Alman Modeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alman Modeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2016 Pazar

#G20 Shanghai Zirvesi: IMF Planının Reddi ve Tükenen Seçenekler

Üye ülkelerin maliye bakanları ve merkez bankası başkanlarının katıldığı ve geçtiğimiz hafta Shanghai'da gerçekleştirilen G20 zirvesine, IMF'nin önerdiği mali genişleme planı damgasını vurdu. Plan reddedildi. Ancak bu tartışma, 2008'den itibaren süren krizde, politika yapıcıların alet çantasındaki araçların birer birer tükendiğini göstermesi açısından önemli idi.

IMF'nin Planı: Yeni Keynesçilik İşbaşında
IMF'nin G20 toplantısında tartışılmak üzere hazırladığı plan, 2008 krizinden itibaren uluslararası kurumlardan gelen raporlar arasında en karamsarlardan biri. İki temel tespitten hareket ediyor: (i) finansal dalgalanma ve varlık fiyatlarında yaşanan düşüş atmosferinde ekonomik toparlanma zayıflamıştır, (ii) küresel ekonomi şoklara karşı çok daha kırılgandır. Bu iki tespitten hareketle küresel ekonomik krizden çıkış için önerisi geniş tabanlı bir politika tepkisi.

IMF'ye göre geniş tabanlı bu politika tepkisi ilk olarak ekonomik büyümeyi güçlendirecek unsurlardan oluşmalı. Bunlardan ilki para politikası. Ancak bilindiği gibi para politikası ile yapılabileceklerin sonuna gelinmiş durumda. Merkez bankalarının barutu giderek tükeniyorsa, alet kutusunda geriye maliye politikası kalıyor. IMF'ye göre maliye politikası, para politikasının istenen sonuçları verebilmesi için destekleyici olmalı. Özellikle bütçesi çok kötü durumda olmayan (mali alanı bulunan) ülkeler kamu harcamalarını artırmakta tereddüt etmemeli.




Tek Ülkede Kapitalizm Zor!
Küresel bir sistem olan kapitalizmin karşısında tek ülkede sosyalizm kurmanın zorlukları gibi, küresel ekonomik kriz ortamında tek ülkede krizden çıkış da mümkün değil. Bu durumun farkında olan IMF, potansiyel riskleri sınırlamak ve ekonomik toplarlanmanın gerçekleşmesi için G20 bileşenlerine farklı ülkelerde uygulanacak ekonomi politikasında bir koordinasyonun olması gerektiğini hatırlatıyor. Yani tek bir ülkede değil, eşgüdümlü olarak kamu harcamalarının ve yatırımlarının artırılması öneriliyor.

IMF Keynesciliği vs. Neoliberal Alman Modeli
IMF'nin bu önerisi karşısına en sert itiraz Alman Maliye Bakanı'ndan geldi. Schäuble, borçla finanse edilen bir büyüme modelinin sınırlarına ulaşıldığa işaret ederek, herhangi bir şekilde bir mali genişleme programının üzerinde uzmaşmanın mümkün olmadığını belirtti. Bakan'ın aklında olan çözüm ise, Troyka aracılığıyla yıllardır krize giren Güney Avrupa ülkelerine dayatılan kemer sıkma tedbirleri. Alman Bakan bunu "yapısal reformlar" olarak kodluyor. Krizdeki Avrupa ülkelerine dayatılan kemer sıkma programının bir bileşeni olan Fransa Maliye Bakanı Sapin de, Alman meslektaşı gibi bir küresel mali genişleme programının söz konusu olmadığının altını çizdi.



Ara Sonuç: Kriz Derinleşiyor
Son G20 zirvesi iki gelişmeyi daha görünür kıldı: (i) küresel krizin geride bırakması söz konusu bile değil, (ii) küresel krize karşı uygulanan tedbirler istenen sonuçları vermiyor. Bu iki gelişme, aynı zamanda küresel krize karşı geliştirilen "daha fazla neoliberalizm" reçetesinin de işlemediğini ilan ediyor. Önümüzdeki ay ikinci baskısı çıkacak olan Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş kitabımızda, zaten krizle iflas eden ekonomi politikalarının neden krizden sonra dahi değiştirilmeden uygulandığı konusunu etraflıca tartışmıştık. Özetle söylediğimiz sorunun teknik olmaktan çok siyasi olduğu idi. Son G20 toplantısı, bu tespitimizi teyit ediyor. Ekonomi ile siyasetin "görünüşteki" ayrımı üzerine kurulan kapitalist sistemin işleyişi ve bu işleyişten kaynaklanan ekonomik krizlerden çıkış hiç bir zaman pür teknik düzeydeki çözümlerle olmadı. IMF'nin önerisi teknik olarak ne kadar "doğru" olursa olsun, buna uygun siyasal ve sınıfsal ittifaklar gelişmedikçe bunun uygulanması mümkün değil.

13 Ekim 2014 Pazartesi

Lütfen Kemerlerinizi Bağlayınız: Küresel Krizin Yeni Aşamasına Geçiyoruz!

2008 küresel ekonomik krizi hala sürüyor. Geçtiğimiz hafta uluslararası kurumlar tarafından üst üste açıklanan raporlar, önümüzdeki dönemde krizin yeni bir aşamasına geçiyor olduğumuza işaret ediyor. Yeni aşamanın ayırt edici özelliği, krizin yayılması değil derinleşmesi. Bu yeni aşamada dünya ekonomisi açısından kilit öneme sahip üretim üslerinin yavaşlamaya başlaması en önemli gelişme. Derinleşen dünya krizinin siyasi ve sosyal etkilerinin ağırlaşması ise kaçınılmaz. Doğrudan bir nedensellik kurma konusunda aceleci davramamalı ancak başta Orta Doğu olmak üzere, farklı bölgelerdeki gelişmeleri izlerken arka fonda dünya ekonomisinin temel eğilimlerini göz önünde tutmak gerek.


A. KrizinYayılması
Krizin ilk dönemi ABD'de yaşanan şok ile başladı. Küresel ekonomik kriz 2008'de ABD'de ortaya çıktığında, 2000'lerin başından itibaren büyüme trendine giren dünya ekonomisi sert bir şekilde daraldı. Krizin kurumsal arka planı 1990'ların sonlarından itibaren özellikle ABD'de kurulan yeni finansal mimari ve finansın yoksulları da içerecek şekilde derinleşmesiyle oluşmuştu. Konut piyasasında ortaya çıkan geri ödeme sorunlarının bankacılık, sigorta ve finans sektörlerine sıçraması çok kısa sürdü. Finansal piyasalardaki tıkanıklıklar ise üretimin sert bir şekilde daralmasını beraberinde getirdi. Devletin krize tepkisi hızlı ve büyük hacimli oldu. İlk aylarda yaşanan firma kurtarmaları yerini, önümüzdeki aylarda sonlanacak olan miktarsal genişleme programına bıraktı.

2011'de Avrupa genelinde yaşanan ikinci ekonomik daralma, krizin ikinci dönemine girildiğini ifade ediyordu. Bu aşamada firma iflaslarından devlet iflaslarına geçilmişti. Başta Yunanistan olmak üzere Güney Avrupa ülkelerindeki kamu borcunun çevrilemeyeceği tehlikesi, krizi bir borç krizi haline getirdi. Borç krizindeki ülkeler, 1980'li ve 1990'lı yıllarda Türkiye ve Latin Amerika'da aşina olduğumuz tipik neoliberal kemer sıkma paketlerini uygulamak durumunda kaldılar. Krizin ikinci aşaması, sermayenin krizi nasıl fırsata çevirdiğini anlamak için "örnek olay" niteliğindeydi. Avrupa (özellikle Alman) sermayesi işçi sınıfnın kazanımlarını hedefleyerek, borç kamçısı ile tek tek bu kazanımları geri almaya başladı.


2014'ün ilk aylarında, bitti denilen küresel krizin, bu sefer "yükselen piyasalar" tarafında yeniden alevlendiğine tanık olduk. Bu seferki sorun FED'in  miktarsal genişleme politikasına son vereceği ve kısa süre sonra yeniden faizleri yükseltebileceği beklentisinin ortaya çıkmış olmasıydı. Bu aşama henüz sonlanmadı. Önümüzdeki dönemde bu üçüncü dönenim ikinci yarısının gelişimine şahit olacağız.

B. Krizin Derinleşmesi
Dünya ekonomisinin geleceği ile ilgili geçtiğimiz günlerde üst üste yayınlanan raporlar, yukarıda kısaca özetlediğim 6 yıllık seyrin 2014 ile birlikte ancak özellikle 2015'te yeni bir aşamaya geçebileceğinin işaretlerini veriyor. Bu yeni aşamanın temel özelliği, dünya ekonomisinin üretim üslerinde görülen sıkıntılar. Krizin derinleşmesi olarak adlandırabileceğimiz bu yeni aşamayı tespit ederken dört temel gelişmeden hareket ediyorum.

1. "Alman Modeli" tıkanıyor mu?
Bu gelişmelerden ilki, Almanya'nın resesyona girme riskinin artması. 2014'ün ikinci çeyreğinde Alman ekonomisi yüzde 0.2 daraldı. Ancak önemli olan bu daralmanın uzun sürebileceğine dair belirtilerin olması. Örneğin geçtiğimiz Ağustos'ta ihracat yüzde 5.8 daraldı. Bu 2009'dan beri en yüksek daralma oranı idi. İkinci önemli veri, yine Ağustos ayında sanayi üretiminin yüzde 4 azalmasıydı. Daha da önemlisi, OECD tarafından analiz edilen öncü göstergeler sonucunda, Almaya'daki ekonomik büyüme trendinin küçülmeye doğru yöneldiğinin tespit edilmesi.

Kaynak: OECD, 2014: http://t.co/Qy8pYFizLt

Almanya'daki bu gelişmeler krizin Avrupa'daki gidişatını etkileyecek düzeyde. Bunun nedeni Almanya'nın dünyanın en önde gelen ihracat ekonomilerinden biri olmasının yanında, kriz sırasında Avrupa'nın temel dinamosu olmasıydı. Almanya'nın gerilemesi ihtimalinin sadece ekonomik değil siyasi sonuçları da olacaktır. Bunlar arasında en önemli olanı, krizin başından itibaren Alman sermayesi tarafından yürütülen Avrupa'nın "Alman modeli" çerçevesinde yeniden biçimlendirilmesi projesinin gölgelenmesidir.

Almanya'daki daralma riski, Avro Bölgesi'nde 2008'den beri üçüncü dip durumunun yaşanmasını, yani üçüncü kez resesyona girme ihtimalini kuvvetlendirdi. Resesyon riskinin arttığı bir ortamda Avrupa genelinde deflasyon riskinin de artması, (i) ekonomik daralmanın etkilerinin daha da büyük olmasına, (ii) yeniden toparlanmanın gecikmesine, (iii) toparlanma için geleneksel olarak neoliberal müdahale alet çantasında olmayan araçların geliştirilmesine neden olabilir.

Kaynak: OECD, 2014: http://t.co/Qy8pYFizLt

Kısacası, krizin yeni aşamasıyla beraber derinleşmenin yaşandığının göstergelerinden ilki, Almanya'nın ekonomik büyüme temposunun azalması sonrasında "Alman modelinde" ilk tıkanıklıkların ortaya çıkması ve Avrupa genelinde resesyon ve deflasyonun bir arada yaşanma olasılığının artmasıdır.


2. "Abeconomics" Japonya'yı kurtaramadı!
İkinci gelişme, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olan Japonya'da da resesyon ihtimalinin artıyor olmasıdır. Başbakan Abe'nin uyguladığı, güçlü parasal genişleme ve yatırım teşviklerine dayanan Abeconomics sayesinde Japon ekonomisinde uzun yıllardır süren durgunluğun aşılacağı beklentisi, geçtiğimiz yıl bir miktar canlanan ekonomik büyüme ile özellikle Keynesyen çevrelerde heyecan yaratmıştı. Ancak 2014'ün ilk yarısında gelen veriler, Abeconomics'in Japonya'yı kurtaramayacağını gösteriyor.


Kaynak: OECD, 2014: http://t.co/Qy8pYFizLt

Dolayısıyla Almanya ve Avro Bölgesi'ndeki daralma ve deflasyon riskine, Japonya'daki daralma riski eklendiğinde, dünya ekonomisinin iki önemli üretim üssünde ciddi bir tıkanıklık yaşandığını söyleyebiliriz.


3. "Yükselen Piyasalar" yavaşlıyor!
2008 krizinin yayılması sürecinin ilk iki aşaması sırasında, dünya ekonomisindeki büyümeyi pozitif tutan en önemli etken, "gelişmekte olan piyasaların" yüksek oranlı büyümeye devam etmeleriydi. Krizin derinleşmesi aşamasının en önemli özelliklerinden biri, önceki dönemde görülen bu trendin aşağıya doğru kırılması, yani "yükselen piyasaların" büyüme hızlarının yavaşlamaya başlamasıdır.

Kaynak: http://goo.gl/8SD7o3

Yükselen piyasalar kategorisindeki 19 büyük ülkeye ait 2014'ün ilk yarısına ait verilere bakıldığında sanayi üretimi, tüketici harcamaları ve ihracatın keskin bir şekilde daraldığı görülebilir. Bu öncü göstergeler, 2014 ve 2015 için ekonomik büyümenin yavaşlayacağını gösteriyor. Bu trende bir de FED'in faiz artırımı eklendiğinde, daralmanın daha da büyük olacağını öngörmek zor değil. Ancak Brezilya ve Rusya gibi ülkelerdeki yavaşlamanın yanında, Çin'in yavaşlamasının etkisi, dünya ekonomisi üzerinde daha hissedilir düzeyde olacaktır.


Kaynak: OECD, 2014: http://t.co/Qy8pYFizLt

Almanya ve Japonya'dan sonra, dünyanın fabrikası konumunda olan Çin'deki ekonomik büyümenin de tempo kaybetmeye başlaması, krizin derinleşmesi sürecinin en önemli bileşenlerinden biridir.

4. ABD'deki toparlanma kalıcı mı: Gölge Bankacılığın Yeniden Yükselişi
ABD'nin 6 yıldır sürdürdüğü kriz karşıtı politika, faizlerin sıfırlanmasına ve miktarsal genişlemeye dayanıyordu. Yukarıda ele aldığımız diğer bölgelerin yayında ABD ekonomik toparlanma konusunda bir istisna gibi görünüyor. Ancak dünyanın geri kalanında ekonomik kriz derinleşirken ABD'nin kendi başına ekonomik toparlanmasını sürdürmesi mümkün değil. Bu genel değerlendirmenin yanında ABD'ye özgü bir gelişmenin altını çizmeliyiz: gölge bankacılık sisteminin yeniden ve hızla genişlemeye başlaması.

Gerçekten de ABD'de krizden çıkış için uygulanan politikalar sonrasında iki gelişme ortaya çıktı: (i) faizlerin sıfırlanmasının alternatif gelir kaynaklarına yönelmeyi teşvik etti, (ii) miktarsal genişlemenin muhatabı olan bankacılık sisteminin elinde kullanıma hazır muazzam miktarda likiditenin birikti. Beklenen bankacılık sistemine pompalanan bu paranın yatırımlara yönlendirilmesiydi. Bunu mümkün kılacak ise, bu fonların normal bankacılık sisteminin tabi olduğu denetimin dışında yer alan gölge bankacılık sistemine kaymasını engellemek idi. Ancak 2014 itibariyle geldiğimiz nokta, gölge bankacılık sisteminin yeniden yükselişi ve yeni dalga finansal araçların devreye sokulmasıdır. Kısacası, 2008 krizinin patlak vermesinde etkin olarak rol oynayan mekanizma, ciddi herhangi bir değişikliğe uğramadan işlemeye devam etmektedir.




Kısmi Sonuç: Politika Tepkisi Değişiyor Mu?
Küresel krizin derinleşmeye başlaması, krizin yakıcı etkilerinin daha da artmasına ve tüm dünyada çalışanların yaşam koşullarının daha da kötüleşmesine neden olacaktır. Krizin bu yeni aşamasını, önümüzdeki dönemde farklı yönleriyle ele alacağız. Bu değerlendirmeyi tamamlamadan önce, son olarak, kriz derinleşmesi aşamasına girilirken devletlerin krizden çıkış için uyguladıkları ve işlemediği artık daha açık olarak görünen politika tepkisinde bir değişim olup olmadığına bakalım.

Gerçekten de küresel krizin yayılmasından sonra derinleşmesi sürecinin de başlaması ve bunun bir türlü tersine çevrilememesi, krize neden olan ve bu zamana kadar uygulanan ekonomi politikalarının eleştirilmesini, hatta bunların değiştirilmesini gündeme getirmeli diye düşünebiliriz. Ancak dünya ekonomisinde yukarıda özetlediğim krizin derinleşmesi ihtimaline yer verdiği raporunda IMF'nin krizden çıkış için önerdiği yol "yapısal reformlara" öncelik verilmesi. Yani kriz öncesinde uygulanan ve krizin patlak vermesinde büyük payı olan politika setinin tek bir aracına dahi dokunmadan aynen uygulanması. Kısacası, dünya ekonomisindeki kriz eğilimleri derinleşirken egemen gidişat neoliberalizmin daha da tahkim edilmesi yönünde. Dolayısıyla kısa ve orta vadede sürecin tersine dönmesi için görünen herhangi bir neden yok.

25 Mayıs 2014 Pazar

Ekonomik Kriz ve Yükselen Aşırı Sağ: Avrupa Seçimlerini Nasıl Okumalı?

Dün (25 Mayıs) sonlanan Avrupa Parlamentosu seçimlerinin en önemli sonucu aşırı sağın yükselişi oldu. İlk gelen sonuçlara Aşırı sağcı Ulusal Cephe Fransa'da yüzde 25 oy aldı. Danimarka, Avusturya, Macaristan, Finlandiya ve Yunanistan aşırı sağcı partilerin oy artırdığı ülkeler arasında yer aldı. Birleşik Krallık'ta ise göçmen karşıtı parti (UKIP) oylarını yüzde 11 artırarak birinci oldu. Buna karşılık Avrupa'da sola ait en iyi haber, krizle cebelleşen Yunanistan'dan ve İspanya'dan geldi. Yunanistan'da Syriza oyunu artırarak birinci parti olmayı başardı, İspanya'da Podemos hareketi ise büyük bir başarı göstererek ilk kez katıldığı seçimde yüzde 8 oy almayı başardı ve ekonomik krize ve kemer sıkma politikalarına karşı geniş kitlelerin sesi oldu.  Seçim sonuçlarının her bir ülke için değerlendirilmesi önemli. Ancak burada iki noktaya değineceğim: İlki, seçim sonuçları ekonomik kriz bağlamında değerlendirilmesi gerekliliği. İkinci de, sosyal demokratların neoliberal kemer sıkma tedbirlerini uygulamalarının sağın yükselişindeki önemli etkenlerden biri olduğu.

Avrupa'nın Derinleşen Krizi
Avrupa Parlamentosu seçim sonuçlarının gerisinde yatan dinamikleri daha iyi anlayabilmek için içinden geçmekte olduğumuz küresel ekonomik krizi göz önüne almalıyız. Aksi takdirde, krizi göz ardı eden analizler Avrupa'da aşırı sağın yükselişini sürpriz olarak değerlendirecektir. Buna göre, 21. yüzyılın ilk büyük krizi, 2008'de ABD'de patlak vermiş, ardından hızla Avrupa'ya ulaşmış ve derinleşerek günümüze kadar sürmüştür. Yakın zamanda yayınlanan kitabımızda, Avrupa krizinin ABD krizinden farkları üzerinde durmuştuk. Bu farklar gerek AB'nin kurumsal yapısından gerekse parasal birlik uygulamasından kaynaklanmaydı. 



Kısaca belirtmek gerekirse, Avrupa'da yaşanan süreç Alman sermayesinin, krizi fırsat bilip, tüm Avrupa işçi sınıfını disipline etme çabası çerçevesinde devam ediyor. Dolayısıyla yeni Avrupa'nın yükselen "Alman modelinin" gerisinde çalışanların üzerindeki kontrol mekanizmalarını daha güçlendirmiş olan Alman sermayesinin artan rekabet gücü yatmakta. Almanya önceki dönemde sosyal demokrasinin ve "Sosyal Avrupa'nın" modeli iken şimdi, "Neoliberal Avrupa'nın" simgesi durumunda.

Başını Alman sermayesinin çektiği istikrar paktı, paranın değersizleşmesinden çok doğrudan emek gücünün değersizleşmesini hedefleyen bir yol izliyor. Yaklaşık 5 yıldır uygulanmaya çalışılan politikanın temeli bu. Bu istikrar politikalarının içeriğine baktığımızda ise, kamu harcamalarının azaltılması, ücretlerin düşürülmesi, özelleştirmeler, emek piyasalarının esnekleştirilmesi ve sosyal hakların azaltılması gibi önlemlerin uygulandığını görüyoruz. Bunun karşılığında ise büyüme oranının bir türlü toparlanamaması, yüksek oranlı işsizlik özellikle Güney Avrupa'da hala en büyük problem. Son olarak gündeme gelen deflasyon riski ise, 2008 krizinin hala aşılamadığının en net göstergesi.


Yükselen Sağ ve Fransa
Bu bağlamda gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağın en önemli başarısı Fransa'da gerçekleşti. Yabancı düşmanı partinin bu derece yüksek oy alması pek çok açılardan değerlendirilecektir. Ancak burada özellikle 2012'deki seçimlerden bu yana uygulanan kriz karşıtı politikalara değineceğim. 

Fransa'da 2012'de iktidara gelen sosyal demokratlar ve Hollande, seçim kampanyalarında krizden çıkış için neoliberal kemer sıkma tedbirleri yerine, bir "büyüme ve istihdam programı" önermişti. Gerçekten de Hollande, 2012'deki seçim sürecinde neoliberal politikaları eleştirmiş ve bunun yerine alternatif olarak büyüme ve istihdam yaratacak bir programı uygulamaya koyacağını vaat etmişti. Zira seçim döneminde The Economist dergisinin kendisini bir "tehlike" olarak tanımlaması ve Almaya'nın başını çektiği "istirar" paktının değişeceği beklentisi, seçim sürecinde bir "heyecan" yaşanmasına neden olmuştu. Holande'ın başkanlık seçimlerini kazanması, Fransa için uzun yıllar sonra solcuların yeniden başkanlık kazanmaları açısından bir başarı olarak değerlendirildi. 

Ancak 2012'de Hollande'ın seçilmesinin temel bir politika değişimine neden olmayacağını ve bunun seçmenin sağa kaymasına neden olabileceğine işaret etmiştik. Kriz Notları'ndaki yazıda, "Avrupa para birliği sürdükçe, bu politikanın uygulanma şansı olmadığını" yazmıştık. Bunun sonucunun ise aşırı sağın yükselişi olabileceğini öngörmüştük: "Bu durumda geniş kitlelerde heyecan yaratan sol iktidarların başarısızlığı, zaten kriz sürecinde bir düzeyde yükselen aşırı sağcı, neo-nazi hareketlerin güçlenmesine ve hatta bir felaketle sonuçlanacak yeni bir faşizm dalgasının oluşmasına neden olabilir".



Ancak Fransa'da yaşanan sadece oraya özgü bir durum değil. Dolayısıyla Avrupa'da sağın yükselmesinin nedenlerinden biri de sosyal demokratların neoliberal programı uyguluyor olmasıdır diyebiliriz. 2012'de sosyal demokratlara yönelen büyük yığınlar şimdi çareyi sağda arıyor. Özellikle Fransa'da (sözde) sosyalist Hollande kemer sıkma politikalarını uygulamaya şaşmadan devam etti.

Bu noktada altını çizmemiz gereken husus, Avrupa’nın krizini derinleştirenin sadece Alman sermayesinin istikrar ısrarıyla sınırlı olmadığıdır. Bunun da ötesindeki ortak para birimi var olduğu ölçüde, tek tek ülkelerin yapısal olarak parasal genişleme yoluyla krizden çıkış yolunun tamamen kapalı olduğu görülüyor. Dolayısıyla özellikle Syriza açısından önümüzdeki dönemde en önemli sorun, nasıl bir alternatif programın uygulanacağı olacak.

Sol Alternatif
Bu nedenle solun bir kez daha önemli bir tarihsel karar anında olduğunu belirtmek gerekiyor. Ekonomik krizin tahrip edici etkilerine karşı insanların gündelik sorunlarına gerçekçi çözümler üreten bir ekonomik programla mevcut neoliberal çemberin kırılması solun öncelikli görevi. Aksi takdirde Fransa'da yaşanan aşırı sağ yükselişinin, tüm Avrupa'ya yayılmaması için bir neden yok. Çünkü insanlar artık kemer sıkma tedbirlerini daha fazla çekmek istemiyor. 

Sonuç Niyetine Hatırlatmalar
Toparlarsak Mayıs 2014 seçimleri iki tespiti bir kere daha doğrulamış oldu:
1. "Ekonomik kriz = Solun yükselmesi" gibi bir formülün geçerliliği yok.
2. Tarihin sarkacı sola salındığında onu tutacak bir alternatif yoksa, gideceği yer sağdır.
Dolayısıyla Avrupa'daki toplumsal muhalefet, neoliberal programı geri çevirecek bir alternatif yaratamazsa, önümüzdeki dönemde neoliberalizmin derinleşmese ve sağın yükselişe tanık olmamız kuvvetle muhtemel.

23 Şubat 2013 Cumartesi

Avrupa Krizinde Gidiş: Kötüden Daha Kötüye

Ocak ayı içinde yapılan Davos toplantılarında, pek çok akademisyen, sermaye ve hükümet temsilcisi, 2013 yılında dünya genelinde krizden çıkış için önemli gelişmelere tanık olunabileceğini savundular. 

Avrupa Birliği (AB) sınırlarında yoğunlaşan krizle ilgili iki temel gelişme, krizin aşılabileceği görüşünü desteklemek için öne sürüldü. Bunlardan ilki AB Mali Birlik çabalarının sonuçlanacağı, ikincisi de AB Merkez Bankası’nın sıkıntıya düşecek bankalar ve devletler için parasal genişlemede bulunabileceği vaadi idi. Ancak önümüzdeki dönemdeki temel eğilimlere bakıldığında, bu beklentilerin iyimser olmanın önesine geçerek “umut tacirliği” noktasına geldiği söylenebilir.

Nasıl Bakmalı?
Yapılacak analizi “iyimser-kötümser” gibi naif saflaşmalardan çıkarıp toplumsal gerçekliğe baktığımızda iki düzeyli bir değerlendirmeyi eşanlı olarak yapmamız gerekiyor. Bunlardan ilki olan yapısal sürece baktığımızda, liberal argümanların aksine, kapitalist üretim tarzının içsel olarak krizi dışlamadığı, krizle birlikte var olduğu ve hatta krizler sayesinde geliştiğine işaret edebiliriz. Kapitalist üretim tarzının içsel olarak taşıdığı kriz eğilimleri, uzunca bir süredir zaten Marksist gelenek tarafından ortaya konuluyor. O nedenle bu noktayı daha fazla açmadan ikinci düzeye yani krizin açığa çıkış biçimlerine bakacağız.

Avrupa Krizinin Temelleri
1970’li yıllardaki krizden sonra uluslararası para ve finans piyasalarının entegrasyonunun derinleşmesi nedeniyle Avrupa krizinin 2008’de ABD’de yaşanan finansal çöküntü ile doğrudan bağlantılı olduğuna işaret ederek, krizin Avrupa’ya özgü yanlarını açabiliriz. Avrupa’da krizin açığa çıkış biçimi, “güney ülkeleri” olarak ifade edilen Yunanistan, İspanya, Portekiz, İzlanda ve İtalya’nın kamu borcunun çevrilemeyecek bir noktaya gelmesi şeklinde gerçekleşti. Bir diğer gelişme, özellikle ABD kaynaklı krizin Avrupa’ya yansıması olarak büyük bankaların iflasın eşiğine gelmesiydi. Bu iki gelişmeyi birarada değerlendirdiğimizde, bankacılık sisteminin toptan çökmesinin önüne geçilmesi amacıyla yapılan, zararların kamulaştırılması operasyonundan sonra kamu borcu daha da artmış oldu.

“Alman Modeli”’nin Yükselişi
Ancak krizin Avrupa’daki serüveni, kapitalizmin Avrupa içindeki eşitsiz gelişimi ile yakından bağlantılı olarak ilerliyor. Buna göre 2000’li yıllarla beraber daha da belirginleşen ve sürecin genelini tayin edici nitelikte olan gelişme, Alman sermayesinin, çalışanlar üzerinde kurduğu yeni tahakküm stratejisinin sonuçlarını almaya başlamasıydı. Bu yeni strateji, 1990’lı yıllardaki sosyal demokrat hükümetlerin de katkısıyla geliştirilen esnek çalışma formlarının hayata geçirilmesiydi. Bu çerçevede 1990 ile 2010 arasındaki yirmi yıllık dönemde Almanya’daki part-time istihdamın iki katına çıkarak toplam istihdamın yüzde 21’ine ulaştığını görmekteyiz. 

http://www.google.com/imgres?hl=en&safe=off&client=firefox-a&rls=org.mozilla:tr:official&biw=1252&bih=609&tbm=isch&tbnid=MQKl5Oeq56yV4M:&imgrefurl=http://bbfinance.blogspot.com/2011_09_01_archive.html&docid=RhkAvIEraf2vcM&imgurl=https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEj3lDOANwLGxBsK4f0IvAyr4wZBwNSfQoK33a_3d4PrXyBvOVeV9ez0QMtdCxHibNDuNlxJ53NKMrtSFE4HTl_J7eyDus8k8WOIxE4WCf5DBZGirQRqtfcvQ84PgvpmLgW3ckA8xAD6Zbg/s1600/European%252BCrisis%252Bcartoon.png&w=398&h=273&ei=BtQnUY6lLOKV0QH434BI&zoom=1&ved=1t:3588,i:100&iact=rc&dur=406&sig=108832044113737052518&page=1&tbnh=167&tbnw=216&start=0&ndsp=15&tx=187&ty=77Doğrudan emek süreçlerinde yaşanan bu dönüşümle beraber, uygulanan enflasyon karşıtı politika, ücretlerin son on yılda reel olarak dondurulmasıyla sonuçlandı. Yani, Alman sermayesi, son dönemde, emek sürecindeki yeni baskı ve sömürü biçimlerinin derinleştirerek uygulaması sonucunda büyük bir rekabetçi güç kazanmış durumda. Bu gelişmenin doğrudan sonucu ise, Almanya’nın ihracatının artması ve dış ticaret fazlası vermesinin karşısında “güney ülkelerinin” verdikleri dış ticaret açıkları ve bu açıkları kapamak için borçlanan devletlerin borçlarının geri ödenemeyecek bir noktaya varması oldu. Dolayısıyla Davos’ta ortaya konulan iki beklentinin hayata geçmesi halinde bile yaşanacak olanın krizin aşılması değil, sadece zamana yayılması ve derinleşerek sürmesi olduğunu belirtmek gerekiyor.

Neoliberal Avrupa Birliği’ne Doğru
Son birkaç yıldır şahit olduğumuz sürecin adını koymak gerekirse, neoliberal bir AB’nin doğuşuna tanıklık ettiğimizi söyleyebiliriz. Bir başka ifadeyle, yaşanan süreç, “güney ülkelerinin”, “Alman modeli” çerçevesinde dönüştürülmesi mücadelesi olarak okunabilir. Ancak bu yeni model geniş toplum kesimlerinin yaşam koşullarında herhangi bir iyileştirmeyi vaad etmiyor. Önerilen, ifasın eşiğinde olan ülkelerin bir an önce dış ticaret açıklarını kapatmaları, bunun için emek verimliliğini artırmaları ve ülkelerindeki “yatırım iklimini” yeniden tesis etmeleri ve bunları gerçekleştirebilmek için her bir devletin giderek “rekabetçi devlet” olarak yeniden yapılandırılması gereği. Bune göre “rekabetçi devlet” ile sermaye dışındaki toplumsal kesimlerin taleplerine karşı giderek daha geçirimsiz bir kurumsal yeniden yapılanma amaçlanılmakta. Bu yeni durumda devletlerin temel görevi, yaşam koşullarının iyileştirilmesi, ücret artışları, eğitime, sağlığa ve barınmaya bedelsiz erişim talepleri, makul bir yaşta emeklilik ve sigorta hakkı gibi taleplere karşı, kendi ülkelerinde “yatırım iklimini” korumak ve sermaye çevrelerinin güvenini sarsmamak.

 

Ancak tüm bu dönüşüm, özellikle “güney ülkelerindeki” geniş toplum kesimleri açısından tam bir toplumsal trajediye dönüşmüştü. İki yıldır krizden çıkış için uygulanan “yeni model” sonucunda 2012’nin son çeyrek rakamlarına göre İspanya’da ve Yunanistan’da işsizlik yüzde 26’yı aşmış durumda, Avrupa genelinde ekonomik büyümenin artışı gibi bir beklenti yok. Tüm bunlar karşısında geçtiğimiz aylarda yaşanan ve Yunanistan, İtalya, İspanya merkezli ancak Türkiye dahil tüm Avrupa genelinde eşgüdümlü olarak gerçekleştirilen protesto gibi değerli ancak cılız tepkiler dışında, süreci yönlendirme kapasitesi sahip bir toplumsal muhalefet ise henüz mevcut görünmüyor. 

 Bu yazı daha önce, Siyaset Dergisi'nin 2. sayısında (Şubat 2013) yayınlanmıştır.