İtalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İtalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2016 Salı

İtalya’da finansal riskleri üstlenen devlet ve yeni banka kurtarma fonu

İtalya banka kurtarma operasyonuyla gündemde kalmaya devam ediyor. 2008 ve 2009’da çöken büyüme oranları ve fırlayan işsizlikle birlikte borç çevrimi sorunu konuşulur olmuş, Avrupa Merkez Bankası’nın Doğrudan Parasal İşlemler duyurusu sonrası 2012 Eylül’ünden itibaren tahvil getirisinde düşüş görülmüş ancak ne işsizlik oranı azaltılabilmiş ne de ekonomik büyüme toparlanmıştı. Ekonomi 2012-2014 aralığında daralmaya devam etti ve ancak 2015 sonunda hasıla artışı gözlendi. 


Sorunun temel kaynağını emek piyasası katılığı ve yüksek kamu borçlanması olarak gören politikacılar her iki cephede de reformlara karşın orta vadede istedikleri sonuçlara henüz ulaşamadılar. Söz konusu sonuçsuzluk emek piyasası reformlarının ya da kemer sıkma önlemlerinin hayata geçirilememesi olarak okunmamalı. Tam tersine Beş Yıldız hareketinin yükselişine ve çok sayıda sokak gösterisine zemin hazırlayan bu politika önlemleri büyük ölçüde hayata geçirildi. Örneğin Matteo Renzi öncülüğündeki koalisyon Aralık 2014’te haklı gerekçe olmaksızın işten çıkarma durumunda her türlü işveren yükümlülüğünü ortadan kaldırdı. “Kalıcı istihdam” başlığıyla pazarlansa da bu esnekleşme genç işsizliğinin geçen yıl yüzde 40 civarında seyrettiği ülkede istihdamı arttırma adı altında geçici ve esnek istihdamın daha da yaygınlaştırılacağını gösteriyor (OECD ve Eurostat verilerinden türettiğim ilk grafikte sağ eksende işsizlik rakamları ve sol eksende brüt kamu borcu takip edilebilir).

Özellikle teknokrat Monti hükümetiyle derinleşen kemer sıkma önlemleri ise kamu borç rakamları ele alındığında bizi diğer çuvallamaya götürüyor.  Brüt borcun hasılaya oranı İtalya’da son yedi yıl içinde yüzde 20 civarında arttı. Bu nedenlerle İtalya’da 2015 sonundaki 160 milyar avro’luk yatırım planı, borcu resmi hesaplarda göstermemek üzere büyük hissedarının İtalyan Devleti olduğu, kalkınma bankası hüviyetindeki Cassa depositi e prestiti Group (CDP) devreye sokularak tasarlandı. Ancak bankanın işletmelere ve altyapı yatırımlarına vereceği desteğin ekonomiye katkısı kısa ve orta vadede belirsiz. Üstelik bu yatırımların sonuçlarını bekleyecek zamana sahip olmayan siyaset yapıcılar bankacılık sektörünün girdiği darboğazı kısa sürede (tarih vermek gerekirse UniCredit'i de beraberinde dibe çekecek Vicenza'nın 2 milyarlık sermaye artırımının son tarihi 18 Nisan ve birkaç haftada tetiklenebilecek şirket iflasları öncesinde) aşmak zorundalar.

Bankaların sorunu

İtalya’da çok sayıda bankanın takipteki kredilerindeki artışın arka planı kısaca resesyon. Avro Bölgesi’nde piyasa dostu reformlar ve kemer sıkma uygulamalarının, emek maliyetlerinde çok sert bir düşüş olmadığı (ya da geçmişte sağlanan bir düşüşün üzerine bu politikalar bindirilmediği) müddetçe yeni sermaye yatırımlarını teşvik etmekte yetersiz kaldığı biliniyor. Ortadaki kısır döngü aşılamıyor.

Financial Times’ın haberine göre 2015 son çeyreğinde İtalya’da büyük bankaların hisselerinde hatırı sayılır düşüşler gözlendi. Baz olarak Ekim 2015 alındığında takip eden dört aylık süre zarfında Banca Popolare ve UniCredit’teki düşüş yüzde 40’ı buldu. Banca Monte dei Paschi di Siena’da ise yüzde 60’ı! Takipteki kredilerin oranının 2008’den 2015 başında kadar düzenli artışının sonucu olarak bankaların tahsil edemedikleri alacaklar 2015 yılı sonunda 360 milyar avro’yu (Hasılanın ya da bankaların toplam kredilerinin beşte birine yaklaşan bir rakam) bulmuştu. Hisselerdeki sert düşüşün arkasında bu gelişme ve kısmen takipteki kredilerin artışının getirisi olarak finansal olmayan şirketlere verilen kredilerin 2012’den 2015’in son çeyreğine kadar (bir önceki yılın aynı dönemine oranla) sürekli düşüşü yatıyor (bkz. The Economist’ten aktardığım aşağıdaki grafik - bu oran sol eksende ve mavi çizgiyle takip edilebilirken, sağ eksende görülen takipteki krediler oranı 2015'te %18'e dayandı).


Kurtarma girişimleri: neden özel bir fon?

Bu düşüş ve bankacılık sektöründeki darboğaz uzun süre devam edemeyeceği için çeşitli kurtarma planları devreye sokuldu. 2016 Ocak ayında Avrupa Birliği ve İtalya arasında varılan anlaşma ile devlet garantileri sağlanarak piyasa fiyatları üzerinden takipteki kredilerin özel yatırımcılara satışına izin verildi. Burada piyasa fiyatlandırmasındaki referans benzer borçlar için öngörülen kredi temerrüt takas puanları olacaktı. Bankaların borçlarının doğrudan kamuya aktarılmasından daha dolaylı bir yöntemin uygulanmasıyla aslında sadece en ödenebilir görünen dilimlere devlet garantisi verilecek ve borç, kağıt üzerinde kamu borcu olarak gözükmeyecekti. İtalyan Maliye Bakanı Pier Carlo Padoan kamuya maliyeti olmayan bir müdahaleden bahsetse de takipteki kredilerin ödenmemesi durumunda hatırı sayılır bir yükün bütçeye ekleneceği açık.

Bu önlemin bankacılık sektörüne yeterince zaman tanımayabileceği düşüncesi 11 Nisan Pazartesi gecesi bir banka kurtarma fonunun oluşturulması planının onaylanmasına neden oldu. İlk açıklamalarda 5 milyar avro’luk bir hacimden bahsedilse de bu fonun işleyişi ve girişeceği finansal operasyonlar ayrıntılandırılmaya devam ediyor. İtalyan Başbakanı’nın karar üzerine mutluluğunu dile getirdiği fon, CDP katılımıyla devlet desteğine rağmen, ilk açıklamalara göre esasen özel yatırımcıların ve finansal kuruluşların bir araya gelmesi ile oluşturuluyor. Atlanteisimli fon sermaye yeterliliği sorunu yaşayan bankalara destek olarak takipteki kredi sorununun tam teşekküllü bir bankacılık krizine dönüşmesini engellemeyi amaçlıyor.

Neden varlık yönetim şirketleri, bankalar ve devlet kontrolündeki bir finansal kuruluş bir araya gelerek böyle bir fon oluşturuyor sorusu ise yine İtalya’nın içinde yer aldığı çıkmazlara bağlı olarak cevaplanmalı. Öncelikli sorun % 130’u aşan borç oranı ve borcu parasallaştırma seçeneğinin yokluğu karşısında devletin finansal sektörü kurtarma kapasitesinin de aşınmakta olması ve doğrudan kayıp üstlenmenin getireceği siyasi yıpranma. İkincisi ise (Ocak başında Avrupa Birliği ve İtalya arasındaki pazarlıkların da gerekçesi olan) Avro Bölgesi krizi başlangıcında tartışılmış ve kabul edilmiş düzenlemelerle finansal sektör kurtarma girişimlerinde devlet bütçesinden aktarımlara sınırlamaların getirilmiş olması. Avrupa Komisyonu “yük paylaşımı” konusunda düzenlemelerle (devlet desteğini dışlamamasına karşın) finansal yeniden yapılandırma ya da bankacılık sektörü kurtarma operasyonlarında öncelikle finansal sektör kaynaklarının devreye sokulmasını ve devlet kaynaklarının hakkaniyet çerçevesinde yük paylaşımına konu olmasını öngörüyor. Ancak bu düzenlemeler devletin bankaların tamamını ya da hisselerin bir kısmını devralması, ya da kapitalizasyon için kamu kaynaklarının kullanımının ne zaman tam anlamıyla söz konusu olacağı hususunda belirsizlikler taşımaya devam ediyor. Bu iki neden, Padoan gözetiminde bir araya gelen ve Renzi’yi mutlu eden finansal aktörlerin çabalarını açıklıyor.

Toparlayacak olursak İtalya’da resesyon hem kamu borç rakamlarında kötüleşmeye hem de esnekleşme doğrultusundaki emek piyasası düzenlemelerinin eksiksiz hayata geçirilmesine karşın işsizliğin düşürülememesine neden oldu. Bu ortamda bankaların girdiği darboğazda imdada koşan devlet, borcu arttırmadan garantiler sunarak (riski kısmen üstlenerek) ve finansal sektör temsilcileri ile işbirliği içinde sektörü kurtarmaya çalışıyor. Banka kurtarma fonu etkisiz kalır ve gidişat devletin deus ex machina olarak sahneye çıkmasını gerekli kılarsa bunun İtalya siyasetinde yaratacağı deprem ve Avrupa Birliği düzenlemelerine vuracağı darbe çok ses getirecektir.

12 Ağustos 2012 Pazar

Neoliberal Avrupa'ya Geçiş Süreci

Bu röportaj Arif Koşar tarafından yapılmış ve 10.08.2012 tarihli Evrensel gazetesinde yayınlanmıştır. Arşiv açısından burada da bulunsun istedik.

Yunanistan, İtalya, son olarak da İspanya... Yardım isteyecek mi istemeyecek mi? Avrupa Merkez Bankası borçlu ülkelerin tahvillerini alacak mı almayacak mı? Hatta Avro Birliği dağılacak mı? 2008 krizinden bugüne geçen dört yılda dünya hâlâ bir biçimde krizle boğuşmayı sürdürüyor. Dünyanın en gelişmiş ülkeleri krizden henüz yakasını kurtarabilmiş değil. Kolay kolay da kurtarabilecekmiş gibi gözükmüyor. Ancak her kriz süreci de ülkelerin ekonomik ve sosyal yapısında önemli değişikliklere neden oluyor. İşte emekçiler bu neoliberalleşme sürecine karşı çeşitli biçimlerde tepki gösterirken, biz de bu kriz sürecini iki bilim insanıyla konuşuyoruz.
Konuklarımız Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Türkay ve New York Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden Dr. Ümit Akçay.

Avrupa’da süregelen ‘borç’ krizinden başlayalım. Neler oluyor Avrupa’da?
Akçay: Kriz nasıl algılanıyor konusuna biraz değinmek lazım. Birkaç temel açıklama biçimi var. Birincisi; krizin, şirketlerin ya da CEO’ların hırslı davranışları üzerinden çıktığı tezi. Batı Avrupa’daki ve ABD’de Wall Street’teki eylemlerde sıkça vurgulanan bir şey buydu.

Türkay: O da onların ‘saflığı’?

Akçay: Bir başka açıklama daha kurumsal düzeyde. Mesela Merkez Bankası faiz oranlarını şu düzeyde değil bu düzeyde tutsaydı, ya da hazine borçlanma gereğini bu düzeyde değil, şu düzeyde ayarlasaydı kriz olmayabilirdi gibi, yani kurumsal organizasyona yönelik açıklamalar. ‘Aslında kriz engellenebilirdi, kurumsal sorunlar nedeniyle açığa çıktı’ gibi açıklama biçimi var. Gündelik medyada tartışma bu iki çizgide gidiyor. Ama hocanın işaret ettiği gibi, üçüncü açıklama biçimi, krizlerin kapitalizme içsel olduğu, doğası gereği olduğudur. Bu konuda sık verilen örnek, Marx’ın Kapital’inde ayrı bir kriz teorisinin olmadığıdır. Çünkü Kapital’de verildiği şekliyle birikim süreci özel olarak bir kriz teorisine ihtiyaç duymaz, çünkü kapitalizm krizlerle birlikte var olur.
Diğer meselelerde olduğu gibi, krizde de toplulaşmış kategoriler üzerinden konuşmak oldukça zor. Kriz eşit dağıtmıyor. Deyim yerindeyse bir çizgi çiziyor. Bu çizginin altında kalanlar eleniyor. Üzerinde kalanlar daha da güçlü çıkıyor. Dolayısıyla bir ülkenin krizinden bahsetmek oldukça zor. Bu şuna benziyor; “Türkiye ihracat rekoru kırdı, 120 milyar dolar ihracat yaptı”. Sanki ‘Ben yaptım’. Kişi başına düşen gelir 15 bin dolara geldi ama bu herkesin başına düşmüyor. Buralara dikkat ederek kriz tartışmaları yapılabilir.


Avrupa’da herkes bir biçimde krizin muhatabı. Kimisi alacaklı kimisi borçlu olarak. Nedir bu alacaklıların ve borçluların derdi?
Akçay: Avrupa krizi denilen krizi, aslında 2008’de ABD’de başlayan ve Lehman Brothers’ın çöküşüyle başlayan krizin devamı olarak görmek lazım.

Bu da tartışmalı bir konu. Çünkü kimi iktisatçılar Avrupa’da yaşananın başka bir kriz olduğu da ifade ediliyorlar. Ama siz devamı olduğunu söylüyorsunuz.
Akçay: Evet, bunlar bağlantısız olarak gerçekleşmiyor. Çünkü ABD ve Avrupa piyasaları büyük oranda entegre olmuş durumda. Dolayısıyla bunların birbirine yansımaması mümkün değil. 2008’de başladı. Ne oldu 2008’de? Kredi ilişkilerinin değerlenecek alanların daralması nedeniyle en fakirlere, oynak faizlerle verilen konut kredileri 2008’e geldiğimizde artık geri ödenemez hale geldi. Bu kredilere dayanarak daha spekülatif türev araçlar oluşturulmuştu. Emeklilik fonları bu araçlara yatırılmıştı vs. Dolayısıyla, bir yerde başlayan dalga, diğer yerleri de etkiledi.

Peki, Avrupa kriziyle bağlantı noktası nedir?
Akçay: ABD’de krizde zor duruma düşen şirketlere kaynak aktarılması söz konusu oldu.

Kurtarma operasyonları?
Akçay: Kurtarma operasyonları olarak söylenen olgu, aslında devletin sistemdeki işlevini açığa çıkan bir noktada. Batılıların ‘Too big to fail’ dedikleri yani “Batmak için çok büyük” olarak görüldüğü bir noktaya gelindi. Bunun anlamı, eğer krizde olan şirketlerin batmasına izin verilirse, daha sistemik risklerle karşılaşılacağı.

Türkay: Devletin, bu süreçlerde maliyeti toplumsallaştıran, kârı özelleştiren bir aygıt olduğu daha görünür hale geldi. Kurumsalcılar açısından bu arızi bir durum. Ancak bizim açımızdan bu yapısal bir durumdur.

Avrupa’da yaşanan da buydu…
Akçay: Evet, Avrupa’daki krizlerde de benzer durum yaşandı. Bu andan itibaren devlet, özel alandaki borçları üstlenmesiyle birlikte bir anda bu özel borçlar, kamu borçları haline geldi. Şu andaki Avrupa krizinin merkezindeki borcun, bu kamusallaştırılmış borçlardan kaynaklandığı söylenebilir.

Yunanistan’daki durum böyle midir?
Akçay: Az önce söylediğim krizin temel mekanizmalarından biriydi. Yunanistan’daki krize geldiğimiz zaman bu daha Avrupa içi bir tartışmayı gerektiriyor. Avrupa içinde son yıllarda Almanya öne çıktı. Son verilere baktığımızda Almanya, kriz sürecinden işsizlik oranlarını azaltarak çıktı. Bütün ülkeler krize girerken büyümesini devam ettirdi, ihracatını yükseltti. Dolayısıyla bir “Alman modeli” çerçevesinde Avrupa’nın yeniden yapılandırılması öngörüldü. Değişik tarihsel dönemlerde değişik modeller, işte Kore modeli, Japon modeli gibi modeller ortaya çıkıyor. Günümüzde neoliberalizmin modeli nedir denildiğinde Alman modelinin öne çıktığı söylenebilir. Yunanistan gibi çevre ülkeleri ise giderek Almanya karşısında dış ticaret açığı vermekte ve bunu da yine Alman ve Fransız bankalarından borçlanarak kapatmaya başladı. Dolayısıyla ülkeler arasındaki emek üretkenliği farklılıkları krizin gerisindeki mekanizma olarak görülebilir.


Alman modelinin özelliği nedir?
Akçay: Eğer kapitalizmin içinde bir modelden bahsediyorsak mutlaka o model olan ülke kendi işçisi üzerinde ciddi bir tahakküm kurmuştur. Model olmanın olmazsa olmazı budur. Kore’de böyleydi, Japonya’da da. Almanya’da da böyle. Özellikle 2004’ten beri Almanya’da emek piyasasının büyük bir dönüşümü yaşanıyor. Şu anda Almanya’da part-time olarak ifade edilen istihdam biçimi, toplam istihdamın yüzde 25’ine ulaşmış durumda. Bu muazzam bir rakam. Almanya gibi bir dönem öncesinin sosyal devlet güvenceli, sendikalı, görece uygun bir ücret alan bir çalışan sınıfı ve güçlü bir sendikacılık geleneği olan bir toplumda, görülmesi beklenmeyen bir durum. Şimdi yaşanan, Almanya’nın kendi uyguladığı model çerçevesinde neoliberal Avrupa Birliğini oluşturması.

Neoliberal bir dönüşümden bahsediyorsunuz. Aslında bu, krizdeki ülkelere dayatılan kemer sıkma politikalarıyla da epeyce ilgili olsa gerek. Buradan devam edecek olursak, kemer sıkma politikaları neleri içeriyor?
Akçay: İlk başta temel mesele, kamu borçluluğu olarak gösteriliyor. Kamu borçluluğunun daraltılması için kamu harcamalarının kısılması. İlk başta da ücret akla geliyor, reel ücretlerin düşürülmesi, ikincisi eğitim, sağlık ev ulaşım gibi kamu hizmetlerinin daraltılması. Üçüncüsü de emeklilik ve sosyal güvenlik gibi sosyal hakların daraltılması. İlalya’da Monti hükümetinin uyguladığı ya da İspanya’da, İrlanda’da, Yunanistan’da uygulanmasına çalışılan programın özeti bu.
Ancak burada enteresan bir durum var. “Borçlanma paradoksu” olarak adlandırabiliriz bu durumu. Deniyor ki, bu ülkelerin borçlarını ödemesi gerekiyor. Bunun için büyümeleri lazım. Buna karşılık daraltıcı politikalar izliyorlar. Ancak ekonomi daralırken borç daralmıyor. GSMH ile borç oranı daha da yükseliyor. Oysa, burada görülen basit bir mantık hatası değil, sistemik bir sorunun açığa çıkış biçimi.
Diğer yandan Fransa Başkanı Holland

Bunun için kemer sıkma politikalarında bu kadar ısrarcılar...
Akçay: Para politikası sabitlendiği oranda bir iktisadi büyüme programı uygulayamazsın. Bunun için AB’nin temel Anayasasını değiştirmen lazım. Almanya’ya güçlü bir karşı çıkış gerekir. Yunanistan’da insanların sola oy vermesi, uygulananlardan hoşnut olmadıkları anlamına geliyor. Ama uygulamalardan hoşnut olmama yeterli olmuyor. Çünkü sosyal demokrat paketlerle de bir yere varmak mümkün değil. Dolayısıyla meşhur sarkaç meselesi vardır. Kriz dönemlerinde kitleler kulaklarını sola doğru açar. Ama sol gereğini yapamazsa kitleler hızla sağa döner.

Yunanistan ve Fransa’da sarkaç sağa dönebilir mi?
Türkay: Tarihsel olarak o farklılıklara da dikkat etmek lazım. Örneğin 1960’lı yıllarda Servan Schreiber’in  “Amerika Meydan Okuyor” başlığıyla yazdığı bir kitapla başlayan ve sonrasında Mandel’in cevaben yazdığı “Avrupa Meydan Okuyor” ile devam eden bir tartışma vardır. Avrupa sermayesine Amerikan sermayesinin örgütlenmesi örnek gösteriliyordu. Bu anlamda gelinen noktaya baktığımızda, Avrupa’nın Amerikanlaşması süreci yaşanıyor.

Almanya neoliberalizmin model ülkesi haline geldi demiştiniz. Ancak, Almanya deyince hâlâ akıllarda emek piyasalarında güvence, sosyal devlet vb. şeyler var. Burada bir çelişki yok mu?
Türkay: Bugün gelinen noktada Almanya,  neoliberal Avrupa’nın simgesidir. İmparatorluktan kalan Almanya’nın tarihsel bakımdan denetleyebildiği bir alan var. Dolayısıyla Almanya’nın bu kadar öne çıkmasında bu alanı denetleyebiliyor olmasının da payı var. Almanya’nın bu şekilde öne çıkması, sembolik olarak da önemli.

Akçay: Şu anda Amerikan basınında muhafazakarlar Merkel’i Obama’ya örnek gösteriyor. “Rekabet gücümüzü arttırabilirsek ayakta kalırız, yoksa bu Çin belası hepimizi ezip geçecek.” diyorlar. Yani, Almanya’daki politikalar Amerika için bile referans noktası olarak gösteriliyor.

Son kriz de sermaye açısından bu esnekleştirme ve neoliberalleştirme süreci için önemli bir ‘fırsat’ oldu sanırım.
Akçay: Tabii tabii. Sermayenin krizi fırsata çevirmesi olarak söylediğimiz bu. Dolayısıyla bu krizi sosyal Avrupa’dan neoliberal bir Avrupa’ya geçiş süreci olarak görebiliriz.

Öyleyse hızlı bir hak gaspı süreci...
Akçay: Tamamıyla öyle.

Son olarak Rubini’nin artık klasikleşen çıkışını değerlendirelim. 2013’te ikinci dip gözüküyor mu?
Akçay: Bu meselelerin bugünden yarına çözülmeyeceği belli oldu. Bunlar spekülatif şeyler. Rubini de bundan kazanç sağlıyor. Ruibini dediğin bir şirket. İnternet sitesine parayla üye oluyorsun. Parlak ya da spekülatif açıklamalarla kriz sürecinden o da faydalanmış oluyor. Sonuçta bu sürecin bir sınıf mücadelesi olduğunu bilmek gerekiyor. Almanya’daki seçimler, önümüzdeki yıl gerçekleşecek. Oradaki seçimler nasıl sonuçlanacak. Güvencesiz çalışma seçimlere nasıl yansıyacak? Krizin nasıl ilerleyeceğini görmek için bunları bir biçimde görmek lazım. (İstanbul/EVRENSEL)

KRİZSİZ KAPİTALİZM MÜMKÜN DEĞİLDİR
Kriz hâlâ Avrupa’nın en önemli gündemlerinden birisi. Belki de birincisi. Avrupa’da ve dünyada krizle ne değişti, neler yaşandı?
Türkay: Krizle ilgili bugünlerde ortada çok şey geziyor. Amerika’nın krizi, Avrupa’nın krizi gibi sanki birbirinden ayrı şeylermiş gibi tanımlamalar var. Oysa böyle değil. Krizin arkasında ne yatıyor, bunların ‘ortak paydası ne’ sorusu önemli. Kapitalizmle kriz arasındaki ilişkiyi nasıl okumak gerekir? Krizler kapitalizme dışsal olan süreçler değil içsel olan süreçlerdir. Sistem, krizi de kendisini yeniden yapılandırma süreci olarak değerlendirir. Ölüm anları ya da geri dönülmez bir son değil sistemin de yeniden yapılanma yollarından belki de en önemli araçlarından birisidir.
Kriz, toplam olarak herkes için kötü bir şey değildir. Sermaye açısından baktığımızda krizde kârlarını yükselten birçok tekel var. Özellikle belli başlı tekeller açısından krizin fırsata çevrildiğini görüyoruz. Ancak toplumun önemli bir bölümü krizlerden zarar görmektedir, krizlerin olmadığı bir kapitalizm de mümkün değildir. Dolayısıyla kriz bir hastalık değildir. Kapitalizmin kendi bünyesinde olan ve sürekli üretilen bir şeydir.
Tabi krizler belirli mekanizmalarla ertelenmiştir. Özellikle 1970 sonrasında, Amerikan ekonomisinde başlayan krizin tüm dünyaya yayılması, sürecin yeniden yapılanmayla kendisi kurmaya başladığını görüyoruz. Bu kapsamda çeşitli ülkelerde belli bir eşiği aşmış sermaye gruplarının uluslararası sermayeyle eklenme biçimlerini yeniden gözden geçirdiğini görüyoruz. Bunu da ‘ulusal ekonomi’ üzerinden gerçekleştiriyorlar.

Krizlerin aynı zamanda bir yeniden yapılanma süreci olduğunu söylediniz. 2008 krizinden sonra nasıl bir yeniden yapılanmadan bahsedilebilir?
Türkay: Aslında 1980’lerden sonra girilen yeniden yapılanma sürecinin sonuçları alınmaya başlandı. ABD’de, İngiltere’de muhafazakar iktidarların başa gelmesi ve liberal düzenlemeleri bir şekilde yaşama geçirmesi kurumları da değiştirdi. Nitekim bunun sonuçları ortaya çıkıyor.
Yaşanan krize baktığımızda ise, mesela Türkiye açısından 12 Eylül 1980 darbesinin mantıki sonuçlarının hayata geçirildiğini görüyoruz. Sadece iktisadi olarak değil sosyal, kültürel ve diğer alanlarda da. Dolayısıyla burada kritik olan şey devletin yerine getirdiği işlevlerin farklılaşmasıdır. Bugünkü müdahale biçimi farklı. Kamuoyuna da yansıdığı biçimiyle özelleştirmeler, kamu-özel ortakları vb. Kısacası, böyle bir süreçte devletin konumu dışarıdan değil bizzat içeridendir. Süreci böyle algıladığımızda çok daha doğru olur. Özellikle küreselleşme diye ifade edilen süreçte, nihai olarak özel sektörün ihtiyaçlarının kamu tarafından giderildiği bir dönüşüm de yaşanmıştır. Bunlar önemli ve kalıcı değişimler.

DEMOKRASİNİN ÇATIRDADIĞI ANLAR
Kahinlik moda oldu. Avro Birliği bu süreç sonunda dağılır mı? İyimserler, kötümserler var. Ki, bence hepsi gayet iyimser. Siz ne dersiniz?
Türkay: Avrupa Birliği kendi iç eşitsizlikleri üzerinden bir var oluşa sahip. Çok katmanlı Avrupa denilmişti bir ara. Avrupa Birliği kapitalist rasyonalizasyona göre oluşmuş. Kapitalin rasyonel işleyişine göre de refleks gösterecek. Ulusal hükümetlerin ortadan kalktığı bir birlikten bahsediliyordu. Ama böyle bir birlik sağlanmış değil. Bizdeki, AB yanlısı sosyalistlerin de görmediği bu. Bu birleşme maksimumda değil minimumda birleşmek anlamına geliyor. AB devam eder mi meselesi başka bir soru. Kendi içinde çatışmalar var. Ama AB kendi içindeki çelişkileri katmanlaştırarak devam eder diye düşünüyorum.

Peki ya Avro Birliği.
Türkay: Avro Birliği bir araç. Standartları minimumda birleştirmenin en önemli araçlarından birisi avro. Ekonomik entegrasyon bir biçimde devam edecek. Avronun ne kadar işlevli olduğuyla ilgili.

Akçay: Avro, neoliberal Avrupa yaratmada ne kadar işlevli olursa o kadar devam edecek. Yunanistan’da borçlar yeniden yapılandırıldı zaten. Şimdi mesele İtalya ve İspanya. Bunlar batması riskli, büyük ülkeler. Bunlar temel olarak Fransa ve Almanya bankalarına borçlu. Yani, bu iki ülke batarsa, Fransa ve Almanya bankaları da batacak. Dolayısıyla bu ülkeler batmaması gereken ülkeler. Şimdi yapmaya çalıştıkları ortak maliye politikasının uygulanması. Bu zor bir süreç tabi.
Diğer yandan şunu da sormak gerekir: Bir toplumda maliye politikasının, para politikasının nasıl yürütüleceği seçimlerle belirlenmiyorsa, deyim yerindeyse, “otomatik pilotla” devam ediliyorsa, bu toplumda demokrasiden ne kadar söz edebiliriz.
Yunanistan’da bu yaşandı. Merkez Bankası Başkanı geçici bir süre başbakan olarak atandı. İtalya’da Monti yine Berlusconi’nin düşmesinden sonra başbakan olarak atandı. Romanya’da benzer bir süreç yaşandı. Yani krizle birlikte düşen iktidarların yerlerine birer birer teknokrat hükümetler getirilmeye başlandı.

Avrupa demokrasisinin sonu mu sizce?
Akçay: Teknokratların yönetime gelmesi şöyle bir soruyu gündeme getiriyor. Kapitalizm için en uygun yönetim biçimi demokrasi mi? Bu, liberal yaklaşımın temel noktası, ekonomi siyasetçilere bırakılamayacak kadar önemli bir iştir. Ekonomi bir bilimdir. Modelleri, ayrı bir dünyası vardır. Doğa bilimleri gibi yasaları vardır. Bu yasaları bilenler, teknokratlar, uzmanlar yönetimde olursa ekonomik kriz olmaz. Bu Platon’a kadar götürebilir. Demokrasinin, sistemin zorlandığı anlarda nasıl çatırdadığını gösteriyor. Demokrasi zaten işçi sınıfının dünyaya armağan ettiği bir yönetim şekliydi. Yani kapitalizm kendi kendine bırakılsaydı böyle bir yönetim şeklini bulmayacaktı. Kriz döneminde kapitalizm özüne dönmeye başlıyor.

11 Kasım 2011 Cuma

Kapitalizmin Demokrasi ile İmtihanı: Teknokratlar İktidara!


Ağustos ayından itibaren yoğunlaşarak artan ekonomik krizin siyasi sonuçları ortaya çıkmaya başladı. İspanya'daki seçim karanının ardından Yunanistan'da hükümet düştü ve bugün de İtalya'da 3. Berlusconi hükümeti, istifa planını açıklaması ile birlikte fiilen sona erdi. Ancak düşen hükümetlerin yerine getirilmek istenen "teknokrat hükümetler" düşünüldüğünde, kapitalizmin sıkıştığında pek de demokrasi sevdalısı olmadığı bir kez daha görülmüş oldu.


Ekomik kriz giderek derinleşirken, krizin salladığı hükümetlerin yerine geçecek teknokrat hükümetler seçeneği giderek güçleniyor. Yunanistan'da kurulacak olan "milli birlik" hükümetinin başbakanlığını yapacak olan Papadimos, daha önce Yunanistan Merkez Bankası başkanlığı ve ECB başkan yardımcılığı yapmıştı. Yani, Papadimos, aslında bugünkü krizin açığa çıkmasında önemli payı olan neo-liberal politikaların üst düzey bir uygulayıcısı olarak görülebilir. Krize neden olan politikaların uygulayıcısının, krizden kurtarıcı olarak iktidara getirilmesi ilginç ancak şu aşamada AB için önemli olan iktidara kimin geldiği değil, Yunanistan için öngörülen paketin parlamentodan çıkması.

İtalya'daki istifa, krizde bir başka aşamaya geçtiğimizin önemli bir göstergesi, zira İtalya'nın 2.5 trilyon doları aşan borcu, Yunanistan, Portekiz ve İrlanda'nın toplam borçlarından çok daha yüksek. Ve Avrupa'nın 3. en büyük ekonomisi olan İtalya'nın iflası ya da Euro bölgesinden çıkmak durumunda kalması, zaten sallantıda olan Euro'nun da sonunu getirebilir. Bu aşamada, AB yetkililerinin (Almanya ve Fransa olarak da okuyabiliriz) İtalya'nın batmaması için ellerinden geleni yapacakları ortada. Ancak tüm bu yapılanların siyaseten bir maliyetinin olduğu, 17 yıllık siyasi hayatında nice badireler atlatan Berlisconi'nin bile istifa etmek zorunda kalmasıyla daha açık bir şekilde ortaya çıkıyor.

Ancak daha enteresan olan, kriz süreçlerinde (2001 krizi Türkiye'sini hatırlarsak), demokrasi, halkın talepleri, seçim ya da katılım gibi kavramların bir kenara konularak, bunların yerine "ekonominin gereklerini" "bilen" uzmanların iktidara getirilmeleri.

Ekonomik kriz, hızla siyasi krize dönüşerek devam ederken, yönetenler yönetme kabiliyetlerini giderek kaybetmekle karşı karşıya kalıyorlar. İşte bu noktada "ulusal birlik" gibi nosyonlar devreye sokularak, hayatlarının daha da kötüleşmesine izin vermemek için mücadele eden insanların tepkilerine engel olmaya çalışılıyor. Bunu yaparken de siyasi olarak tarafsız ya da depolitize olduğu düşünülen teknokrat uzmanlar, krizden çıkış için iktidara getiriliyor.

Hikaye bilindik, bir o kadar da bayat! Kısaca şöyle özetleyebiliriz:
Efendim, ekonomi, tıpkı doğa bilimleri gibi "pozitif" bir bilim dalıdır. Karmaşık matematiksel modellerden ya da bilgisayar destekli piyasa tahminlerinden de görüldüğü gibi, ekonominin işleyişini kavramaya herkesin gücü yetmez. Her konunun bir uzmanı olduğu gibi, ekonominin de uzmanları vardır. Ekonominin kendi yasalarından anlamayan siyasetçiler, hele demokrasi gibi piyasa karşıtı bir sürecin içinde olan siyasetçiler, ekonominin "gereklerini" anlayamayabilir, ya da anlasa da yine demokratik seçimler nedeniyle yerine getiremeyebilir. Bu noktada, iktidar, ekonominin gereklerini yerine getirmeye muktedir olmayan siyasetçilerden alınıp, teknokrat uzmanlara verilmelidir.
İtalya'daki gelişmeler ile ilgili Citigroup Inc.'nin New York ofisinden Greg Anderson'ın yaptığı yorum, yukarıda aktardığımız eski hikayenin yeniden tekrarlanacağı yönünde güçlü sinyaller vermesi açısından anlamlı. Zat-ı muhterem diyor ki: "Piyasa perspektifinden bakıldığında, muhtemelen teknokrat bir hükümet isteniyor. Zira bu çok muhtemel, troykayı memnun edecek ve İtalya'nın birkaç ay daha geçirmesine neden olacak".

Citigroup temsilcisinin yaptığı yorumdan bir iki gün sonra, İtalya'da teknokrat bir başbakanın başkanlığındaki bir geçiş hükümeti kurulacağı ilan edildi.  İtalya'daki "Sanayiciler Birliği Başkanı Emma Marcegaglia da Mario Monti liderliğinde kurulacak teknokrat hükümetin, seçimlere gitmekten daha iyi olacağını belirtti".

Evet, ekonomik kriz derinleşerek devam ediyor ve giderek siyasi krizlere dönüşüyor. Bu aşamada devreye giren teknokrat hükümetler ise, kriz sürecinin otoriter yönetimlere doğru hızla ilerlediğinin önemli bir göstergesi.
Bu durumda eski hikaye ile ilgili eski soru yeniden gündeme geliyor:
Sahi, demokrasi gerçekten de kapitalizm için en iyi yönetim şekli mi?