11 Haziran 2013 Salı

Gezi Direnişinin Ekonomi Politiği

İki haftasını dolduran Gezi direnişi üzerine pek çok yorum ve analiz yapılacak. Nilüfer Göle'nin başını çektiği depolitizasyon harekatını bir kenara koyduğumuzda, başbakanın şahsi üslubu, iktidarın değişen yapısı ya da isyanın sınıfsal niteliği üzerine yapılan tartışmalar devam edecek. Ancak burada, hareketin bastırılması için aktive edilen "faiz lobisi" argümanı üzerinden, direnişin ekonomi-politiği ve hükümetin muhtemel adımları üzerine kısa bir değerlendirme yapacağız.
 
Uluslararası Yatırımcı ve "Ülke Riski": Faiz Lobisi Kimdir? Sermaye Ne İster?  
Başbakan'ın açıklamalarına göre iki haftadır Gezi parkı için pek çok ilde yapılan gösterilerdeki direnişçiler ile kim olduğunu bilmediğimiz ancak "dışarıda" olduğu Başbakan tarafından tespit edilen "güçler" arasında bir ittifak var ve direnişçiler (tabii ki "dışarısının" yönlendirmesiyle) bir anda sokaklara döküldüler. Başbakan'a göre bu lobi ve bunu oluşturan yerli ve yabancı sermaye çevreleri, hükümeti yıpratmak için bu harekete giriştiler ve ortaya çıkan istikrarsızlık durumundan da fayda sağlıyorlar. Dolayısıyla buradan devam edersek, insanlar günlerdir yüksek faiz için direniyor, gaz yiyorlar, yaralanıyorlar gibi bir yere varabiliriz. O yüzden buradan gitmemek gerek.

Başbakan'ın içi pek de dolu olmayan bu argümanını bir kenara koyarsak sermaye için önemli olanın, hükümetlerin siyasi istikrarı korumaları olduğunu belirterek tartışmayı sürdürebiliriz. Bu çerçevede istikar, muhtemel anti-kapitalist hareketlerin önlemek ya da çalışanların ekonomik ve sosyal hak kazanımlarının önüne geçmek ve sermaye için elverişli bir karlılık ortamı hazırlamak olarak görülebilir. Bu durumda hem sermaye için uygun "yatırım iklimi" gerçekleşmiş olur, hem de borç çevriminde bir sorunla karşılaşılmayacağı varsayılır. Bu çerçevede eğer siyasi istikrar bozulduysa, ülkenin borçlarını vaktinde ve tam olarak ödeyememesi ya da var olan yatırımların aksaması ihtimalleri ortaya çıkacağından, bu ülkeye verilen borçlarda, siyasi risk de eklenir ve faizler giderek yükselir. Örneğin ABD'deki FED'in sıfır faiz önerirken Türkiye'de Merkez Bankası'nın yüzde 5'ler düzeyinde önerdiği reel faiz getirisine karşı yatırımcının hala ABD'yi tercih etmesinin nedeni, ABD hükümetlerine ve devletine duyduğu sarsılmaz güvenden ileri gelmektedir. Dolayısıyla yerli ya da yabancı sermaye açısından önemli olan siyasi iktidarların istikrarı sağlayabilme kapasitesidir. Bir başka ifadeyle, mümkün olan en az itirazla bir "yatırım iklimini" hangi iktidar kurabiliyorsa sermaye onun tarafında saf tutar.

Hükümetin Muhtemel Seçenekleri

İki haftayı geçen Gezi direnişi nedeniyle yerli ve yabancı yatırımcılarda yani sermaye çevrelerinde hükümetin bu krizi iyi yönetemediği izlenimi giderek güçlenmiştir. İMKB'deki yüksek oranlı kayıplar, Merkez Bankası ve diğer kamu kuruluşlarının müdahalelerine rağmen doların ve avronun yükselişine devam etmesi ve yabancı sermaye çıkışları, direnişin yarattığı istikrarsızlığı ve hükümetin bununla başa çıkma biçiminin yarattığı belirsizliği ifade eder niteliktedir.
 
Bu durumun bir adım ötesinde gelişebilecek muhtemel bir kriz senaryosunda, Türkiye'deki yüksek faizden yararlanmak için gelen kısa vadeli yatırımlara dayanan sıcak paranın ani çıkışı ile beraber yaşanması muhtemel olan kur şoku ve ardından da başta bankacılık sistemi olmak üzere ekonominin geri kalanına etki etmesi beklenebilir. Kısa vadeli gelen sıcak paranın dışında, özel sektörün borçlarını çevirmesi için gerekli olan yabancı sermaye ihtiyacını karşılamak da zorlaşabilir. Örneğin bu yıl için özel sektör 221 milyar dolarlık borçlanmaya gitmesi gerekiyor, karşılaştırma için belirtelim, bu meblağ krizde boğuşan Yunan ekonomisinin büyüklüğüne eşit. Bu durumda hükümetin önünde piyasaları sakinleştirebilmek, yerli ve yabancı yatırımcıya güven verecek istikrar ortamını ve müesses nizamı yeniden tesis edebilmek için atacağı muhtemel adımlarla ilgili iki varsayımdan hareket edebiliriz.

Bunlardan ilki direnişi şiddet kullanarak ezmek. Bu seçeneğin, sonunda istikrarı sağladığı ölçüde, sermaye için daha az tercih edilebilir bir yol olduğunu varsaymamayı gerektirecek bir neden yok. Zira, yatırımcı, demokrasiden ziyade istikrara bakar. Dolayısıyla herhangi bir demokratikleşme sürecinin farklı sermaye kesimleri ile kurulacak ittifak ile geleceğini düşünmek en hafif ifadeyle naiflik olur. O nedenle, herhangi bir sermaye grubu ile hükümet arasındaki gerilimde, bu sermaye grubunun demokrasiden taraf olduğu, bunun karşısındaki hükümetin de otoriter olduğu gibi bir çıkarımında bulunmak kolaycılık olur. Ancak hükümet direnişi her ne pahasına olursa olsun bastırmayı seçerse bunun riski, kısa sürede bunu gerçekleştirememe ihtimalidir. Bu durumda sermaye çevreleri istikrarı sağlayacak başka siyasi aktörler aramaya başlayabilirler.

İkinci yol, direnişçilerin taleplerini kabul etmek ya da en azından gerilimi azaltarak ve tonu düşürerek var olan kriz ortamının çözülmesine çabalamak. Bu seçenek yerli ve yabancı yatırımcı açısından kısa vadede istikrarı sağladığı ölçüde olumlu karşılanacaktır. Ancak uzun vadede sermaye için bu seçenek çok da tercih edilen ve gerçekleşmesi için özel olarak çaba harcanacak olan bir yol değildir. Zira direniş sayesinde elde edilecek bir kazanım, benzeri direnişler için örnek olarak görüleceğinden, bu yolun açılmış olması, "yatırım iklimi" açısından parçalı bulutlu bir ortam yaratabilir. Fatih Özatay'ın belirttiği gibi "olayların yatışması, Türkiye ekonomisini izleyenlerce ne ölçüde sürdürülebilir bir sakinlik olarak yorumlanacaktır? Bu direniş başlamadan önce böyle bir direnişin olabileceğini düşünen var mıydı? Yoktu. Oysa şimdi ortada bir örnek var. Olabiliyor ve olmasına yol açan nedenler var demek ki. Nedenler ortadan kalkmadıkça her an yeni bir direniş olma olasılığının gündemde asılı kalması anlamına gelir bu durum". Dolayısıyla uluslararası ya da yerli yatırımcı, sokaktaki direnişçinin dostu değildir, zira sermaye açısından demokrasi talepleri kolayca istikrarsızlık yaratan hareketler olarak algılanabilir. 
Ayrıca bu seçeneğin hükümet açısından siyasi riskleri olacağı öngörülebilir. Zira siyasi tansiyon bizzat Başbakan tarafından bu denli yükseltilmişken buradan kendi kitlesini bir şekilde tatmin etmeyecek bir şekilde geri adım atmanın "evde zor tutulan yüzde elli" için bir hayal kırıklığı yaratacağı açık.

Adalet, Kalkınma, Demokrasi ve Kapitalizm
Yukarıda ortaya koyduğumuz hükümetin iki seçeneğini direnişçiler açısından değerlendirdiğimizde, ilk seçeneğin hayata geçmesinin çok zor olduğu söyleyebiliriz. Zira hükümet geçtiğimiz iki hafta boyunca uyguladığı şiddetin oranını artırarak direnişi bastırmaya çalışmış ancak her seferinde daha kitlesel bir tepki ile karşılaşmıştır. Dolayısıyla direnişin kitleselliğine bakıldığında hükümetin böyle bir hareketi kolayca bastırabilmesi pek mümkün görünmüyor. İkinci olarak direnişin süresi uzadıkça ekonomik maliyetleri artmakta, bu ise hükümetin bu maliyetleri azaltmak için direnişçilerin taleplerini bir ölçüde de olsa karşılaması için zorlayıcı bir unsuru oluşturmakta. Hükümetin ikinci yolu takip etmesi, yani direnişçilerin taleplerini kabul etmesi ise kuşkusuz Türkiye'deki demokrasi mücadelesi açısından ciddi bir kazanım olacak. 

Sonuç olarak bu Gezi direnişi, 11 yıldır süren AKP iktidarında gelen ekonomik büyümenin demokrasinin gelişimini beraberinde getireceğine dayanan liberal tezin iflas ettiğini gösterdi. Bu anlamıyla süreç nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın Gezi direnişi Türkiye bağlanında Neoliberal muhafazakarlığın sınırlarını işaretlemiş oldu.

14 Mayıs 2013 Salı

Britanya’da exodus tartışması ve muhafazakar manevralar

Britanya siyasetini Black Mirror dizisinin muhteşem ilk bölümündeki kadar olmasa da yine de oldukça hızlı bir kamuoyu değişimi tanımlar hale geldiyse bunda Avro Bölgesi krizinin etkisi büyük. Yaklaşık dört ay önce tabanını sağlamlaştırmak, muhafazakar milletvekillerinin ağzına bir parmak bal çalmak ve sağdan yükselen UKIP (aşırı milliyetçi, göçmen karşıtı Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi) tehlikesine karşı milliyetçilik bayrağını kimseye kaptırmamak üzere bir AB referandumundan bahseden Başbakan David Cameron siyasi dar görüşlülüğünün ceremesini çekmeye başlamış görünüyor. Bir kez gayya kuyusu açıldı mı politikacıların içine bakmadan duramayacağını kulağına fısıldamayı unutan danışmanlarının işine son vermediyse bu kendisini daha da zayıf gösterecek bir hamle olduğunu düşünmesinden kaynaklanıyordur herhalde.


Cameron AB referandumu ile ilgili önceki açıklamasında son derece muğlak bir tavır sergiliyordu. Böyle bir referandumun olup olmayacağı gibi muhtemel tarihi de son derece belirsizdi. Tek vurgusu AB ile müzakerelerde bulunmak istediği (ki müzakerelerin içeriği de net değildi) ve bu müzakereler sonucunda AB ile ilişkilerin Britanya’nın istediği şekilde biçimlenmesi sağlanamazsa bir referandumla halka danışmanın gerekli olacağıydı. Bu Britanya siyasetinde muhafazakar siyasetçilerin yani Torylerin arkalarını yaslayabileceği bir yönelime işaret eden, muhafazakarların UKIP karşısında övünebileceği majoriter bir demokrasi manevrasıydı. Şimdi, Tory backbencher’ların (Parlamentoda arka sıralarda oturan, parlamento grubunun tabanını oluşturanlar) coşkusu kısa sürmüşe benziyor.

Aslında Torylerin Liberal Demokratlarla oluşturduğu koalisyon hükümeti Brüksel’e bir güç aktarımı barındıran bir değişikliğin ancak referandumla kabul edilebileceğine dair bir yasal düzenleme yaptı. Ancak şimdi kartlar daha açık oynanıyor. Artık AB’yi terk etme zamanının geldiğini dillendiren daha fazla muhafazakar bulunmakta. Kraliçe’nin parlamentonun gündemini de ele alan konuşmasında bu doğrultuda bir ifadenin bulunmamasını protesto eden yaklaşık 80 milletvekilinin girişimi sonrasında Cameron daha büyük bir başkaldırıyı engellemek için bir yasa önerisi hazırlamak durumunda kaldı. Ancak bu yasa önerisini Avrofil olarak da görülen Liberal Demokratlarla olan koalisyonu sonlandırmamak için bir hükümet önerisi olarak değil kişisel bir girişim biçiminde parlamentoya sunacak. Proxyolarak konuşacak milletvekilinin günün birinde kahraman olması ihtimali bile parlamenter Michael Fabricant tarafından twitter’da dillendirildi. Ancak teklifin yasalaşma ihtimali hükümet teklifi olmadığından ve koalisyon köprüleri atılmadığından oldukça düşük.  

Torylerin başkaldırısı bu parlamentonun savaş sonrasında en fazla görüş ayrılığı ve yasa tekliflerine itirazın görüldüğü parlamentoolmasının nedeninde olduğu gibi Britanya’yı bekleyen sorunların büyüklüğünden ve yönetme zorluğundan kaynaklanıyor. Büyük sosyal kesintiler ve vergi artışlarına karşın toplam hükümet borcunun Reinhart&Rogoff barajı olan %90’a dayandığı, ekonomik sorunların üstesinden gelemeyen ülkede göçmenlerin günah keçisi ilan edildiği ve hayatın emekçiler için giderek daha da zorlaşacağı 2010 seçimlerine giderken oldukça açıktı. Asılı kalan parlamentodaki hükümet sorununun kısa zamanda çözülmesi ise Britanya’nın ekonomik sorunlarını rafa kaldırmadı. Çünkü krize verilen tepki sadece bütçe önceliklerini değiştirmek ve finansal sektörün pisliklerini halı altına süpürmekten ibaretti.

Göçmen karşıtlığının yükselişine eşlik eden AB’yi günah keçisi ilan etme taktiği, Avroskeptik çizgiyi politikanın daha da merkezine yerleştirirken, emek piyasasındaki ücretlerin daha da yükselmesini engelleyen göçmenlerin İngiliz alt orta sınıf için oluşturduğu “tehdit” karşısındaki tepkinin milliyetçi bir kanala bizzat muhafazakarlar tarafından dökülmesi muhafazakarları köşeye sıkıştırmaya devam ediyor. Avro bölgesi krizi sadece krize verilen tepkisel politika duvarlarıyla ve beklentilerin dibe vurmasıyla Kuzey Afrika’da halk desteğinden yoksun otoriter rejimlerin çöküşüne değil Britanya siyasetindeki merkezkaç kuvvetlerin güçlenmesine de katkıda bulunmuş durumda. Yarın Kraliçe’nin konuşmasına dair bir tartışmanın yapılacağı Avam Kamarası’nda belagat yarıştıracak muhafazakarlar bu kuvvetlere göz kırpacak. İki partili sistem Liberal Demokratların yükselişiyle geçen seçimlerde sarsılmıştı. Şimdi UKIP gibi bir partinin % 18’lere ulaşan oyuysa bütün poliitk sistemin geleceğinin masada olduğunu gösteriyor. AB referandumu ile ilgili kriz bunun göstergelerinden birisi ve en dikkat çekici olanı. AB üyesi ülkelerde bir dizi referandumla çıkış koşullarının tartışılmaya başlanması ihtimali de cabası. 

19 Nisan 2013 Cuma

Hata mı atmosferik basınç mı?


Harvard’dan Prof. Carmen Reinhart ve Prof. Kenneth Rogoff This Time is Different çalışmalarıyla akademik dünyaya derli toplu bir finansal kriz tarihçesi hediye etmekle kalmadılar. Bu ve buna eşlik eden makaleleri, raporları ile kamu borcu ve büyüme arasındaki ilişkiyi masaya yatırıp, “bu ilişki biraz muğlak ve elimizde net bir kanıt yok” diyerek birçok iktisatçının geçiştirdiği eşik sorununu incelediler. Soru şuydu: Kamu borcunun gayri safi yurtiçi hasılaya oranı hangi seviyede olursa ekonomik faaliyet açısından bir tehdit teşkil etmez? Çok sayıda ülkenin kamu borcu / GSYH oranları üzerinden yaptıkları hesaplamalar bu muğlaklığı ortadan kaldırdı. Borç oranı % 90’ı geçtiğinde ekonomiye radikal denilebilecek bir etkide bulunuyor ve tehlike çanları çalıyordu.

Bu hakikaten önemli bir tespit ve uzun vadeli verilerin analiziyle desteklendiğinde çok ciddi bir uyaran oluşturuyor. Kutsal kitaplardan fırlatılmış bir cümle ile karşı karşıyayız sanki: Her kim ki kamu borcunu eşiğin üstüne çıkarırsa, biliniz ki büyüme oranı düşecektir!

Gerçekten öyle mi? Thomas Herndon, Michael Ash ve Robert Pollin’in çalışması Reinhart&Rogoff’un verilerini kullanarak ancak bu kez iddia ettikleri üzere eksiksiz bir şekilde verileri alıp hesaplamayı yeniden yapıyor. Dışarıda neden bırakıldığı belirtilmeyen ülkeleri de kapsayarak aynı hesaplamayla kamu borcunun yüksekliğinin büyüme oranına etkisinin olumsuz addedilse bile açık bir şekilde tespit edilebilmesinin zor olduğunu gösteriyor (büyüme rakamlarındaki farklılık tablolaştırılmış şekliyle şurada). Sonuç açık: ortalama büyüme oranları kamu borcunun artmasıyla birlikte hafif bir şekilde zayıflayabiliyor ancak negatif korelasyon (x arttıkça y düşer) kurmak büyük bir hata. Reinhart ve Rogoff’un bilinçli olduğunu düşünmememiz için çok da bir neden sahibi olmadığımız Excel hatasının (R&R Hatası) önemi kitaplarının ve destekleyici çalışmalarının Avro Bölgesi krizi’nin başlangıcında ve gelişiminde yayımlanması ve halihazırda uluslararası finansal çevrelerde yaygın bir düşünme biçimini destekleyerek Avro Bölgesi devletlerine mali deli gömleğinin giydirilmesi çabalarına kuramsal ampirik destek sunmaları.

R&R hatası sırtımızı dönüp, büyük iktisatçılar da hata yapar diyebileceğimiz bir hata değil. Kamu borcunun artışının bizzat GSYH yavaşlamasıyla ilgili olabileceği gibi bir bilgiyi unutmamak gerek. Ancak, daha önemlisi bu tartışmanın ve çalışmaların bağlamı. Avro Bölgesi’nde krize verilen temel tepkilerden birisini hatırlayalım. 2011 yılı sonunda kabul edilen Mali Pakt ve onun temel unsuru olan mali kural, 2012 Mart’ında 25 AB üyesi ülkenin imzaladığı İstikrar, Eşgüdüm ve Yönetişim Anlaşması gereğince uygulamaya kondu. Bu kural bir yapısal açık hesaplaması üzerinden kamu harcamalarındaki kesintiyi sürekli kılmak amacı taşıyor ve Yunanistan korkusunun izini taşımakta.

25 ülke tarafından imzalanmış, 2013 Ocak itibarıyla 13 ülke tarafından resmen onaylanmış olan bu anlaşma, Maastricht kriterlerinden olan GSYH’nin % 3’ü oranında açık ve % 60’ı oranında kamu borç stoku gibi maddeleri % 0,5’lik ve yasal olarak bağlayıcı bir yapısal açık hedefiyle destekliyor. Bu yapısal açığın ölçülmesi ise bir çıktı açığına (potansiyel çıktı ile var olan çıktı arasındaki fark) ve istatistiksel varsayımlara dayalı hesaplamalara dayandırılıyor. Çevrimsel dalgalanmaların yaratacağı hesaplama sıkıntıları bir kenara, bu yapısal açık dayatması hedefi kamu harcamalarının toplum taleplerinden bağımsız olarak sürekli baskı altında tutulmasını amaçlıyor. Bu bağlamda Avrupa ölçeğinde sürekli bir kemer sıkma politikasının yasalaşma sürecinin tanıklarıyız. Bu yasal düzenlemeler ve siyasal dönüşüm, finansal sektörün kurtarılması için uygulanan Keynesyen tarzda açık vererek harcama yapılmasının, ulusal ölçekte daha yüksek ücret ve daha fazla kamu harcaması talebine dönüşmesini engelleme girişimi anlamına geliyor.

İşte böyle bir bağlamda R&R çıkarak kamu borcunun artışının büyümeye olumsuz etkisini Excel hatalarıyla gösteriyorlar. Masum bir hata mı yoksa atmosferik basınçtan kaynaklı bir çarpıtma mı? Sanırız ikincisi.