Kredi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kredi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2012 Pazartesi

Kriz, ABD ve AB: Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Var mı ?


2008 yılında ABD konut piyasasındaki kredilerin batması ile tetiklenen ekonomik kriz, bankacılık ve finans sisteminin entegre yapısı nedeniyle hızla Avrupa piyasalarına ve dünya geneline yayılmış durumda. Ancak 2008’den günümüze kadar geçen süreci farklı aşamalarda değerlendirebiliriz. 


Krizin Aşamaları
İlki, ABD’nin en yoksul kesimlerine değişken oranlı faiz ile verilen uzun vadeli konut kredilerinin, FED tarafından faizlerin 2007’den itibaren artırılması sonrası batık hale gelmeleriydi. Bu aşamada, bankalardan borçlanan (genellikle düşük gelirli işçi sınıfı ailelerinden oluşan) geniş toplum kesimleri, artan faizler nedeniyle ödeme güçlüğü ile karşı karşıya kalıp evlerine el konması sonucu daha da yoksullaştı. 

İkinci aşamada, uzun vadeli bu ev kredilerine dayanılarak piyasaya sürülen finansal kağıtlar, dayandıkları kredilerin batması sonucunda “zehirli” hale geldi. Ardından, bu kağıtları bilançolarında bulunduran bankalar ve emeklilik şirketlerinin birer birer iflası ile karşılaştık. Bu süreç ABD merkezli olarak ortaya çıkmasına rağmen, bankacılık ve finans sisteminin yüksek oranlı uluslararası entegrasyonu nedeniyle hızla Avrupa’daki bankaların ve emeklilik şirketlerinin batmalarına neden oldu. 

Krizin derinleşmesindeki bir sonraki aşama ise, sorun yaşayan bankaların ya yeniden sermayelendirilmesi ya da doğrudan devletleştirilmesi yoluyla, özel zararların merkez bankaları yoluyla sosyalleştirilmesi, yani özel zararın topluma yayılması süreci idi. Bununla beraber, ortaya çıkan “güven” sorunu nedeniyle oluşan likidite krizini aşmak üzere, yine G-7 ülkelerinin merkez bankaları ortak hareket ederek piyasaya para pompalamaya başladı. Bunun sonucunda ise, özel zararın devletleştirilmesinden ve batan şirketlerin kurtarılmasından doğan büyük kamu açıkları nedeniyle kriz bir sonraki aşamaya, yani devlet borçlarının ödenememesi aşamasına geldi. Dolayısıyla, 2008 yılında ABD merkezli başlayan kriz, farklı aşamalardan geçerek günümüzde Avrupa’da yoğunlaştı ve devletlerin iflaslarına neden olan borç krizleri olarak ortaya çıktı.

Ancak yukarıda kısaca aktardığımız süreç, ekonomik krizin sadece tetikleyici yönünü oluşturuyor. Sürece daha genel hatlarıyla baktığımızda ekonomik krizlerin kapitalist sistemin işleyişi açısından bir bir istisnayı değil, kaideyi oluşturduğunu belirtmek gerekiyor. Dolayısıyla, Marks’ın da ısrarla altını çizdiği gibi, kriz, kapitalist üretim tarzı ve sermaye birikimi açısından yapısal bir unsurdur. Marks’ın bıraktığı yerden, ekonomik krizler üzerine var olan literatür genellikle Marksist gelenek öncülüğünde geliştirilmiş ve kar oranlarının düşme eğilimi, kar sıkışması, aşırı üretim/birikim, eksik tüketim gibi sürecin farklı yönlerine işaret eden açıklama çerçeveleri ortaya konulmuştur. Burada, bu yaklaşımların detayına girmeden içinden geçmekte olduğumuz krizi  yaratan koşulların tarihsel gelişimini sermaye birikiminin ana eğilimlerine bakarak kısaca değerlendireceğiz.

Güncel Krizin Tarihsel Temelleri
Güncel krizin temelleri 1970’lerde yaşanan krizle doğrudan bağlantılı. 1970’li yıllarda kar oranlarının düşmesi sonrasında, yeniden karlılık koşullarının yaratılabilmesi için yapılan ilk iş, işçi sınıfına, örgütlülüklerine ve kazanımlarına karşı geniş çaplı bir saldırı ve geriletme kampanyasına girişilmesiydi. Bunun sonucunda 1980’li yılların başlarından itibaren özellikle ABD ve İngiltere başta olmak üzere, pek çok ülkede neoliberal programlar hayata geçirilmeye başlandı ve emek üretkenliği ile reel ücretler arasındaki makas, ilkinin lehine bir şekilde değiştirildi. Ancak gerek reel ücretlerin düşürülmesinden, gerekse dünya genelindeki kapitalist şirketler arasındaki rekabetten kaynaklanan sebeplerle, üretilenlerin satılması yani eksik talep sorunu ile karşı karşıya gelindi. Bu aşamada, kapitalist birikim sürecinin son dönemini karakterize eden bir başka önemli mekanizma, yani kredi mekanizması devreye sokularak, sosyal hakların ve reel ücretlerin gerilemesi ile düşen alım gücü, faiz oranlarının düşürülmesi yardımıyla borçlanmanın kolaylaştırılması sağlanarak, suni olarak yeniden tesis edilmeye çalışıldı. 

Bunun anlamı, özellikle işçi sınıfının ve geniş toplum kesimlerinin alım güçlerini koruyabilmek için giderek daha fazla kredi kullanmaları, yani borçlanmaları idi. Kredi, her dönemde sermaye birikiminin en önemli katalizörlerinden biri olmuştur. Kredi ilişkisi sayesinde sermaye, henüz üretilmemiş olan artı değer üzerinde dahi hak sahibi olma iddiası taşır hale gelmektedir. Bu haliyle kredi, sermayenin geleceği ipotek etmesi anlamına gelir. Ancak kredi ilişkisinin son dönemde aldığı biçim bunun da ötesine geçerek, işçi sınıfının bizzat kendisini bağlayan bir pranga haline dönüşmüş ve yüksek borçluluk, giderek geniş toplum kesimlerini pasifize eden bir mekanizma haline gelmiştir. 

Dolayısıyla, finansallaşma olarak da tanımlanan bu son dönem için belirtilmesi gereken, gelişen bu yüksek boçluluğun, doğrudan reel ücretlerin düşürülmesi ile bağlantılı olduğudur. Ancak her borç ilişkisi gibi, yaratılan tüm bu mekanizma da gayet kırılgan bir zemin üzerine inşa edilmiştir. Zaten reel ücretlerin düşürülmesi nedeniyle alım güçlüğü yaşayan geniş toplum kesimlerinin borçlarını geriye ödeyememesi, bir anda kurulan tüm bu sistemin yıkılması ile sonuçlanmıştır. Dolayısıyla, 2008 yılında açığa çıkan ve uzun vadeli ev kredilerinde yaşanan sorunların sistemin geneline yansımasıyla belirginleşen ve giderek bankaların ve sonunda da devletlerin iflaslarıyla sonuçlanan sürecin gerisinde, 1970’li yıllardaki krizden çıkış için geliştirilen sermaye stratejisinin, yani neoliberal yaklaşımın olduğunu belirtmek gerekiyor.

Kriz ve Avrupa’nın Neoliberal Dönüşümü
Özellikle 2011 yılından itibaren krizin yoğunlaştığı Avrupa coğrafyasına baktığımızda ise, buradaki sorunları daha iyi anlayabilmek için, krizin Avrupa’ya özgü açığa çıkış biçimlerine değinmek gerekiyor. Buna göre, Avrupa Birliği (AB) bir dizi yapısal eşitsizlik üzerine kurulmuştur. Genellikle şu anda krizde olan güney ülkeleri daha çok emek üretkenliklerinin görece düşük olması nedeniyle sistematik olarak dış ticaret açığı verir durumda. Bunun karşısında başta Almanya olmak üzere, bir dizi kuzey ülkesi ise yine sistematik olarak dış ticaret fazlası veriyor. Bu süreç sonucunda ise, güney ülkelerinin dış ticaret açıklarını başta kuzey ülkelerinden olmak üzere, uluslararası piyasalardan borçlanarak kapattıklarını görüyoruz. Dolayısıyla Avrupa krizinin gerisinde, öncelikle AB içi eşitsizliklerin yatmakta olduğu söylenebilir. 

Zaten sistematik olarak dış ticaret açığı veren ve bu açığını da piyasadan borçlanarak kapatan güney ülkeleri için, ABD’den ithal edilen krizin etkileri, batan bankaları devletleştirmekten doğan zararların da devletin borcuna dönüştürülmesiyle beraber giderek daha da yakıcı olarak hissedildi ve sonuçta bu ülkeler başta Yunanistan olmak üzere, borçlarını döndürememe sorunu ile yani iflasla karşı karşıya kaldılar.

Ancak özellikle AB çerçevesinde, krizden çıkış için önerilen kemer sıkma politikalarına bakıldığında ise, bu süreçte krizi, sermayenin AB genelinde daha da güçlenmesi ve neoliberalizmin derinleşmesi için bir fırsata çeviren Alman sermayesini görmekteyiz. Buna göre Alman sermayesi, krizle beraber özellikle 2000’li yıllarda yine Alman işçi sınıfını denetim altına alarak kurduğu yeni “Alman modeli” çerçevesinde tüm Avrupa’yı dönüştürme projesini devreye sokmuştur. Bu modelin temeli, işçi sınıfının gücünün geriletilmesine, reel ücretlerin baskılanmasına, çalışanların sosyal haklarının geriletilmesine, esnek çalışma uygulamalarının emek piyasasında ana norm haline getirilmesine ve bu yollarla uluslararası “rekabet gücünün” yeniden tesis edilmesine dayanmaktadır. 

Bu bağlamda, krizdeki ülkelere “Alman modeli” çerçevesinde önerilen, ülkelerindeki çalışma hayatını sermaye lehine yeniden düzenlenmesi ve eğitim, sağlık, emeklilik ve sosyal harcamalar gibi kalemlerden kısılarak kamu borcunun daraltılması ve bu yolla da, uluslararası alanda “rekabetçi” hale gelerek dış ticaret açıklarının kapatılmasıdır. Son olarak, krizdeki ülkeler, var olan dış ticaret açıklarını ve borçlarını azaltmak ve en azından bir süre kazanmak için devalüasyon yoluna, Avrupa parasal alanı içerisinde oldukları, yani kendi basmadıkları bir parayı ulusal para birimi haline getirdikleri için gidememektedir.

Krizin Geleceği
Yukarıda ana hatlarıyla ifade ettiğimiz gibi bugün krizden çıkış için önerilen politikalar, bizzat krizin nedeni. Dolayısıyla, kısa vadede krizden “çıkıştan” çok, ekonomik krizin daha da derinleşmesi ve zaten pek çok Avrupa ülkesinin çoktan girdiği resesyonun daha da genişlemesi gündemde. Ancak krizin bundan sonrasının nasıl şekilleneceği, genel olarak sınıf mücadelesinin alacağı biçimlere ve özel olarak da işçi sınıfının krizin faturasını kendisine ödetmeyi amaçlayan sermaye programlarına direnebilme kapasitesine bağlı. Her ne kadar şimdiye dek, herhangi bir ülkede net bir şekilde daraltıcı programın geriletilmesi sağlanamasa da, bu programlara karşı olan direnişin giderek daha da geniş kitleleri içerecek şekilde genişlemesi, krizin geleceğinin AB Merkez Bankası koridorları kadar, Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya meydanlarında belirleneceğine işaret ediyor. Bu anlamıyla denilebilir ki, tarih bir kez daha Avrupa sokaklarında yazılacak.
---------------------------------------------
Bu yazı daha önce SoL Gazetesi'nde, 20 Ekim 2012 tarihinde yayınlanmıştır.

20 Eylül 2012 Perşembe

Sürekli Kriz Çağının Başlangıcı: Batı Cephesinde Değişen Bir Şey Yok

Geçtiğimiz haftayı kısaca özetlersek 2007-8'den itibaren var olan tablonun değişmediğini, hatta krizin daha da derinleştiğini görebiliriz. FED, gelen işsizlik rakamlarının bir türlü düşürülememesi üzerine piyasalara sınırsız parasal destek sağlayacağını ilan etti. Bunun karşısında Avrupa Merkez Bankası (ECB), geleneksel yolundan sapmayarak, sadece yapısal reformların uygulanması koşulu ile ikincil piyasalardan fon alımının yapılabileceğini ilan etti. Geçtiğimiz dönemden farklı olan ise, Çin'deki yavaşlamanın daha da belirginleşiyor olması.

Daha  önceden de belirttiğimiz gibi, devletlerin ya da kamu otoritelerinin krize müdahale edebilmek için çok fazla seçenekleri yok. Ya parasal değersizleşme ya da emek gücünün değersizleştirilmesi yoluyla yeniden toparlanma yönünde politika izleyebilirler. Son krizde ABD, her iki yolu da aynı anda uyguluyor. AB ise (Almanya olarak da okunabilir), ikinci seçenek üzerinde ısrarla duruyor. Ancak krizi karşılama biçimleri farklı olsa da krizi yaratan yapısal dinamiklerde bir değişiklik olmadıkça, konjonktür karşıtı politikalarla, politik otoritelerin krizi önleme şansları bulunmuyor. O zaman bu yapısal şartların neler olduğuna bir kez daha göz atabiliriz (#).

1970'li yıllardan itibaren sistemin yapısal krizi, kar oranlarının bir türlü yükseltilememesinden kaynaklanıyor. Bu durumda, en geleneksel yöntem, ücretlerin düşürülerek, yeniden karlılığın sağlanması. Ancak ücretlerin düşürülmesi, bu defa sistematik bir şekilde üretilenlerin satılması sorununu, yani talep yetersizliğini beraberinde getiriyor. Bu durumda ise kredi mekanizması devreye sokularak, talebin suni olarak pompalanması gündeme geliyor. Ancak buradaki talebin, öncekine göre niteliksel bir farkı var, o da borçlanmadan kaynaklanıyor olması. Dolayısıyla, finansallaşma olarak da özetlenen bu durum, farklı ülkelerde farklı zamanlarda devreye sokulsa da, günümüzde dünya genelinde gözleyebileceğimiz bir vak'a olarak karşımıza çıkıyor.

Kapitalist toplumsal ilişkilerde ve üretim yapısında temel motif kar olduğuna göre, karlılığın azalması, bir dizi sonucu da beraberinde getiriyor. Bu durumda, ekonomik büyüme yavaşlıyor, işsizlik artıyor, kamu borcu yükseliyor ve tüm bunlar döngüsel bir şekilde tekrar talebin daralmasına ve tekrar kredi/bireysel borçlanma yoluyla suni talep yaratılması yönündeki çabalara neden oluyor.

Krizin temel dinamiklerinden biri olan karlılığın yeniden tesis edilememesinin en önemli nedeni ise yine sistemin bir diğer yapısal unsuru olan rekabet mekanizması. Özellikle 1970'lerden itibaren önce Almanya ve Japonya'nın, ardından 1980'lerde ve 1990'larda Doğu Asya ülkelerinin son olarak da Çin'in oyuna girmesiyle çıta giderek ulaşılması zor olan noktalara tırmanıyor. Yani bir şirket, aynı kalitedeki herhangi bir malı diğerlerinden  daha ucuza ürettiği anda, diğerlerinin rekabet üstünlükleri sarsılıyor. Ancak, aynı kalitedeki bir malı daha ucuza üretmenin mümkün olan tüm yolları (teknoloji yoğun: işsizlik; emek yoğun: düşük ücret; hızın artırılması: fazla çalışma) çalışanların yaşam koşullarını giderek daha da kötüleştiren uygulamalar.

Toparlamak gerekirse, kar oranlarının düşmesi, rekabet, işsizlik ve ücretlerin düşürülmesi, talebin daralması ancak buna karşı kredi yoluyla bireysel borçluluğun genişletilmesi, günümüze kadar gelen süreçte krizin temel seyri idi. Ancak sistem açısından güncel olan sorun, mevcut bu mekanizmaların da işlemiyor oluşu. Tüm parasal destek çabalarına rağmen ABD'nin en büyüklerinden olan Bank of Amerika'nın bugün, yıl sonuna kadar 16.000 çalışanı daha işten çıkaracağını ilan etmesi, mevcut mekanizmaların işe yaramadığını bir kere daha ortaya koyuyor.

(#) Bu kısa değerlendirme, R. Brenner'in krizin yapısal kökenleri üzerine olan analizinden yola çıkmıştır.

20 Eylül 2011 Salı

Bir Ay Sonra Krizin Neresindeyiz?

2008 krizinden sonra yeniden toparlanma ve dünya ekonomilerinin yeniden büyüme trendine girişi beklenirken, 2011 yılının Ağustos ayında, Avrupa ve ABD'deki devlet borçları konusu, ikinci dip beklentilerini güçlendirdi. Önceki krizde bankaları kurtaran devletlerdi. Özel zarar, merkez bankaları aracılığıyla toplumsallaştırıldı, kamu borcu haline getirildi. Şimdi tek tek ülkeler kamu borcunu ödeyemez hale geldiklerinde, onların zararlarını sosyalleştirecek haminin kim olacağı ise meçhul. Yani bankalar battığında merkez bankaları kurtarır, küçük ülkeler battığında büyük ülkeler yardıma koşar. Ancak büyük ülkeler battığında - ki bu aktüel bir olasılık- ne olacağını henüz kimse bilmiyor. Muhtemelen, krizin bu kadar yakın ve yıkıcı olarak geldiğinin "hissedilmesinin" ardında cevabı bilinmeyen bu soru yatıyor[1].
           Geçen Ay Ne oldu?
Geçtiğimiz ayın (Ağustos 2011) ilk yarısında, dünya piyasaları 2008 krizinde kaldığı yerden devam etmek üzere harekete geçti. Daha Yunanistan’ın kamu borçlarını ödeyemeyerek iflasını ilan etmesinin sınırından yeni dönülmüşken, İspanya ve İtalya’da da benzeri beklentiler ard arda yükselmeye başladı. Bunların üzerine dünyanın önde gelen kredi değerlendirme kuruluşlarından olan Standard&Poors’un (S&P) ABD’nin kredi notunu düşürmesi de eklenince, kriz beklentilerine en duyarlı alanlar olarak borsalar, dünya genelinde %4 civarında sert düşüşler yaşadı. Türkiye’de ise Merkez Bankası sürecin hemen başlangıcında olağanüstü toplanarak bir takım tedbirler almaya çalışsa da, 1-15 Ağustos arasında Türkiye krizden en çok etkilenen ülkeler arasında yer alarak %16’nın üzerinde borsa düşüşleri yaşadı.
Yine geçtiğimiz ay, küresel anlamda sürece müdahale eden iki temel aktör olarak iki merkez bankası vardı, European Central Bank (ECB) ve (Federal Reserve System) FED. ECB başkanı Trichet, haftanın hemen başında yaptığı açıklamada yaşananları “2. Dünya Savaşı'ndan sonraki en büyük kriz” olarak nitelendirdi. Ardından da Avrupa Birliği Finansal İstikrar Fonu'nda bulunan 440 milyar Euro’nun İtalya ve İspanya gibi büyük ülkeleri kurtarmaya yetmeyeceğini ekledi. Ancak buna rağmen 2 milyar Euro tutarında İtalyan ve İspanyol devlet kâğıtlarını alarak, bu iki ülke üzerinde yoğunlaşan iflas tehlikesini bertaraf etmeye çalıştı. Atlantik’in diğer yanında olan ABD’de ise, Hazine, S&P’nin kredi notu düşürmesine “teknik hata” argümanı ile itiraz ederken, FED pozisyonunu koruyarak 2013’e kadar faizleri sabit ve sıfıra yakın tutacağını ilan etti. Tüm yaşananların bir diğer önemli tarafı olan Çin ise, özellikle ABD’yi uyararak böyle devam ederse Dolar’ı rezerv para olarak tutmaktan vazgeçeceğini belirtti. İki merkez bankası müdahalesinden sonra biraz sakinleşen piyasalar ise, bu sefer Fransa’nın kredi notunun düşürüleceği “söylentisi” üzerine yeniden sert düşüşler yaşadı. Belki de Ağustos ayının ilk yarısında yaşanan gelişmeleri özetleyen değerlendirme, tartışmaların odağında olan İtalya’nın Maliye Bakanı’ndan geldi: “Kriz farklı yollar izlese de henüz bitmiş değil”.
Peki, yukarıda biraz da “piyasa dili” ile aktarılan tüm bu olan bitenin anlamı ne? The Economist’in yorumuna bakılırsa, sorunun kökeninde iflah olmaz politikacılar yatıyor. Popülistçe ve basiretsiz bir şekilde yapılan harcamalar, yaşananların temel sebebi. Ya da yine Wall Street Journal, New York Times gibi “kanaat önderi” gazetelere ve bizdeki liberal köşe yazarlarına bakıldığında mesele merkez bankaları tarafından “doğru politikaların” uygulanmamasından kaynaklanıyor. Keşke yaşananlar, liberallerin söylediği kadar “naif” olsaydı. Ancak öyle değil.
 Esas Sorun Nerede?
Esas sorun kapitalist toplumsal ilişkilerin kalbinde yer alan sermaye birikim sürecinin istikrarsız ve sürekli kriz üreten yapısında. Yani kriz, kapitalist toplumsal ilişkiler için bir “istisna” değil, “kaide” niteliğinde. Ancak mesele bunu tespit etmekle bitmiyor tabii. Kriz, basitçe, borsaların yukarı/aşağı hareketi ya da döviz kurundaki değişmelerden ibaret değil. Söz konusu olan, geniş toplum kesimlerinin günlük hayatının giderek zorlaşması, alım güçlerinin erimesi, sosyal haklarının daralması ve işsiz kalmaları gibi çok daha geniş etkiler. Ve aynı zamanda kriz anları, o zamana kadar gelen süreçlerin sorgulanması, kulakların egemen söylem dışındaki seslere daha duyarlı gelmesi ve geniş toplumsal mücadelelerin ivmelenmesi için gerekli olan “objektif” koşulları da beraberinde getiriyor. Ancak yine bu koşullar gittikçe belirsizleşen ortamda, geleceğe karşı kendilerini güvensiz hisseden geniş toplum kesimlerinin daha otoriter seslere kulak verdiği dönemler olabiliyor.
Güncel krizin temel nedenini ve mekanizmalarını açıklamak için ise, öncelikle sistemin temel işleyiş mekanizmalarını deşifre etmek gerekiyor. Buna göre kapitalist toplumsal ilişkiler sistemi, meta üretim sürecinde, canlı emek unsurunun yarattığı değerin bir kısmına el konulması ve giderek bu el konulan (artı) değerin, üretilenlerin satılması sonucunda realize olmasına dayanır. Dolayısıyla üretim alanı, sistemin merkezi olması nedeniyle, hem birikimin hem de krizlerin kalbidir. Daha çok parasal alanda olduğu düşünülen finansal işlemler ya da kredi ilişkisi ise, doğrudan üretim alanı ile bağlantılı ve onun ayrılamayan bir parçasını oluşturur. Bu anlamıyla üretim alanından kaynaklansa da yaşanan tüm krizler finansal alanda ortaya çıkar.
Bu alana biraz daha yakından bakıldığında ise, kredi mekanizmasının önemi görülebilir. Gerçekten de kredi, realize olmamış değer olarak, gelecekte üretilecek olan artı değer üzerinde hak iddiası anlamını taşıyarak ve henüz kullanıcının elinde olmayan bir parayı devreye sokarak, “muazzam meta birikimine” ulaşmanın en önemli araçlarından birini oluşturur. Yine kredi sayesinde alış ve satış arasındaki aktüalite kaldırılır ve mübadele ilişkilerine zaman boyutu eklenir. Gerek üretim sürecinde, gerekse dolaşım alanında kredinin giderek merkezi bir rol oynamasıyla beraber, bu ilişkinin kurumsallaşmış mekanları olarak bankalar ortaya çıkar ve sonunda, ulusal mekanda merkez bankası, kredi sisteminin tepesinde yer alır.
Ekonomik büyümenin sağlandığı büyüme dönemlerinde kredi ilişkisi hızla yayılır, gerek ülke ekonomisi içinde gerekse dünya çapında sonsuz kredi zincirleri oluşur. Ancak buradaki tüm beklenti, henüz var olmayan bir üretim ve bunun sonucunda elde edilecek olan (artı) değerin sorunsuz bir şekilde gerçekleşmesidir. Dolayısıyla kredi, kapitalist üretimin sınırlarının sürekli genişleyeceğine dair bir inançtır. Yani ekonomik büyümeyi öngörür. Kriz belirtileri ortaya çıktığında ise, kapitalistin ilk tepkisi, bunun üretim alanına yayılmasını engellemek için kredi mekanizmasını devreye sokmaktır. Bu nedenle kriz, finansal kriz olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla finansal krizler, birikim sürecindeki bir kırılmayı temsil eder, kapitalist üretimin organik bütünlüğünün zedelenmesini ifade eder.
Yukarıda kısaca özetlenen işleyiş mekanizması, aslında 1970’li yıllarda yaşanan ve kar oranlarındaki düşme eğilimi[2] ile temellenen kriz ve sonrasını anlamak için önemli ipuçlarını barındırmaktadır. Gerçekten de 1970’lerdeki üretim alanında yaşanan kriz sonrasında kredi ilişkileri devreye sokulmuş ve bu yolla kriz, sürekli geleceğe ertelenmiştir. Bu anlamıyla kredi, sermaye için geleceğe kaçış imkânı sağlamıştır. Çalışanlar açısından ise, zaten düşük olan alım gücünü koruyabilmek açısından kredi giderek önemli hale gelmiştir. Bir başka boyutu ise kredi ilişkisi, hem çalışanların geniş kesimini borçlu kılarak bağımlı hale getirme, hem de belirli bir “tüketim kalıbını” sunma anlamında ıslah etme işlevi görmüştür.
1970’lerden beri sürekli ileriye ötelenen kriz, zaman zaman ülkesel (Rusya, Arjantin Türkiye) ya da bölgesel (Doğu Asya) olarak ortaya çıksa da 2008 yılına gelindiğinde artık “kaçılacak yerin” çok sınırlı olduğu bir evreye girmiştir. Şimdi yaşadığımız süreç ise, 2008’de daha çok şirketler ve tekil bireyler düzeyinde borçların ödenememesinden, yani kredi ilişkisinin realize olamamasından kaynaklanan ve giderek finansal alana sirayet eden krizin devamıdır. 2008’de yine kapitalizme dair temel bir işleyiş mekanizması olan merkez bankaları (devlet) devreye girerek, bu özel zararlar, sosyalleştirilmiş ve borçluluk pozisyonları devlet tarafından devralınmıştır. Dolayısıyla güncel krizin devlet borçları üzerinden yaşanmasının gerisinde, 2008’deki (sermayeyi) kurtarma planları yatmaktadır.
Güncel krizin bir özelliği, devletin müdahale araçlarının giderek daha sınırlı hale gelmesidir. Örneğin 2008’de kullanılan parasal genişleme süreci şu anda FED’in gündeminde değil, zira faizler sıfıra yakın bir düzeyde. Ancak sistemin krizden çıkabilmesi, yani kamu borçlarının ödenebilmesi için öncelikle ekonomik büyümenin, yani sermaye birikim sürecinin yeniden hızlanması gerekiyor. Bu da kısa dönemde pek mümkün görünmediğine göre, riskli de olsa enflasyon yaratmak, yani tümden değersizleşmeyi sağlamak, borçları azaltmanın yollarından biri olarak öne çıkıyor. Bu ise, geliri enflasyon oranında artmayan geniş toplum kesimlerinden, geliri enflasyon oranının üzerinde artan sermaye kesimine doğru bir kaynak aktarımı ve borçların çalışanların sırtlarına yüklenmesi anlamına geliyor. Ancak bu seçenek sadece krizin faturasını çalışanların üzerine yıkmakla kalmayabilir. Zira enflasyonist bir süreç sonucunda Dolar’ın tüm dünyada değersizleşmesi söz konusu ve böyle bir durum, başta Çin olmak üzere birçok ülkenin elinde rezerv parası olarak tutulan değerlerin birdenbire büyük kayıplara uğramasına neden olacak. Bu ise, ABD’nin hegemonik devlet, Dolar’ın ise dünya parası olmasını zora sokan bir gelişme olacaktır. Yine benzer bir şekilde ECB’nin enflasyonist bir yola girmesi, zaten sallantıda olan Avrupa Para Birliği’nin tamamen yıkılmasına neden olması çok muhtemel. Bu anlamda ABD ve bir ölçüde de AB, ekonomik büyümeyi sağlama amacıyla parasal genişleme yapma, ancak bunun yaptığı anda da paralarının değersizleşmesi çelişkisi ile karşı karşıyadır.
Dolayısıyla para politikasında yolun sonuna gelinmişken, geriye sadece maliye politikasında, yani eğitim, sağlık gibi sosyal harcamalar ile ücretlerde kısıtlamalara yönelik önlemler almak kalıyor. Bugün İtalya’nın uygulayacağını ilan ettiği önlemler paketine bakıldığında bunu açıkça görebiliriz. Buna göre pakette yerel hizmetlerin özelleştirilmesi, özel sektörde kadınlar için emeklilik yaşının yükseltilmesi, kamu çalışanlarının ücretlerinin azaltılması ve işten çıkarılmaları, verimliliği artırmak için dini bayramların pazar günü kutlanması ve vergilerin yükseltilmesi gibi önlemler yer alıyor.
 Dünya Krizi ve Türkiye
Güncel krizin Türkiye’ye olası yansımalarını açıklamak için, özellikle 2001 krizi sonrasında girilen yeni dönemin temel özelliklerine kısaca değinmek gerekiyor. Buna göre, 2001 sonrasında sermaye birikimi açısından üretken sermayenin uluslararasılaşması, sürecin temel dinamiğini oluşturuyor. Bu dinamik etrafında şekillenen politikalara baktığımızda ise, kısaca şöyle bir mekanizma görülüyor: Enflasyon karşıtı mücadele için yüksek faiz politikası, bunun sonucunda yerli paranın değerli kılınması, değerli TL ile ithalatın kolaylaşması ve yüksek ihracat ve büyüme oranları ile yine yüksek cari açık. Modele biraz daha yakından baktığımızda ise, dünya pazarı ile gittikçe daha organik ilişkiler geliştiren sermaye kesimlerinin, değerli TL politikası ile dünya pazarının sağladığı olanaklardan daha fazla yararlanabildiği, bu yolla (ithalatla) üretim kapasitesini ve teknolojik donanımını yenilendiği ve uluslararası rekabette, kur avantajı yerine verimlilik artışına dayalı bir strateji izlediği görülebilir. Bu noktada belirtmek gerekir ki, bu verimlilik artışına dayanan strateji, aynı zamanda reel ücretlerin düşürülmesi ve yüksek işsizlik oranı ile beraber gerçekleşmektedir.
Ancak özellikle 2006 yılına gelindiğinde ihracat içinde ara mal ve sermaye yoğun malların artışının sonlandığı bir döneme girilmiş ve hemen ertesinde gelen 2008 krizi ile birlikte, bu stratejide önemli revizyonlar yapılması gündeme gelmiştir. Özellikle Sanayi Bakanlığı tarafından hazırlanan Strateji Belgesi’nde ve de TÜSAİD raporlarında ipuçları görülen bu strateji değişikliği, cari açığı sürdürülemez boyuttan kurtarmayı ve orta/uzun vadede teknoloji yoğun metaların üretimine geçmeyi hedefleyen bir sanayi stratejisi şeklini almaktadır. Her ne kadar FED’in ve ECB’nin gevşek para politikası uygulaması sonucunda uluslararası sermayenin Türkiye gibi ülkelere gelmesi hala mümkün görünse de, finansal krizdeki derinleşme, bu olasılığı derhal terse çevirebilir. Bu nedenle, uluslararası piyasalarla eklemlenmiş sermaye kesimleri açısından daha istikrarlı bir büyüme stratejisi giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Dolayısıyla 2001 sonrası Türkiye ekonomisi, yeni bir birikim modeline geçişi ve bu model çerçevesinde devletin yeniden yapılanmasını ifade etmektedir.
Bu modelin çalışanlar açısından sonuçları ise, ithalat kolaylıkları sayesinde üretimin giderek daha fazla sermaye yoğun yöntemlerle yapılabiliyor olması nedeniyle artan işsizlik ve reel ücretlerin gerilemesidir. Gerçekten de 2001 sonrasında resmi işsizlik seviyesinin yüzde 10’lar seviyesine oturduğu, 2008 krizi gibi sıkıntılı dönemlerde ise yüzde 14’lere ulaştığı görülebilir. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde, ekonomik büyümeden çok finansal istikrarı öne aldığını söyleyen hükümetin niyetine bakılırsa, işsizliğin daha da artacağı çok muhtemeldir. Bunun yanında, özellikle Avrupa’da meydana gelecek olan bir bunalım, Türkiye’yi en önemli ihraç pazarı olması dolayısıyla çok yakından etkileyecek ve 2008’de yaşandığından çok daha büyük ölçekli işçi çıkarmaları görülecektir.
Toparlamak gerekirse, kriz, tüm dünyada ve Türkiye’de çalışanların emeklilik, kıdem tazminatı ve sigorta gibi temel sosyal haklarının gerilemesi, özelleştirmelerin hızlanması, işsizliğin artması ve reel ücretlerin daha da baskılanmasına neden olacak. Yeni sermaye, bir kez daha krizin faturasını çalışanlara kesecek. Ancak tabii ki bu bir kader değil. Kriz aynı zamanda, yukarıda belirtildiği gibi, gözlerin alternatifleri aradığı bir dönem. Yunanistan parlamentosunun önündeki protesto görüntüleri henüz İspanya ve İtalya’da görülmedi. Ancak İngiltere’de yaşananlar ve Orta Doğu’da yeniden ısıtılan savaş gündemi, önümüzdeki sürecin geniş çaplı toplumsal mücadeleler sonucunda şekilleneceğini gösteriyor. Son olarak şunu belirtmek gerekiyor: Hiçbir dönemde kapitalizm, krizler nedeniyle kendiliğinden ortadan kalkmadı ve muhtemelen de kalkmayacak, eğer var olan sistemin ötesinde başka bir dünya düşlüyorsak, krizin bu sistemi yıkacağı kolaycılığına kapılmamamız gerekiyor.

[1] Bu yazı, Mesele Dergisi’nin Eylül 2011 sayısında yayınlanmıştır.
[2] Bilindiği gibi Marksist gelenek içinde zengin bir kriz tartışması vardır. Kar oranlarının düşme eğilimi, uzun dalgalar, eksik tüketim, kar sıkışması, aşırı birikim teorileri ilk başka akla gelen açıklama çerçeveleridir. Bu teorilerin derli toplu bir değerlendirmesi ve Türkiye bağlamında tartışılması için, Melda Ö. Yaman’ın (2008) “Geç Kapitalistleşme Sürecinde Kriz” çalışmasına bakılabilir.