayırımla durumu özetleyebiliriz. Türkiye gibi ülkelerde Yunanistan kötü örnek olarak pazarlanır ve hükümetin harcama politikalarına itiraz karşısında “onlar gibi mi olalım?” sorusuyla gündeme gelirken, Yunanistan’da bir ön devrimci duruma karşın borç ödememe iradesinin hâkim olmaması başka bir çarenin olmadığına yönelik inanç üzerinden piyasa ilişkilerine tabiiyeti perçinliyor.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Yunanistan ve İtalya'dan Sonra Romanya: Yeni Teknokrat Hümümet İktidara!


Geçtiğimiz hafta, Romanya’da uygulanan sert IMF porgramına verilen tepkiler sonucunda hükümet istifa etti. Ancak iş hükümetin istifası ile bitmiyor, şu anda konuşulan Yunanistan ve İtalya gibi bir teknokrat hükümet kurarak sonbahardaki seçimlere kadar ülkeyi bu şekilde yönetmek. Kriz ilerlerken, Teknokrat iktidarlar giderek “yeni normal” haline geliyor! Daha önce dediğimiz gibi "teknokrasi her eve lazım"!

Başbakanın istifasının ardından geçici olarak Başbakanlığa atanan Catalin Predoiu, bir önceki kabinede herhangi bir parti bağlantısı olmadan Adalet Bakanı olarak yer alıyordu ve Avrupa Birliği ile yapılan görüşmelerde kritik bir rol oynamıştı. Başbakan Emil Boc’un hükümeti ise, iki buçuk yıldır çok sert bir ekonomik tedbirler programı uygulamaktaydı. 
Porgramın içeriğinde, zaten Avrupa’nın en düşük ortalama ücretine (350 Euro) sahip olan Romanya’da ücretlerin yüzde 25 oranında düşürülmesi, KDV’nin yüzde 24’e yükseltilmesi ve 200.000 kamu çalışanının işlerine son verilmesi gibi tedbirler yer alıyordu ve bunlar 2008’den beri iktidarda olan Boc hükümeti tarafından uygulandı. Bu tedbirlerin karşılığında ise IMF ve AB’den 20 milyar dolarlık bir kredi kullanımı söz konusu idi. 

Geniş toplum kesimlerinin haklarını sert bir şekilde budamayı amaçlayan programın uygulanması ise, sağlık sisteminin özelleştirilmesi aşamasında kesintiye uğradı. Sağlık Bakanlığını yürüten Raed Arafat’ın geçtiğimiz Ocak ayında istifasının ardından Başbakanın kendisini “özel sağlık sistemi düşmanlığı” ile suçlaması üzerine başlayan gösteriler, kısa zamanda genel olarak tedbirler programın eleştirildiği kitle gösterilerine dönüştü ve bunun sonucunda da başbakan Boc istifa etmek durumunda kaldı. 

Şimdiki sorun, bu tür ekonomik programlar karşısında hükümetlerin istifa etmeleri değil, bu istifalara yol açan gösterilere ve sonrasına yön verecek bir alternatif programın oluşturulması gibi görünüyor. Aksi halde gelen gideni aratacak, zira neoliberalizmin alternatifi "tenokratik-otoriterizm" olarak geliyor!

10 Şubat 2012 Cuma

ABD ve Avrupa Krizindeki Farklılıklar: Herkesin Krizi Kendine (mi)


Kapitalizmin içsel olarak kriz üreten, hatta bu krizlerle birlikte var olan bir yapıda olduğunu artık herkes kabul ediyor. Bu krizlerin nasıl oluştuğuna dair, özellikle Marksistlerin başını çektiği bir dizi açıklama biçimi ise sürecin genelini açıklar nitelikte. Ancak yine de ABD'deki kriz dinamikleri ile Avrupa'daki kriz dinamikleri farklı olabiliyor.


Daha önce de belirttiğimiz gibi, krizin ABD'deki temel dinamiği, 1970'lerden itibaren yaşanan aşırı birikim ya da üretilenlerin tüketilememesi yani değerlenme sorunu ve bu soruna geçici olarak getirien bir çözüm olan kredi genişlemesinin sonuna gelinmesiydi. Sonrasında ise özel zararlar devletleştirildi ve kamu borcu daha da artmış oldu. Tüm bu gelişmelerin "kriz" olarak tartışılması ise, geçtiğimiz Ağustos'ta önce Kongre'de borçlanma limiti ile ilgili tartışmalardan, ardından da ABD'nin kredi notunun düşürülmesinden sonra mümkün hale geldi. Ancak gerçekte "kriz" durumu, 2007'den itibaren hiç ortadan kalmamıştı. Bunu en basit olarak kredi borcunu ödeyemediği için evlerine bankalar  tarafından el konulan insanların oranından görebiliriz. Geçtiğimiz yıl 2006'ya göre bu durumda olanların oranı % 46 artmış durumda. Her ne kadar ekonomi resmi olarak "resesyon" durumunda olmasa da, geniş toplum kesimleri için evsiz kalmak, bir kriz durumu için yeterince vahim! Kriz nedeniyle evsiz ve işsiz kalanların oranı, yaklaşan ABD seçimleri için de hayati öneme sahip. Önümüzdeki dönemde bunun politik sonuçlarını da takip edebileceğiz.

Avrupa'da ise durum biraz daha karmaşık. Öncelikle Euro'dan kaynaklanan sorunlar, krizin alacağı biçimi belirler durumda. Euro'dan kaynaklanan sorunlar derken, bu para birimini destekleyen bir merkez bankası olmasına rağmen, buna uygun bir harcama yani maliye politikasının bulunmaması ya da özetle bir devlet tarafından desteklenmeyen bir para birimi olmasından kaynaklanan sorunlardan söz ediyoruz. Bu durumda, her bir ülkedeki sınıf mücadelesinin geldiği güzeye göre belirlenen güç dengeleri, birliğin genelinde en düşük seviye neyse oraya doğru ilerleme eğilimine giriyor. Yani Almanya'nın rekabet gücünün, güney ülkelerinden (Yunanistan, İtalya, İspanya ya da İrlanda) yüksek olması, Alman sermayesinin çalışanları üzerinde kurduğu hakimiyeti ve baskıyı ifade ediyor. Bunu en azından Almanya gibi yapamayan diğer ülke burjuvazileri ise yapısal olarak Alman sermayesi ile rekabet edemeyecek bir konuma geriliyor. Bunu güney ülkelerin verdiği dış açıklarıdan (cari açıklarıdan) anlayabiliyoruz. Bunun bir sonraki adımı ise, bu açıkların finanse edilmesinde borçlanmanın devreye girmesi ve bunun sonucunda da bu borçların ödenemeyecek bir noktaya gelmiş olması. Bu durumda Avrupa'daki krizin temelinde eşitsiz ve bileşik gelişme, yani sınıf mücadelesinin mekansallığı ile farklı ülkelerdeki sermayeler arasındaki donanım farklılıkları yatıyor. Bu ise kendisini borçlanma ve para biriminde ortaya çıkan bir kriz olarak gösteriyor. 

Ancak gelinen noktada, 12 Avrupa ülkesinde kriz başladığından beri hükümet değişiklikleri yaşandığını dikkate alırsak, yaşanan krizin sadece ekonomi alanı içinden açıklanamayacağını görebiliriz. Zira dün Yunanistan'da Troyka ile yapılan görüşmeler sonrasında iki günlük genel grev ilan edilmesi, bunu açık bir şekilde gösteriyor. Krizin faturasını, bunun sorumlusu olmayan geniş toplum kesimlerine ödetmek, sermayenin temel stratejisi. Bu aşamada mesele şu: bunu ne kadar uygulayabilecekler ?

Toparlarsak, kapitalizmde krizin genel bir mekanizması olmasına rağmen, yine krizin, aynı zamanda sınıf mücadelesi tarafından belirlenen mekansallığını ya da mekkansal olarak açığa çıktığı özellikleri gözden kaçırmamak gerekiyor. Bu çerçeveden Türkiye'deki karmaşık gibi görünen gelişmelere bakmak, yaşanan süreci anlamlandırmamızda yardımcı olabilir.

16 Aralık 2011 Cuma

Avrupa Zirvesi ve Krizden Çıkış İçin Öneriler: Sosyal Devlet Hayaletinin Çöküşü

Yaz aylarında Amerika ile başlayan, sonbahar ve kışla birlikte Avrupa'yı etkisi altına alan ekonomik kriz, bir kışla bitmeyecek gibi görünüyor. Buna karşın krizden çıkış için geliştirilen stratejiler ve önerilere baktığımızda tutarlı bir çerçeve hala görünmüyor. Kriz, IMF tarafından bile 1930'lu yıllardaki krize benzetilse de, krizden çıkış için önerilen politikaların 1930'lardakilerle ilgisi yok.

Geçtiğimiz günlerde birbiriyle bağlantılı birkaç önemli gelişme yaşandı. Bunlardan ilki, İtalya'daki teknokrat hükümetin hazırladığı ekonomik önlemler paketi, sokaktaki grevlere rağmen, parlamentodan çok sorun çıkmadan geçti. Yunanistan'da ise, hala sürecin nasıl işleyeceği açık değil. Bir diğer önemli gelişme de, geçtiğimiz cuma günü (9 Aralık) yapılan Avrupa Birliği zirvesiydi. Zirvenin sonuçlarını detaylı olarak değerlendirmek başka bir yazının konusu olsun. Ancak burada söylenebilecek olan, zirveden çıkan en önemli karar olan bütçe kısıtlaması şartının kabul edilmiş olması. Bu aslında tam bir liberal ütopyaya dayanıyor. Yani, Avrupa'da, daha doğrusu Euro alanındaki para politikasının yürütülmesi, bu ülke vatandaşlarının herhangi bir şekilde etkileyemeyeceği ya da değiştiremeyeceği bir şekilde, Avrupa Merkez Bankası tarafından, neredeyse "otomatik pilotta" sürdürülüyordu. Şimdi bunun yanına, siyasi olarak denetlenebilen, gerektiğinde açık, gerektğinde de fazla vermesinin mümkün olduğu bir maliye politikasının, artık siyasetçilerin ve toplumun erişiminin dışında bir noktaya konumlandırılması ekleniyor. Maliye politikası alanında "otomatik pilot" olarak adlandırılabilecek olan bu uygulama, bütçe açıklarının daraltılması ve bir daha olmaması için karar altına alınmış durumda.

Aslında İngiltere dışında kalan Avrupa'nın ne üzerine anlaştığını daha iyi anlamak için Yunanistan ve İtalya'ya bakabiliriz. Her ikisinde de önerilen klasik harcama daraltıcı, gelir artırıcı önlemler. Yani, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi "harcama" alanlarının daraltılması ve KDV gibi adaletsiz vergilerin artırılmasına dayanıyor. Yani içeriğine bakıldığında, açıkça çalışanların uzun yıllardır verdikleri mücadeleler sonucunda edindikleri kazanımların geri alınması yönünde, Avrupa (Alman) sermayesinin yeniden karlılığının sağlanması ve rakipleri karşısındaki rekabet üstünlüğünü koruması yönelimli olduğu görülebilir.

Tüm bunlar yaşanırken, Avrupa Merkez Bankası'nın yeni başkanı Draghi, yaptığı ilk açılş konuşmasında, yukarıda kısaca özetlediğimiz noktalara vurgu yaptı ve krizden çıkış için mali disiplinin önemini vurguladı. Benzer bir şekilde IMF başkanı Lagarde da disipline edilmiş bir maliye politikasının altını çizdi.

Tüm bu gelişmelerin ışığında birkaç tespit yaparak tartışma sürdürülebilir:
İlki, kriz 1930'lardaki benzetilmesine rağmen, çözüm önerilerinde Keynesyen tedbirler yer almıyor. Yani öneriler hala daraltıcı önlemler paketinden ibaret. Tıpkı elinde çekiç olan birinin tüm sorunları çivi olarak görmesi gibi.
İkinci olarak, eğer mevcut öneriler, öngörüldüğü şekilde uygulanabilirse, bu Avrupa'daki "sosyal devlet" hayaletinin tamamen çökmesi anlamına gelecektir. Sosyal devletin ne kadar var olduğu, kime ne yararı olduğu ayrı bir tartışma konusu, ancak böyle bir gelişme, yine de dengenin çalışanlar aleyhine değiştiğinin bir işaret olarak görülebilir.
Son olarak, Keynesciliğin ve sosyal devlet uygulamalarının, gerçekten de 1945'ler ile 1980'ler arasını kapsayan bir "parantez" olarak kabul edilmesi gerektiğini ifade etmek gerekiyor.

13 Aralık 2011 Salı

teknokrasi her eve lazım

Finansal piyasalarla kurduğumuz ilişki gerçek yaşam koşullarıyla kurduğumuz ilişkinin hakim rengini vermeye başlıyorsa ya da belirleyeni konumundaysa bu durumda gündelik yaşamın finansallaşmasından bahsedilebilir. Hanehalkı borcunun artması ya da borç temelli finansal genişleme enstrümanlarına atıfta bulunarak yapılabilecek tanımlara bir ek yapmak gerekirse burada piyasayla girilen ilişkinin politik ve kurucu bir nitelik taşıdığını eklememiz gerekiyor; ayrıca bu ilişkilenme tarzına müdahale edemeyen eylemlilik sonuçsuz kalarak finansal piyasaların muktedir görünümüne destek olabiliyor. Bu kaydı düşmeksizin kriz sonrasında devrimci bir duruma en çok yaklaşılan örnek olarak Yunanistan’da yeniden yapılandırma programını uygulamak üzere teknokratik bir iktidarın iş başına geçirilmesi ve göreve başlamasını açıklamakta zorlanacağımız kesin.

Yunanistan’da kendi olanaklarının çok ötesinde yaşam sürdürdükleri iddia edilen kitlelerin kıskançlıkla korumaya çalıştıkları yaşam standartları krizin asıl nedeniymiş gibi gösteriliyor. Aslında devletin izlediği maliye politikalarının getirdiği çözümsüzlük ve Eurozone’a dahil olduktan sonra gerileyen rekabet gücünün emek gücünün piyasa fiyatı ve sosyal hakların yeterince bastırılamaması karşısında daha net bir şekilde açığa çıkması yaşanan. Yunanistan’da Yeni Demokrasi ve PASOK’un açık işbirliği üzerinden olmasa da Ficova siyasetinin bir benzerinin izleniyor olmasının ve göstere göstere uluslararası baskı ve aşağılamayla bir teknokrat hükümetinin kurulmasının iki nedeni var. Yunan halkının 2011 yazında gösterdiği eylemlilik ve siyasi mobilizasyon IMF yetkililerinin ya da Merkozy’nin istediklerinin gerçekleşmesi önünde güçlü bir engel teşkil ediyor. Bu birinci nedene zaman bağımlı siyasal ekonomik kararlar alma ve uygulama zorunluluğunu eklememiz gerek. Yunanistan’ın borcunu mümkün olduğunca eksiksiz ödemesi, eğer bir saç kesimi söz konusu olursa bunun Avrupa finans siteminde yaratacağı sarsıntıların bir zelzeleye dönüşmesinin engellenmesi gerekiyor. Dolayısıyla ikinci neden Yunanistan’da uygulanacak reform programı ve kesintilerin bir erken seçimi bekleyemeyecek olması. Ya da mobilize olmuş seçmenlere reformların bir referandum paketi içinde sunulmasının uluslararası finans çevrelerine ağır bir tokat atılmasıyla sonuçlanma ihtimalinin hiç de azımsanamayacak kadar güçlü olması.

Bu nedenle Papandreu’nun partisi ve kendisini siyasi olarak kurtarma hesapları içinde 31 Ekim’de bir referandumdan bahsetmesi çok ağır bir şekilde eleştirildi. Oysa plebisiter demokrasinin yönetenler için çok işlevsel bir mekanizma olduğunu biliyoruz. Ancak bir o kadar etkili bir tepki yıpranmış hükümetin yerine bir uzmanlar kurulunun ya da başında bir teknokrat bulunan geniş tabanlı bir hükümetin geçirilmesi olabilirdi. 11 Kasım’da bu göreve atanan eski Avrupa Merkez Bankası başkan yardımcısı Lucas Papademos başkanlığında kurulan, 16 Kasım’da güvenoyu alan ve ülkeyi muhtemelen Şubat 2012’de seçime götürecek hükümet mecliste üç partinin desteğiyle ayakta duruyor. Aralık ayında hükümetin yaptığı ilk iş ise harcamalarda büyük kesinti öngören bir disiplin bütçesini kabul etmek oldu. Eğitim bakanı Diamantopoulou’nun geçiş hükümeti sadece kredi dilimlerinin serbest kalması için kurulmadı açıklaması, ya bir borç takası ve uluslararası borç yapılandırması anlaşmasının bu üç ay içinde gündeme geleceği şeklinde ya da bir semptomatik ifade olarak “Yunan siyasetçileri bu kadar çaresiz durumda” biçiminde anlaşılabilir.

PASOK ve Yeni Demokrasinin desteklediği bu kırılgan yapının başaracakları elbette uluslararası çözüm arayışlarına da bağlı. EFSF’nin ya da Avrupa Birliği’nin yetkilendirdiği bir kuruluşun bir özel yatırım aracı kullanarak Eurobond ihracıyla toplanan fonları şişirmesi ve bu paranın da ülke kurtarma (muhtemelen Avrupa bankalarını da kurtarma) için kullanılması planının akıbeti şimdilik belirsiz. Avrupa İstikrar Mekanizması’nın (ESM) üye ülkelerin katkısıyla toplayacağı parayı bu amaçlar için kullanması olası. Görünürde tahvil ihracı ya da özel yatırımcıların getirilerinden bir miktar fedakarlıkta bulunması değil, Avrupa ölçeğinde yeni bir mali disiplin dalgasıyla bütçelerin tahkimi ve finansal piyasaların teskin edilmesi planı var. Ancak bu süre zarfında Papademos hükümetinin varlığı yine de büyük bir anlam ifade ediyor. Bir yandan kamu politikasının formülasyonunda finansal piyasaların dayattığı standartlara uyum sürecinin aksamasına izin verilmiyor, öte yandan teknokratik hale sayesinde ülke siyasetinin temel iki aktörünün sınırlandırılmış çekişmesi vesilesiyle kamusal tartışmanın sürdüğü kanısı destekleniyor.

“Bu kriz ne zaman bitecek” sorusunu dillendiren emekçiye verilebilecek devrimci bir cevap maddi yaşam koşullarıyla kurduğumuz ilişki ve dolayımları ele alınmadan bir anlam taşımıyor. Yunanistan’da ve Avrupa’nın birçok köşesinde finansal piyasaların dayattığı standartlara uyum sürecinde, bu kalıcı hale gelmekte olan ekonomik olağanüstü hal durumu kitle eylemliliklerini yerinde saymaya mahkum etmekte. Aynı zamanda, ortak iyinin ve müşterek çıkarın finansal piyasanın işler kılınmasında yattığı fikriyatı, eşit metaların değişimi görüntüsü sunan piyasadaki mübadele ve görünür olmayan üretim sürecine yıkıcı bir müdahale gerçekleşmediği ölçüde piyasayla kurduğumuz gündelik ilişkiden güç devşirmeye devam ediyor.

9 Aralık 2011 Cuma

Küresel Krizde Yeni Bir Aşama (mı?)


Ekonomik kriz ile siyasi krizin iç içe geçtiği ve giderek otoriter yönetimlerin iktidara geldiği bu süreçte, gidişatı krizin faturasını ödemek istemeyen emekçilerin mücadelesi belirleyecek[i].

Başta Yunanistan, İspanya, Portekiz, İrlanda olmak üzere Euro bölgesini gölgesi altına alan kriz iki temel noktaya dayanarak açıklanabilir: Kapitalist üretim tarzının ve üzerine inşa edilen toplumsal ilişki, yapı ve kurumların, çelişkili doğaları nedeniyle sürekli krizlerle birlikte var olduğu gerçeği ve uluslar arası para sisteminin istikrarsızlığı.

Kapitalizmin çelişkili doğası
Bireysel sermayedarlar, rekabet ortamında ayakta kalmak için, sürekli daha ucuza meta üretmek ve emek verimliliğini sürekli artırarak daha fazla sermaye yoğun üretim yapısına geçmek durumunda. Bu zorunluluğun sonuçları ise istihdam kapasitesinin daralması, üretim sürecinde giderek daha fazla emekten tasarruf etmeye dayanan tekniklerin kullanılması ve üretilen metaların değersizleşmesi. Bu durum üretim sürecinin içsel yapısı nedeniyle ortaya çıkan tıkanıklıkların, üretim ve tüketim alanında zamansal bir yolculuğa çıkılarak aşılması zorunluluğunu beraberinde getiriyor. Bu zamansal yolculuğu mümkün kılan ilişkiyi ise kredi oluşturuyor. 1970’lerdeki krizden itibaren kredi ilişkisi sistematik olarak yoğunlaştı ve gelecekteki üretimin metalaştırılması anlamında sürekli bir geleceğe kaçış imkânı yarattı. Ta ki 2008 krizine kadar!

Uluslar arası para sisteminin istikrarsızlığı
Küresel krizin ikinci boyutuna, uluslararası para sisteminin 1970’lerden itibaren yaşadığı istikrarsızlığa gelince… Bu noktada, ABD’nin, kendi hegemonyası ile sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan, doların rezerv para olarak kullanımına ve ulusal paraların dolar aracılığıyla altına bağlanmasına dayanan Bretton Woods sistemini, 1970’lerin başında, Almanya ve Japonya karşısındaki rekabet üstünlüğünü kaybetmeye başlaması nedeniyle terk etmesine dikkat çekmek gerekiyor. Bu durum, uluslararası para sistemini düzenleyen mekanizmaların ortadan kalktığı, paranın metalik özünü kaybettiği ve sadece devlet tarafından onaylanmasıyla ile tedavüle girdiği bir döneme girildiği anlamına gelirken bir başka önemli sonucu daha beraberinde getirdi:  Parasal krizlerin hızla bir devlet krizine, uluslararası para sistemindeki krizlerin ise, hegemonik devletin krizine dönüşme olasılığı.

Güncel krizin derinleşmesi
2011 yılının Ağustos ayından itibaren etkisini daha fazla hissettiren krizin, 2008 yılında yaşanan finansal krizle olan bağlantısı, 2008-9 döneminde finans piyasalarında yaşanan ve finansal kurumların batmasıyla ortaya çıkan özel zararların, merkez bankalarının devreye girerek toplumsallaştırılması ile kurulabilir. Bunun doğal sonucu ise, başta ABD olmak üzere, 2008 krizinin maliyetlerini üstlenen devletlerin mali kriz ile karşılaşmaları oldu.

Euro bölgesindeki eşitsiz gelişme
Merkezi bir devlet organizasyonundan yoksun bir parasal birlik olan Euro bölgesi, birliğin içersindeki eşitsiz devlet ve sermaye yapılarından dolayı çelişkiler taşıyor. Euro alanı içersinde iflas tehlikesiyle karşı karşıya olan ülkeler (Yunanistan, İspanya, Portekiz, İrlanda), kullandıkları para biriminin devalüasyona imkân vermemesi nedeniyle kaybettikleri rekabet güçleri sonucunda sürekli dış açık verirken, dış açıklarını giderek artan bir borçlanma ile karşılamak durumunda kaldılar[ii]. Almanya’nın egemenliğinde işleyen sistem, bu ülkelerin borçlarını ödeyememeleri ile birlikte büyük bir kriz ile karşılaştı. Ancak Avrupa’da krizin aldığı özgün biçim, üretim alanında yaşanan tıkanıklıkların kredi ilişkisi yoluyla ötelenme girişimleri ve bunun da özellikle 2008 krizinden sonra mümkün olmaktan çıkması şeklinde tanımlanabilir.

Krizden çıkış önlemleri krizi derinleştirecek
AB Komisyonu ve IMF tarafından önerilen krizden çıkış programları,
·        Bütçe açığının kapatılması,
·        Kamu harcamalarının daraltılması,
·     Başta ücretlerin düşürülmesi olmak üzere, toplu işten çıkarmalar ve sosyal haklarda kısıtlamalar gibi daraltıcı önlemlere dayanıyor.
Ancak bu öneri paketinin kendisi çelişkilerle dolu. Her şeyden önce, bir ülkenin borçlarını ödeyebilir hale gelmesi yeniden büyüme periyoduna girmesine bağlı. Zaten daralan ekonomilerin uygulayacağı daraltıcı politikalar ise borçların ödenmesi için gerekli kaynağın yaratılmasını imkânsız hale getiriyor. Dolayısıyla krizden çıkış için ileri sürülen ana akım öneriler, krizi derinleştirmekten başka bir işe yaramayacak.  

Kriz nitelik değiştiriyor
2011 Ağustosunda belirgin hale gelen; ancak finansal alanda olduğu düşünülen kriz, Kasım ayına gelindiğinde hızla nitelik değiştirerek, siyasi krizlere dönüştü. Bunun nedenlerinden biri, parasal krizlerin aynı zamanda devlet krizi olmasıdır. Bir diğeri ise, önerilen krizden çıkış programlarının emekçilerin gündelik hayatlarını olumsuz etkileyen, yıllardır süren mücadelelerle kazanılmış olan hakların bir günde geri alınmasını öngören, kısaca, krizin faturasını çalışanlara yükleyen bir yapıda olmasıdır. Özellikle Yunanistan’da bu pakete yönelik başlayan büyük çaplı grev ve direnişler, sürecin siyasi olarak sürdürülemez noktaya gelmesini sağlayarak hükümetin istifasına yol açtı. Benzer bir süreç İtalya’da da yaşandı ve daraltıcı önlemleri içeren bütçe meclisten çıkarken hükümet düştü.

Teknokrat hükümetler dönemi
Bu noktada dikkat çekici olan, düşen hükümetlerin yerlerine, siyasi alandan uzakta konumlandırılan teknokrat hükümetlerin iktidara getirilmeleridir. Bu durum, en azından teorik olarak, farklı toplum kesimlerinin siyaset kanalıyla iktidara nüfuz etmesini mümkün kılan liberal demokrasinin iddialarından uzaklaştığı ve fiilen askıya alındığı anlamına gelmektedir. Öte yandan, ekonomik kriz ile siyasi krizin iç içe geçtiği ve giderek otoriter yönetimlerin iktidara geldiği bu süreçte, sürecin gidişatını, krizin faturasını ödemek istemeyen geniş toplum kesimlerinin mücadelesi belirleyecek.


[i] Bu yazı Ekmek ve Özgürlük'ün 18. sayısında yayınlanacaktır.