kamu borcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kamu borcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2016 Çarşamba

IMF içinde başlayan neoliberalizm tartışması krizin virajlarına eşlik edecek

Uluslararası Para Fonu (IMF) Araştırma Departmanı mensubu üç ekonomist (Ostry, Loungani ve Furceri), Fon’un önde gelen yayınlarından Finance and Development’ın 2016 Haziran sayısında “Neoliberalism: Oversold?” başlıklı bir makale yayımladılar. Ostry, Loungani ve Furceri kendi cemaatlerinde fazla eleştirel bulunduğu için üstü çizili kelimeyi kullanmanın ötesine geçip, “neoliberal” politikaların zaman zaman maliyetlerinin faydalarından daha fazla olabildiğini de ileri sürdüler. Ülke ekonomilerinin yaşadığı sorunların tek bir politika paketiyle (mali konsolidasyon + sermaye serbestliği) çözülemeyeceğinden dem vurdular. 

Financial Times baseball şapkasını ters giyerek ilgi çekmeye çalışan orta yaşlı bir adamın uğraşına benzettiği değerlendirmenin, esas sorun olan üretkenlik artışındaki azalmayı tartışmayı engellediğini beyan etti. Bu sert editoryal bizzat IMF içinden neoliberalizm eleştirisi duymanın yarattığı şaşkınlığa işaret etmekteydi. The Guardian neoliberalizmin ölümüne şahit olduğumuza dair heyecanlı bir op-ed bastı. Neoliberalizmin temel uygulamalarının başarısına dair şüpheci değerlendirmenin (yeniden) başlattığı tartışma uzunca bir süre devam edecek, çünkü neoliberalizm içinde kalarak küresel eşitsizliklerin sürekliliği güvence altına alınırken, sermaye serbestliği ve mali konsolidasyon istikrarlı ekonomik büyüme getirmiyor.

Kriz sırasında bu tartışma neden zaman zaman geri çekildi?

Aslında tartışma 2008-09 uluslararası finansal krizi çeşitli aşamalarıyla derinleşen ve dallanıp budaklanan bir kriz karakteri kazanmadan önce başlamıştı. Arka planında da kredi çöküşü sonrasında aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ülkelerden sermaye çıkışlarının yaşanması yatıyordu. Sermaye serbestliği savunucuları bu tarz bir toplu çıkış karşısında teker teker günah keçisi ilan edebilecekleri yönetimler bulamamıştı. Aralarında Stiglitz gibi ünlü şahısların da bulunduğu ekonomistlerin sermaye çıkışlarını engellemek olmasa da sınırlandırmak için kontroller gereklidir argümanına bir süredir görmediği ilgiyi göstermeye başlayan IMF ekonomistlerini de kapsayan uzmanlar grubu yine de bu noktayı derinleştirip bir tartışma kampı yaratacak zaman bulamadılar. Bunun nedeni de 2010-11’den itibaren tekrar geç kapitalistleşen ülkelere yönelen sermayenin (Avro Bölgesi krizinin baş göstermesi ve derinleşmesine karşın) geç kapitalistleşen ülkelerde son derece yüksek büyüme oranlarının yakalanmasına zemin hazırlamasıydı. Dolayısıyla sermaye kontrolleri tartışması boğuldu. Geç kapitalistleşen ülkelerde büyüme temposu 2012’den itibaren istikrarlı bir şekilde yavaşlamaya ve 2015’te (Rusya ve Çin dışarıda bırakıldığında, bkz. üstteki IMF grafiği) net çıkış görülene kadar.

Biraz farklı gerçekleşse de benzer bir seyir kemer sıkma ve mali konsolidasyon alanında da gerçekleşti. Kredi çöküşünün yarattığı ekonomik düşüş miktarsal olarak sınırlı borç artışlarını dahi oransal bir sıçramaya dönüştürüyordu. Üstelik neoliberal yönetim zihniyeti farklı varyantlarına karşın esasen devletin borç birikiminin ekonomik faaliyet için zararlarını ön planda tutmaktaydı. 1980’lerdeki uluslararası borç krizinin çözümü için geliştirilen mekanizmaların benzerlerinin (Brady tahvilleri uygulamasında olduğu gibi yatırım derecesine sahip kağıtların teminat gösterildiği kısmi borç silme ve yapılandırma tartışması) 2010-11’de bir borç krizine dönüşen Avro Bölgesi krizinin çözümü için geliştirilmesi ve işe koşulması tartışılıyordu. Kriz öncesinde borçlanma maliyetleri düşükken ve borçlanma olanakları daha fazlayken, kriz sırasındakinden daha yüksek veya ona yakın kamu borcu/GSYH oranlarını Avro Bölgesi’ndeki ülkelerin yıllar boyunca sürdürebildiğini belirtenlerin sesi boğuldu. Ordoliberal versiyonuyla neoliberal kriz yönetimi Avro Bölgesi’nde kesin bir borç limiti ve mali konsolidasyon dayattı. Ancak yasal değişikliklerin yapıldığı ve kemer sıkma önlemlerinin hız kazandığı 2012-14 sonrasında ne ekonomik toparlanma umulduğu gibi gerçekleşti ne de Avro Bölgesi’nin finansal sistemini de tehdit eden borç krizi nihai çözüme kavuştu (2016 tahminleri için The Economist’ten aktardığım grafik kemer sıkma politikalarının Avro çeperinin ötesinde örneğin Fransa için de anlamlı bir düşüşe vesile olmadığını gösteriyor. 2013 Kıbrıs bankacılık krizi, 2014’te Avro Bölgesi’nde deflasyon, 2015 Yeni Yunan kurtarma programı, 2016 İtalyan bankacılık krizi ve Yunan borç yapılandırma anlaşması vb. üzerine ayrıntılar için bloga ve kitabımıza bakılabilir).

Bu koşullar altında kemer sıkmanın dezavantajları ve borç sorununun organik bir büyüme sırasında hafiflemesinin daha pratik olduğu görüşü tekrar anaakım iktisadi tartışmanın malzemesine dönüştü. Aynı zamanda 2014-15’te derinleşen ve geç kapitalistleşen ülkeleri daha fazla etkileyen kriz karşısında IMF’nin 2015 World Economic Outlook’ta, bütçe elveriyorsa ve manevra alanı mevcutsa borç artışına yol açabilecek önlemleri almayı (iç pazar olanaklarının kulanılmasıyla beraber) ekonomik büyüme temposu kaybının önüne geçmek için önerdiğini gördük (Türkiye’de 64. Hükümetin programı bu anlayışın izlerini taşımaktaydı).

IMF içindeki son tartışma

Yukarıda atıfta bulunulan IMF ekonomistlerinin son değerlendirmelerinde işaret ettikleri noktalar (IMF World Economic Outlook değerlendirmelerindekine benzer bir şekilde) esasen neoliberalizm içinde bir esnekliğe işaret etmektedir, çünkü piyasalaştırma ve sermaye egemenliğinin sınırlandırılması doğrultusunda bir öneri burada bulunmamaktadır. Ancak bir arayış söz konusudur ve bu da arka plandaki seyrin uzantısıdır.

IMF içinde tartışmadaki kamplardan birine göre kısaca:

1- Borç oranlarını düşürmek için alınacak kemer sıkma önlemlerinin ekonomiyi boğmasına izin vermemeli, gerektiğinde kamu harcamalarıyle desteklenen ekonomik büyümenin borç oranlarını zamanla geriletmesinin faydalı olabileceği durumları IMF dikkate almalıdır (2015 Yunan kurtarma paketi görüşmelerinde IMF konumunun dayanağı).

2- Spekülatif sermaye girişlerinin yaratacağı canlılık ve çöküş çevrimlerini engellemenin yolu kısmi kontrollerden geçiyor olabileceğinden IMF bu ihtimali dışlamamalıdır (Yadsınması imkansız gelir adaletsizliği ve toplumsal eşitsizlik verileri ve 2008-09 krizi sonrasındaki sermaye hareketlerinin etkilerine ilişkin gözlemler)

Hatırlatmak gerekirse IMF Madde VI-1’in 1969’da yeniden yazımında daha önceki spekülatif sermaye / üretken sermaye ayrımı kenara konularak IMF kaynaklarının kullanımında bu bağlamdaki sınırlama kaldırılmış, bu düzenleme daha liberal bir uluslararası finansal sistemin ortaya çıkışının ve spekülatif hareketlerin yoğunlaşmasının arkasındaki adımlardan birisini oluşturmuştu. Özellikle finansal serbestleştirme çılgınlığının hüküm sürdüğü 1990’lar kriz deneyimleri üzerinden diğer kamplardan yöneltilen eleştirileri yeterince dikkate almayan IMF ekonomistleri Ostry, Loungani ve Furceri’nin ağırlıkla kendi çalışmaları üzerinden tavsiyelere kalkışması (1990’lar ve 2000’lerdeki IMF faaliyetleri bu körlükle temize çekilemeyeceğinden) elbette oldukça ironiktir. Ancak bu aymazlığın işaret ettiği ve süregiden IMF içi tartışma, yaklaşık 50 yıl öncesinin sermaye kontrolleri tartışmasında kaybedilen bir mevzinin telafisi anlamına henüz gelmemektedir.

Neoliberalizmin ölümü?

OECD ekonomilerinde toplam 2016 büyüme oranının 2015’ten daha düşük olması ve bütün dünyada zayıf büyüme beklentisi hakimken neoliberalizmin vaatlerini yerine getiremediğini ifade eden kişi sayısı fazlalaşacaktır. Gelinen nokta uluslararası finansal sistemde tepe noktasında bulunan yöneticiler, teknokratlar ve ekonomistlerin tartıştığı zemin açısından kaymaya işaret ediyor gibi görünmektedir. Ancak kemer sıkma (mali konsolidasyon) ve rekabetçilik ve dışa açılma (sermaye serbestliği) levhalarının yer değiştirmesi sinyallerinin gücü ve bunların tektonik bir kaymaya işaret edip etmediği şüphelidir. Bu tarz kaymalar son derece uzun dönemlere yayılmaktadır ve bu değişimin kısa ve orta vadeli politika demetlerinin ötesinde uzun vadede bir değişime yol açıp açmayacağı belirsizdir. Sorun bu tartışmanın krizin seyri ile ilişkisini kurmakta, küresel emek hareketinin başarısızlıklarının üzerini örttüğü sermaye cephesindeki çaresizliği tespit etmektedir. Aksi takdirde neoliberalizmin her virajda yeniden karşımıza bir heyula olarak dikilmesini engellemek olanaksızlaşır.

12 Mayıs 2016 Perşembe

Hazine garantisi sorunu siyasi krizin arkasında yatıyor olabilir mi? Beş soru, beş cevap

Başkanlığa meyleden otoriter yarı-başkanlık sisteminde 64. Hükumetin başbakanı geçtiğimiz hafta içinde kibarca bir ifadeyle görevden alındı. Geç kapitalistleşen ülkelerden sermaye çıkışıyla çakışan bu görev değişimi kararı Türkiye’de borsanın diğer benzer konumdaki ülkelerden daha fazla düşüşüne ve dövizin yine benzer konumdaki diğer ülkelere göre daha fazla değer kazanmasına neden oldu. Siyasi kriz ve ekonomik çalkantı, uzun vadeli kredi borcu 100 milyar ABD dolarını (bundan sonra dolar) geçen özel sektöre üç gün içinde yaklaşık yüzde 5’lik bir Türk lirası değer kaybı ile okkalı bir darbe vurdu.


Takip eden haftasonunda Hürriyet Gazetesi muhabiri Neşe Karanfil kaynaklı haber, siyasi krizin arkasında Erdoğan ve Davutoğlu arasında Hazine garantilerine dair bir anlaşmazlığın da etkili olduğunu söylüyordu. Spinoff’ları ile birlikte bu haber Hazine garantilerine ilişkin çok sayıda  yorumun ardı ardına yapılmasını getirdi. Ancak ilk haberde de benzerlerinde de konunun sağlıklı tartışılmasını olanaksız kılacak kadar çok sayıda hata olduğu için Türkiye’deki Hazine garantileri sorununu kısaca hatırlatmakta fayda bulunuyor. Bunu kısa sorular ve açıklamalarla yapmaya çalışacağım.

1-Hazine garantisi uygulaması 2001 krizinden sonra tarih mi olmuştu? Ne zaman geri geldi?

Hazine garantisine ilişkin düzenlemeler daha önce olduğu gibi 2001 krizi sonrasında da yapıldı ancak kamu borçlanmasının temel çerçevesini oluşturan 4749 sayılı kanun bu konuda yepyeni bir anlayış barındırmıyordu. Hazine bundan önce de geri ödeme garantileri ile özellikle altyapı alanında projelere destekler sunmuştu. 2001 krizi sonrasında bir süre için günümüzdekine benzer miktarda garantiler söz konusu olmasa da (bu nedenle ortadan kalktığı düşünülse de) Hazine geri ödeme garantileri ve yatırım garantileri ile ilgili yasal düzenlemeler mevzuatta varlığını korumaya devam etti, hazine alım garantisi ve talep garantisi düzenlemeleri de. Kısaca hazine garantileri hiçbir zaman tarih olmadı (Hazine karşı garantisi ve hazine ülke garantisi gibi türler ise Hazine 2015 yıllık raporuna göre henüz uygulanmadı).

Aksine (3996 sayılı ve 1994 tarihinde çıkarılan kanunla düzenlenen) yap-işlet-devret modeli çerçevesinde Hazine yatırım garantilerinin verilmesi ile ilgili mevzuatta sınırlı da olsa değişiklikler hem 1990’larda hem de 2000’lerde yapıldı. Ancak yatırım garantileri ile ilgili esas kapsam genişlemesi 2010’dan sonra ve kamu-özel işbirliklerinde yurtdışından sağlanan finansmanın üstlenmesi bağlamında gerçekleşti (Hazine 2009’dan sonra çeşitli sektörlerde kredi garantisi vermeye başlamıştı). Borç üstleniminin çerçevesi 2013’te 6428 sayılı kanundaki 13. Madde (Hem 4749 hem de 3996’yı etkileyen düzenleme) ile genişledi. Borç üstleniminin getirdiği bu yasal değişikliğe ilişkin yönetmelik 19 Nisan 2014’te çıktı.

2-Hazine yatırım garantisinin kapsamı son yıllarda ne ölçüde genişlemiş oldu?

Kamu yararına aykırılık gerekçesiyle yönetmeliğe dava açan Türk Tabipleri Birliği’nin dava dilekçesinde belirttiği üzere 2014 tarihli yönetmelikte tek bir projede üstlenilecek azami miktar belirtilmemişti. Ayrıca 2014 yönetmeliğinde kamu-özel işbirliği altında, şirketin gireceği türev sözleşmelerin riskinin de üstlenileceği belirtildi. Bu değişiklikler miktarın önemli ölçüde artabileceğini ima etmekteydi. 2014 yönetmeliğinde yap-işlet-devret modelinde asgari yatırım tutarı için 1 milyar TL, yap-kirala-devret modelinde ise asgari yatırım tutarı için 500 milyon TL koşulu getirildi. Ancak ilgili yönetmelikte ayrıca yıllık taahhüt limiti öngörüldü. Her yıl bütçede belirlenen bu limitle borç üstleniminin belirsiz miktarı sınırlandı.

Kısaca Hazine yatırım garantisinin kapsamı bir ölçüde genişledi, ihtiyaç halinde çok büyük bir genişleme, ilgili yıl bütçe kanunundaki üst limitin artırılmasıyla mümkün hale geldi. Ancak aynı dönemde talep garantisi aracılığıyla Hazine’ye daha fazla örtük yükümlülük bindirilmeye de başlandı.

3-Hazine risk portföyüne bu değişiklikler etkide bulundu mu?

Söz konusu değişiklikler ve yönelim, resmi verilerde henüz sınırlı etki yaratmış görünmektedir. Kamudan kaçırılan sözleşmelerle gerçekleşen örtük borç üstleniminin ise çok büyük etkisi bulunduğu tahmin ediliyor.

Hazine’nin Nisan 2016 tarihli borç yönetim raporuna göre Hazine garantili dış borç stoku 2014’te 400 miyon dolar kadar, 2015’te de 30 milyon dolar civarında artmış ve 11,2 milyar dolara çıkmıştır. 2012-2015 arasında gerçekleşen borç üstlenim anlaşmalarının kredi tutarı 8,6 milyar dolardır. Bir kamu iktisadi kuruluşunun yap-işlet-devret projesinde bu tarz bir borç üstlenim mekanizmasının işlemesi yasal olarak henüz mümkün değildir. Sadece genel bütçe kapsamındaki veya özel bütçeli idarelerin projelerinde borç üstlenim mekanizması işletilebildiği için de rakam artışı sınırlanmış görünmektedir.

Fakat ve kocaman bir fakat burada devreye girmektedir. Söz konusu sınırlanmış rakam “açık koşullu yükümlülük” rakamıdır. Hazine “kamuyu yükümlü kılan herhangi bir belge bulunmamasına rağmen kamunun sosyal, politik ve ekonomik sorumluluklarından kaynaklanan bir yükümlülük olarak ortaya çıkması halinde ise ‘örtük koşullu yükümlülük’” (2015 Kamu Borç Yönetimi Raporu, s.36) altına girecektir. Ayrıca yap-işlet-devret modeli çerçevesinde şehir hastanelerinde hasta sayısı ve köprü ve otoyollarda araç sayısı üzerinden verilen taahhütlerin getirdiği (hiçbir veride görünür olmayan) koşullu yükümlülük miktarının çok yüksek olduğu tahmin edilmektedir. İzmir milletvekili Aytun Çıray’ın telaffuz ettiği rakam 90 milyar dolar, Çiğdem Toker’in Cumhuriyet gazetesinde verdiği rakamsa 100 milyar dolardır. Rakamı karşılaştırmak ve hatırlatmak gerekirse 2001 krizi sonrası bütün banka kurtarma operasyonunun maliyeti 47 milyar dolardı!

4-Davutoğlu Hazine garantilerindeki koşullu yükümlülüğün oranının indirilmesini istedi mi?

Tartışmalarda ismi geçen ve Cumhurbaşkanı ve bazı üst düzey kadroları uyardığı söylenen siyasi şahıslardan Davutoğlu, Babacan ve Şimşek’in imzaları kötü şöhret sahibi 2014 yönetmeliğinde bulunmaktadır. Önceki hükumetlerde gelişen talep garantisi ve koşullu yükümlülük artışlarında sırasıyla zamanın Dışişleri Bakanı, Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı konumlarını üstlenmiş kişilerin birden akıllarının başlarına gelmesi pek olası değildir. Ancak uzunca bir süredir IMF’nin 4. Madde kapsamındaki raporlarında Türkiye’de koşullu yükümlülüklerle ilgili verilerin yayımlanmaması ve risk envanterinin düzgün tutulmaması nedeniyle uyarılar bulunmaktadır. Pozisyonları gereği bu bilgiye en duyarlı konumda yer almış ve yer almakta olan kişilerin bu uyarıyı diğer iktidar partisi milletvekillerinden ya da bakanlarından daha fazla ciddiye almış olması mümkündür.

Ancak talep garantilerinin getirebileceği yük ve koşullu yükümlülüklerin tam miktarı bilinmediği gibi böyle bir iktidar partisi içi kavga ya da hükumet-Cumhurbaşkanı tartışması olup olmadığına dair somut bir veri de yoktur.

5-AKP bu garantilerle neyi hedeflemektedir, bu yükümlülükler nedeniyle bir kriz ihtimali söz konusu mudur?

AKP hükumetleri uluslararası kreditörlere ve yatırımcılara bu mekanizmayla güvence vermektedir. Eğer işler yolunda gitmez de projeler yarım kalırsa projeleri o tarihe kadar sürdüren şirketlerin borçları üstlenilecektir. Ya da şehir hastanelerinde ve otoyollarda beklenen talep gerçekleşmezse devlet aradaki farkı kapatacaktır. Bu güvence sayesinde Türkiye’ye kredi aktarımında sorun yaşanmaması ve yatırım projelerinin hızla tamamlanması hedeflenmektedir. Ancak bizzat bu üstlenim mekanizması yüksek bir yükümlülük birikimi yaratmıştır. Türkiye’nin toplam kamu borç stokunun (gazetelerde ve milletvekilleri tarafından dillendirilen rakam doğruysa) % 40’ına varan yükümlülük birikimi, bu yükümlülüklerin bir kısmı bile üstlenilse borçlanma faizini yukarı çıkartacak, yıllar boyu süren bir cenderenin bütçeye dayatılması söz konusu olacaktır.

Toparlarsak: Özel sektöre servet aktarımının bir başka yolu olan bu tarz üstlenimler aslında toplumun geleceğinin esir alınmasıdır. Hazine Müsteşarlığı’nın koşullu yükümlülük miktarı ile ilgili hesaplamaları (IMF’ye değil) kamuya acilen açıklanmalıdır. 2002 sonrasında muazzam artış sergileyen bireysel borçlanmanın yanı sıra resmi istatistiklerde görünmeyen yükümlülükleri de dikkate almak gereklidir. 2010 ve sonrasında çatılan, derinleştirilen bu üstlenim mekanizması sonlandırılmazsa dört başı mamur bir borç krizi, iktidar blokunun orta vadedeki bir sorunu ya da AKP sonrası bir iktidarın ilk sorunu olabilir. 

4 Eylül 2014 Perşembe

Kamu borcunda pari passu, ya da sermayenin ayakbağı eskiden nasıl bir kozdu? (II)

İlk kısımda pari passu(eşit davranma) maddesinin yatırımcılar ama özellikle hedge fonları açısından devletleri, borçlarını tamamen ödemeye zorlama ya da yeniden yapılandırma koşullarından daha avantajlı ödemeler koparma amacıyla kullanılmaya başlandığını belirttik. Bu pratik 1990’lardan itibaren yayıldı. 2005 sonrasında Arjantin yapılandırmasını takiben dava sayısında fırlama yaşandı. ABD Yüksek Mahkemesinin Haziran ayındaki onaması o zaman başlayan sürece ilişkin olsa da Arjantin’in Temmuz sonundaki temerrüt kararı bu anlayışa darbe vurmuş görünüyor. Ancak Arjantin’in varlıklarına el koymak üzere çeşitli ülkelerde davalar açan fonlarla hukuk mücadelesi daha uzun yıllar devam edecek. Buna karşın benzer belirsizliklerin yaşanmaması için çerçeve ihtiyacı söz konusu. Çünkü çeşitli tazminat ve ödemelerle süregiden bu hukuki mücadele büyük resmin sadece bir boyutu.

Başka bir şekilde ele alacak olursak asıl sorun belirsizlik yaratılması. Hukuki anlamdaki boşluklar uluslararası piyasada devlet tahvillerinin yapılandırma sonrası işlem görmesi açısından bir belirsizlik yaratıyor. Bu akbaba fonlar için düşük fiyattan toplanan tahviller üzerinden büyük kazançlar elde etme imkanı sunmasına karşın finansal piyasalar için son derece önemli referans kağıtlar hususundaki belirsizlik anlamına geliyor, oynaklık ve borçlanma maliyetlerinde dalgalanmalara neden oluyordu. Üstelik spekülatörlerin pari passu kozu, ülkelerin uluslararası piyasalarda borçlanmaya dönüşüne darbe vurabilecek kilitlenmeleri giderek daha olası hale getiriyor. Ne de olsa yeniden yapılandırma çağındayız; Türkiye gibi kamu net borç stoku azalan bir ülkenin dahi özel sektör borçlarının bir kısmının üstlenilmesi, likidite sıkışıklığı ve varlık yükümlülük dengesinin iyi yönetilememesi gibi etkenler sonucunda borçlarını ödeyemeyecek duruma kısa bir zamanda gelmesi olası.

Uluslararası Sermaye Piyasası Derneği’nin (ICMA) finansal çevrelerde bir süredir devam eden tartışmaya yeni yön verecek açıklaması bu anlamda yeni koşullar ve çerçeve önererek işin içinden çıkmaya çalışıyor. Daha önce çıkartılan tahvillere ilişkin bir öneride bulunmak ICMA ‘nın harcı değil. Üstelik bu dernek önemli yatırım bankası ve fon temsilcileri, merkez bankası temsilcileri, avukatlar ve varlık yöneticileri gibi sektör bileşenlerinden oluşan, uzlaştırıcı ancak bağlayıcı karar alamayan bir yapılanma. Yunanistan örneğinde görüldüğü üzere bir devletin yasal değişiklik sonrası kendi hukukuna göre çıkartılmış tahvillere geriye dönük uygulamalarda bulunması uluslararası finansal çevreler açısından tekrarlanmaması umut edilen bir kabus ancak anlaşılan finansal sektör bundan sonraki yapılanmalarda kolektif eylem maddesinin hangi koşullarda uygulanabileceğinin net olarak ifade edilmesini istiyor (örneğin % 75’lik bir evet oranıyla borç yapılandırmasının bütün yatırımcıları kapsar kılınması öneriliyor).

Daha önemlisi ise borç takasından geride duranların ve yapılandırmaya katılmayıp sonrasında ödeme talebinde bulunarak bir ülkenin geri dönüşünü tehlikeye atan fonların hizaya çekilmesine yol açacak olan pari passu maddesi değişikliği. Eğer önerilen ifade yeni ikrazlarda yer alırsa, yapılandırmadan geride duranların, hukuki yollara başvurarak yapılandırmaya katılanlara ödeme yapılmasını engellemesi mümkün olmayacak. Yatırımcılara “eşit davranma” yatırımcılara her koşulda “eşit ödeme” yapılması anlamına gelmeyecek.

Devletleri sıkıştırmak için 1990’lardan itibaren eşit ödemenin gerekliliği vurgusuyla yorumlanan pari passu maddesi 2008-2009 krizi sonrası Yunanistan’ın aracı olduğu kaos ve Arjantin’in (fiske vuruşu mu diyelim) darbesiyle sarsıldı. Bu yeni çerçeve önerisi ICMA’nın deyimiyle “yeni yapılandırmaları olanaklı kılmak” için kaleme alındı ve eşit davranmanın içinden ödeme zorunluluğunu çıkardı. Bu madde değişikliği eğer gerçekleşirse kamu borcu finansmanını yatırımcı açısından biraz daha riskli kılıyor. Bu nedenle söz konusu çerçeve, değişikliğe giden devletler için maliyet artışı ve borç ödemelerinin zorlaşması anlamına geliyor. Böyle bir değişikliğin olmaması ise orta ve uzun vadede birçok geç kapitalistleşen ülke ve muhtemelen bazı erken kapitalistleşmiş ülkelerin borç yapılandırmasına girişmesinin kontrol edilemeyecek belirsizlikler yaratmasının yolunu açacak. Bu durum sonu gelmez görünen hukuki çatışmalar ve ilgili devletlerin finansal sektör temsilcileri isteğine karşın bir türlü uluslararası piyasalara borçlanmak için geri dönememesi anlamına gelecek. 


Bu yüzden sorun çok boyutlu ve bir değişiklikle kısa sürede halledilebilecek gibi görünmüyor. 1990’larda finansal fonların kozu haline gelmiş maddenin bizzat sermaye temsilcileri tarafından eleştirildiğini görüyoruz. Aynı zamanda yeni borç yapılanmaları için hazırlıkların şimdiden başladığını. Uluslararası sermaye temsilcileri kriz koşullarında çöküş süresini uzatacak eski kozlarını bir kenara bırakmaya hazırlanıyor. Ancak bu değişiklik önerisi ilginçtir yeni bir “kolektif eylem” sorunu ortaya koyuyor. Kendi tahvillerini bu doğrultuda (eşit davranmak her koşulda eşit ödeme yapılması anlamına gelmez şeklinde) değiştirecek ilk devlet borçlanma maliyetinin diğerlerine göre artışına tanık olacak. Devletlerin kolektif davranarak bu değişikliği gerçekleştirmeleri ise uluslararası alanda finansal sektörün dizginlenmesi doğrultusunda güçlü bir iradenin varlığını gerektiriyor. Ya da uluslararası (ve ulusaşan) sermayenin daha fazla kesiminin, kredi verenlerin daha geniş bir bölümünün yeni sözleşmelerdeki madde değişikliklerini desteklemesini. 

19 Nisan 2013 Cuma

Hata mı atmosferik basınç mı?


Harvard’dan Prof. Carmen Reinhart ve Prof. Kenneth Rogoff This Time is Different çalışmalarıyla akademik dünyaya derli toplu bir finansal kriz tarihçesi hediye etmekle kalmadılar. Bu ve buna eşlik eden makaleleri, raporları ile kamu borcu ve büyüme arasındaki ilişkiyi masaya yatırıp, “bu ilişki biraz muğlak ve elimizde net bir kanıt yok” diyerek birçok iktisatçının geçiştirdiği eşik sorununu incelediler. Soru şuydu: Kamu borcunun gayri safi yurtiçi hasılaya oranı hangi seviyede olursa ekonomik faaliyet açısından bir tehdit teşkil etmez? Çok sayıda ülkenin kamu borcu / GSYH oranları üzerinden yaptıkları hesaplamalar bu muğlaklığı ortadan kaldırdı. Borç oranı % 90’ı geçtiğinde ekonomiye radikal denilebilecek bir etkide bulunuyor ve tehlike çanları çalıyordu.

Bu hakikaten önemli bir tespit ve uzun vadeli verilerin analiziyle desteklendiğinde çok ciddi bir uyaran oluşturuyor. Kutsal kitaplardan fırlatılmış bir cümle ile karşı karşıyayız sanki: Her kim ki kamu borcunu eşiğin üstüne çıkarırsa, biliniz ki büyüme oranı düşecektir!

Gerçekten öyle mi? Thomas Herndon, Michael Ash ve Robert Pollin’in çalışması Reinhart&Rogoff’un verilerini kullanarak ancak bu kez iddia ettikleri üzere eksiksiz bir şekilde verileri alıp hesaplamayı yeniden yapıyor. Dışarıda neden bırakıldığı belirtilmeyen ülkeleri de kapsayarak aynı hesaplamayla kamu borcunun yüksekliğinin büyüme oranına etkisinin olumsuz addedilse bile açık bir şekilde tespit edilebilmesinin zor olduğunu gösteriyor (büyüme rakamlarındaki farklılık tablolaştırılmış şekliyle şurada). Sonuç açık: ortalama büyüme oranları kamu borcunun artmasıyla birlikte hafif bir şekilde zayıflayabiliyor ancak negatif korelasyon (x arttıkça y düşer) kurmak büyük bir hata. Reinhart ve Rogoff’un bilinçli olduğunu düşünmememiz için çok da bir neden sahibi olmadığımız Excel hatasının (R&R Hatası) önemi kitaplarının ve destekleyici çalışmalarının Avro Bölgesi krizi’nin başlangıcında ve gelişiminde yayımlanması ve halihazırda uluslararası finansal çevrelerde yaygın bir düşünme biçimini destekleyerek Avro Bölgesi devletlerine mali deli gömleğinin giydirilmesi çabalarına kuramsal ampirik destek sunmaları.

R&R hatası sırtımızı dönüp, büyük iktisatçılar da hata yapar diyebileceğimiz bir hata değil. Kamu borcunun artışının bizzat GSYH yavaşlamasıyla ilgili olabileceği gibi bir bilgiyi unutmamak gerek. Ancak, daha önemlisi bu tartışmanın ve çalışmaların bağlamı. Avro Bölgesi’nde krize verilen temel tepkilerden birisini hatırlayalım. 2011 yılı sonunda kabul edilen Mali Pakt ve onun temel unsuru olan mali kural, 2012 Mart’ında 25 AB üyesi ülkenin imzaladığı İstikrar, Eşgüdüm ve Yönetişim Anlaşması gereğince uygulamaya kondu. Bu kural bir yapısal açık hesaplaması üzerinden kamu harcamalarındaki kesintiyi sürekli kılmak amacı taşıyor ve Yunanistan korkusunun izini taşımakta.

25 ülke tarafından imzalanmış, 2013 Ocak itibarıyla 13 ülke tarafından resmen onaylanmış olan bu anlaşma, Maastricht kriterlerinden olan GSYH’nin % 3’ü oranında açık ve % 60’ı oranında kamu borç stoku gibi maddeleri % 0,5’lik ve yasal olarak bağlayıcı bir yapısal açık hedefiyle destekliyor. Bu yapısal açığın ölçülmesi ise bir çıktı açığına (potansiyel çıktı ile var olan çıktı arasındaki fark) ve istatistiksel varsayımlara dayalı hesaplamalara dayandırılıyor. Çevrimsel dalgalanmaların yaratacağı hesaplama sıkıntıları bir kenara, bu yapısal açık dayatması hedefi kamu harcamalarının toplum taleplerinden bağımsız olarak sürekli baskı altında tutulmasını amaçlıyor. Bu bağlamda Avrupa ölçeğinde sürekli bir kemer sıkma politikasının yasalaşma sürecinin tanıklarıyız. Bu yasal düzenlemeler ve siyasal dönüşüm, finansal sektörün kurtarılması için uygulanan Keynesyen tarzda açık vererek harcama yapılmasının, ulusal ölçekte daha yüksek ücret ve daha fazla kamu harcaması talebine dönüşmesini engelleme girişimi anlamına geliyor.

İşte böyle bir bağlamda R&R çıkarak kamu borcunun artışının büyümeye olumsuz etkisini Excel hatalarıyla gösteriyorlar. Masum bir hata mı yoksa atmosferik basınçtan kaynaklı bir çarpıtma mı? Sanırız ikincisi.