İstikrar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstikrar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2014 Cumartesi

Dünya Krizi Derinleşirken Türkiye Ekonomisi


21. yüzyılın ilk büyük ekonomik krizi, 2008 yılında kapitalist sistemin merkezinde, ABD’de patlak verdi. Ekonomik büyüme oranlarındaki gelişime bakıldığında günümüzde dünya ekonomisinin krizin etkilerini atlatmaktan uzak olduğu, hatta 2013’teki gibi 2014’te de ekonomik büyüme temposunun azalmaya devam edebileceği görülüyor. Böyle bir konjonktürden Türkiye’nin etkilenmemesi olanaksızdır. Ancak bu etkinin boyutunu, Türkiye ekonomisinin yapısal dinamikleri ve mevcut devlet krizinin ne yönde gelişeceği belirleyecektir. Bu yazıda meselenin ekonomik yönün odaklanacağız.

Dünya Ekonomisinde Yaklaşan Ekonomik Durgunluk
Krizin patlak verdiği ABD ekonomisi, 2008 ve 2009 yıllarında sert bir daralma yaşadıktan sonra 2010’dan itibaren yeniden büyüme trendine girmişti. Ancak 2013’e geldiğimizde ekonomik büyüme temposu yavaşladı ve 2013 büyümesinin 2010’un da gerisine düşeceği tahmin ediliyor. Euro Bölgesi 2010 ve 2011’de yüzde 2’nin altında büyüse de, ABD’den farklı olarak 2012’den itibaren ekonomik daralma yaşıyor. Japon ekonomisi, diğerlerinin aksine 2011’de yeniden ekonomik daralma yaşadı ve 2013 için beklenen büyümesi yüzde 2’ler düzeyinde. İlgilenen okuyucu, ekonomik büyüme temposunun yavaşlaması dahil olmak üzere küresel krizin özellikle ABD ve AB bağlamında yaratması muhtemel sonuçları etraflıca değerlendirdiğimiz, Ali Rıza Güngen ile birlikte hazırladığımız ve yakında Notabene Yayınları’ndan “Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği” başlığıyla çıkacak olan kitabımıza bakabilir.

Erken kapitalistleşmiş ülkeler 2008 krizinden önemli ölçüde etkilenirken, bu dönemde dünya büyüme ortalamasını krize rağmen yüzde 8’in üzerinde büyüyen Çin ve Hindistan gibi geç kapitalistleşen ülkeler yükseltiyordu. Ancak özellikle 2011’den itibaren “yükselen piyasalar” olarak kodlanan ülkelerin de ekonomik büyüme tempolarında yavaşlama söz konusu. Kısacası, her iki gruptaki ülkeyi birlikte değerlendirdiğimizde, son iki yıldır ekonomik büyüme temposunun dünya genelinde yavaşladığını ve bu eğilimin önümüzdeki yılda da devam etme ihtimalinin yüksek olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye Ekonomisinde Yavaşlama
Ucuz döviz, 2002-2008 arasındaki “Türkiye mucizesinin” alamet-i farikası idi. Bu yolla ithalat artsa bile enflasyonu artırmıyor, ihracatın üretkenlik artışıyla sağlanacağı bir yapı teşvik ediliyor ve bu yollarla da enflasyonsuz büyüme ortamının sağlanması mümkün oluyordu. Bu dönemdeki IMF programı ve AB’ye üyelik süreci, “mucizenin” dış garantörü olarak görülüyordu. 2008 krizine kadar, dövizin ucuzlamasını mümkün kılan, ABD’deki gevşek para politikasının yanında, Türkiye’deki faiz oranlarının yüksek tutulmasıydı. Bu dönemde ekonomik büyüme ortalama yüzde 6 düzeyinde gerçekleşti. Yüksek cari açık düzeyi ve yüksek işsizlik oranı ise “mucizenin” defoları idi.

2008 krizinin Türkiye’ye iki temel yansıması oldu. İlki başta FED’in, ardından da G-7 ülkeleri merkez bankalarının krizden çıkış için eşzamanlı olarak parasal genişlemeye gitmeleriydi. Bunun sonucunda, önemli merkez bankalarının faizleri neredeyse sıfırlanmış oldu ve Türkiye gibi ülkeler için borçlanma maliyetleri azaldı. Dolayısıyla, küresel kriz, ironik olarak, Türkiye gibi ülkelere belki de 2002-2008 dönemindekinden daha ucuza ve daha düşük faizle borçlanma imkânı yaratmış oldu.

İkincisi de, erken kapitalistleşmiş ülkelerdeki şok ekonomik daralma, takip eden yıllar için de ekonomik büyümenin toparlanamaması ve potansiyelin altında kalmasıydı. Bunun sonucu ise, Türkiye’nin ihracat pazarlarının daralmasıydı. Hükümet ve sermaye çevreleri, bu etkilere iç pazara ağırlık vererek ve ihracat pazarlarını çeşitlendirmeye çalışarak cevap verdi.

İç pazara dönmenin önemli bir aracı inşaat sektörünün teşvik edilmesiydi. Bu ise, faizlerin düşük tutulabilmesini mümkün kılan uluslararası ortam sayesinde hayata geçti. İhraç pazarlarını çeşitlendirme politikası, hükümetin uyguladığı bölgesel dış politika hamleleriyle desteklendi. Ancak bu gelişmelere rağmen 2008-2013 arasındaki dönemde ekonomik büyüme temposu azaldı ve ortalama yüzde 4’ün altına geriledi. Kriz sonrasında ortada “mucize”lik bir durum kalmamasına rağmen yüksek cari açık düzeyi ve yüksek işsizlik oranı “defolar” olarak mevcudiyetini sürdürdü.


Hükümetin İkilemi: Kur Mu Faiz Mi?
Önümüzdeki dönem için hükümetin en önemli hedefi, seçim sathı mahallîni bir krizle karşılaşmadan geçebilmek ve büyümenin ılımlı da olsa sürmesini sağlamak. Ancak bu iki hedef, uluslararası ekonomik konjonktürün Türkiye gibi ülkeler lehine olmadığı bir ortamda gerçekleştirilmeye çalışılacak. Daha açık bir ifadeyle hükümet, 2008 küresel krizinden sonra ekonomik daralma yönlü etkilere rağmen hem faizlerin düşürülebildiği hem de dövizin ucuz olduğu bir konjonktür sayesinde, temposu düşse de ekonomik büyümeyi sürdürebildi. Ancak 2014 ile birlikte bu dönemin sonuna gelinmiş oldu. Hükümetin bugünkü ikilemi, muhtemel sermaye çıkışlarının olumsuz etkilerini faizleri artırarak mı yoksa döviz satarak mı karşılayacağıdır. Her iki yol da çelişkilerle doludur ve bunların belirlenmesi teknik değil siyasi kararlara dayanacaktır.

2013 uygulamasında hükümetin bu ikilemde faizleri mümkün olduğu kadar düşük tutmaya çabaladığını ve kur artışlarına genellikle faiz dışı araçlarla müdahale ettiğini gözlemledik. Ancak Mayıs 2013’ten bugüne merkez bankası, oynaklıkların aşırı olmamasında kısmi bir şekilde etkili olabildiyse de, genel trend üzerinde etkili olamadı ve TL 2013 içinde aşamalı olarak devalüe oldu.

Hükümetin faizlerin düşük tutmaya çabalamasının temel nedeni, dünyada ve Türkiye’de ekonomik büyüme temposunun azaldığı bir ortamda iç talebi canlı tutmak istemesidir. Ancak bunun yan etkisi, yabancı yatırımcı gözünde Türkiye’nin yeteri kadar çekici olmaması ihtimalidir. Buna ek olarak sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ortamda, yeterli sermaye girişi yoksa döviz satarak kuru belli bir düzeyde tutmak mümkün değildir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde uluslararası sermayeyi cezbetmek için faizlerin yükseltilmesi yönünde baskı artarak devam edecektir.

2013’ten 2014’e Türkiye: Kırılganlaşan “İstikrar”
Bu çerçevede 2013 başında Türkiye, cari açığı yüksek olan, dolayısıyla olası FED kararlarından olumsuz etkilenmesi muhtemel ülkelerden biri olarak görülüyordu. Haziran 2013’de patlak veren Gezi Direnişi, bir yandan hükümetin toplumu yönlendirebilme kapasitesinin, diğer yandan da neoliberal muhafazakâr modelin sınırlarını gösterdi ve iktidar bloğu içerisinde var olan çatlakları belirginleştirdi. 17 Aralık ile başlayan süreç ise, hükümetin farklı kesimler arasında koalisyon kurma kapasitesinin iyice daraldığını ortaya koydu ve 25 Aralık’tan sonra süreç bir devlet krizi halini aldı. Dolayısıyla 2013 başında, zaten yüksek cari açığı nedeniyle FED kararlarından olumsuz etkilenebilecek olan ülkeler arasında gösterilen Türkiye, 2014 başında yatırım için “riskli ülkeler” arasında gösterilmeye başlandı.

Bu çerçevede 2014’ün çalışanlara iyi bir gelecek vaat etmediği açık. Hükümetin devlet krizi koşullarında seçimlere giderken muhtemel sermaye çıkışlarına karşı faizleri ya da döviz satışını kullanarak yapacağı müdahaleler, günü kurtarma çabasının ötesine geçemeyecek. Her iki durumda da, eğer emekçiler yaşanan tüm bu kargaşaya karşı kendi cephelerinden bütünlüklü bir cevap üretemezlerse, krizin de ekonomik daralmanın da faturası yine onlara kesilmeye çalışılacak.
 -----------------------------------------------------------
Bu yazı, 24 Ocak 2014 tarihinde Birgün gazetesinin Kitap ekinde yayınlanmıştır.

11 Haziran 2013 Salı

Gezi Direnişinin Ekonomi Politiği

İki haftasını dolduran Gezi direnişi üzerine pek çok yorum ve analiz yapılacak. Nilüfer Göle'nin başını çektiği depolitizasyon harekatını bir kenara koyduğumuzda, başbakanın şahsi üslubu, iktidarın değişen yapısı ya da isyanın sınıfsal niteliği üzerine yapılan tartışmalar devam edecek. Ancak burada, hareketin bastırılması için aktive edilen "faiz lobisi" argümanı üzerinden, direnişin ekonomi-politiği ve hükümetin muhtemel adımları üzerine kısa bir değerlendirme yapacağız.
 
Uluslararası Yatırımcı ve "Ülke Riski": Faiz Lobisi Kimdir? Sermaye Ne İster?  
Başbakan'ın açıklamalarına göre iki haftadır Gezi parkı için pek çok ilde yapılan gösterilerdeki direnişçiler ile kim olduğunu bilmediğimiz ancak "dışarıda" olduğu Başbakan tarafından tespit edilen "güçler" arasında bir ittifak var ve direnişçiler (tabii ki "dışarısının" yönlendirmesiyle) bir anda sokaklara döküldüler. Başbakan'a göre bu lobi ve bunu oluşturan yerli ve yabancı sermaye çevreleri, hükümeti yıpratmak için bu harekete giriştiler ve ortaya çıkan istikrarsızlık durumundan da fayda sağlıyorlar. Dolayısıyla buradan devam edersek, insanlar günlerdir yüksek faiz için direniyor, gaz yiyorlar, yaralanıyorlar gibi bir yere varabiliriz. O yüzden buradan gitmemek gerek.

Başbakan'ın içi pek de dolu olmayan bu argümanını bir kenara koyarsak sermaye için önemli olanın, hükümetlerin siyasi istikrarı korumaları olduğunu belirterek tartışmayı sürdürebiliriz. Bu çerçevede istikar, muhtemel anti-kapitalist hareketlerin önlemek ya da çalışanların ekonomik ve sosyal hak kazanımlarının önüne geçmek ve sermaye için elverişli bir karlılık ortamı hazırlamak olarak görülebilir. Bu durumda hem sermaye için uygun "yatırım iklimi" gerçekleşmiş olur, hem de borç çevriminde bir sorunla karşılaşılmayacağı varsayılır. Bu çerçevede eğer siyasi istikrar bozulduysa, ülkenin borçlarını vaktinde ve tam olarak ödeyememesi ya da var olan yatırımların aksaması ihtimalleri ortaya çıkacağından, bu ülkeye verilen borçlarda, siyasi risk de eklenir ve faizler giderek yükselir. Örneğin ABD'deki FED'in sıfır faiz önerirken Türkiye'de Merkez Bankası'nın yüzde 5'ler düzeyinde önerdiği reel faiz getirisine karşı yatırımcının hala ABD'yi tercih etmesinin nedeni, ABD hükümetlerine ve devletine duyduğu sarsılmaz güvenden ileri gelmektedir. Dolayısıyla yerli ya da yabancı sermaye açısından önemli olan siyasi iktidarların istikrarı sağlayabilme kapasitesidir. Bir başka ifadeyle, mümkün olan en az itirazla bir "yatırım iklimini" hangi iktidar kurabiliyorsa sermaye onun tarafında saf tutar.

Hükümetin Muhtemel Seçenekleri

İki haftayı geçen Gezi direnişi nedeniyle yerli ve yabancı yatırımcılarda yani sermaye çevrelerinde hükümetin bu krizi iyi yönetemediği izlenimi giderek güçlenmiştir. İMKB'deki yüksek oranlı kayıplar, Merkez Bankası ve diğer kamu kuruluşlarının müdahalelerine rağmen doların ve avronun yükselişine devam etmesi ve yabancı sermaye çıkışları, direnişin yarattığı istikrarsızlığı ve hükümetin bununla başa çıkma biçiminin yarattığı belirsizliği ifade eder niteliktedir.
 
Bu durumun bir adım ötesinde gelişebilecek muhtemel bir kriz senaryosunda, Türkiye'deki yüksek faizden yararlanmak için gelen kısa vadeli yatırımlara dayanan sıcak paranın ani çıkışı ile beraber yaşanması muhtemel olan kur şoku ve ardından da başta bankacılık sistemi olmak üzere ekonominin geri kalanına etki etmesi beklenebilir. Kısa vadeli gelen sıcak paranın dışında, özel sektörün borçlarını çevirmesi için gerekli olan yabancı sermaye ihtiyacını karşılamak da zorlaşabilir. Örneğin bu yıl için özel sektör 221 milyar dolarlık borçlanmaya gitmesi gerekiyor, karşılaştırma için belirtelim, bu meblağ krizde boğuşan Yunan ekonomisinin büyüklüğüne eşit. Bu durumda hükümetin önünde piyasaları sakinleştirebilmek, yerli ve yabancı yatırımcıya güven verecek istikrar ortamını ve müesses nizamı yeniden tesis edebilmek için atacağı muhtemel adımlarla ilgili iki varsayımdan hareket edebiliriz.

Bunlardan ilki direnişi şiddet kullanarak ezmek. Bu seçeneğin, sonunda istikrarı sağladığı ölçüde, sermaye için daha az tercih edilebilir bir yol olduğunu varsaymamayı gerektirecek bir neden yok. Zira, yatırımcı, demokrasiden ziyade istikrara bakar. Dolayısıyla herhangi bir demokratikleşme sürecinin farklı sermaye kesimleri ile kurulacak ittifak ile geleceğini düşünmek en hafif ifadeyle naiflik olur. O nedenle, herhangi bir sermaye grubu ile hükümet arasındaki gerilimde, bu sermaye grubunun demokrasiden taraf olduğu, bunun karşısındaki hükümetin de otoriter olduğu gibi bir çıkarımında bulunmak kolaycılık olur. Ancak hükümet direnişi her ne pahasına olursa olsun bastırmayı seçerse bunun riski, kısa sürede bunu gerçekleştirememe ihtimalidir. Bu durumda sermaye çevreleri istikrarı sağlayacak başka siyasi aktörler aramaya başlayabilirler.

İkinci yol, direnişçilerin taleplerini kabul etmek ya da en azından gerilimi azaltarak ve tonu düşürerek var olan kriz ortamının çözülmesine çabalamak. Bu seçenek yerli ve yabancı yatırımcı açısından kısa vadede istikrarı sağladığı ölçüde olumlu karşılanacaktır. Ancak uzun vadede sermaye için bu seçenek çok da tercih edilen ve gerçekleşmesi için özel olarak çaba harcanacak olan bir yol değildir. Zira direniş sayesinde elde edilecek bir kazanım, benzeri direnişler için örnek olarak görüleceğinden, bu yolun açılmış olması, "yatırım iklimi" açısından parçalı bulutlu bir ortam yaratabilir. Fatih Özatay'ın belirttiği gibi "olayların yatışması, Türkiye ekonomisini izleyenlerce ne ölçüde sürdürülebilir bir sakinlik olarak yorumlanacaktır? Bu direniş başlamadan önce böyle bir direnişin olabileceğini düşünen var mıydı? Yoktu. Oysa şimdi ortada bir örnek var. Olabiliyor ve olmasına yol açan nedenler var demek ki. Nedenler ortadan kalkmadıkça her an yeni bir direniş olma olasılığının gündemde asılı kalması anlamına gelir bu durum". Dolayısıyla uluslararası ya da yerli yatırımcı, sokaktaki direnişçinin dostu değildir, zira sermaye açısından demokrasi talepleri kolayca istikrarsızlık yaratan hareketler olarak algılanabilir. 
Ayrıca bu seçeneğin hükümet açısından siyasi riskleri olacağı öngörülebilir. Zira siyasi tansiyon bizzat Başbakan tarafından bu denli yükseltilmişken buradan kendi kitlesini bir şekilde tatmin etmeyecek bir şekilde geri adım atmanın "evde zor tutulan yüzde elli" için bir hayal kırıklığı yaratacağı açık.

Adalet, Kalkınma, Demokrasi ve Kapitalizm
Yukarıda ortaya koyduğumuz hükümetin iki seçeneğini direnişçiler açısından değerlendirdiğimizde, ilk seçeneğin hayata geçmesinin çok zor olduğu söyleyebiliriz. Zira hükümet geçtiğimiz iki hafta boyunca uyguladığı şiddetin oranını artırarak direnişi bastırmaya çalışmış ancak her seferinde daha kitlesel bir tepki ile karşılaşmıştır. Dolayısıyla direnişin kitleselliğine bakıldığında hükümetin böyle bir hareketi kolayca bastırabilmesi pek mümkün görünmüyor. İkinci olarak direnişin süresi uzadıkça ekonomik maliyetleri artmakta, bu ise hükümetin bu maliyetleri azaltmak için direnişçilerin taleplerini bir ölçüde de olsa karşılaması için zorlayıcı bir unsuru oluşturmakta. Hükümetin ikinci yolu takip etmesi, yani direnişçilerin taleplerini kabul etmesi ise kuşkusuz Türkiye'deki demokrasi mücadelesi açısından ciddi bir kazanım olacak. 

Sonuç olarak bu Gezi direnişi, 11 yıldır süren AKP iktidarında gelen ekonomik büyümenin demokrasinin gelişimini beraberinde getireceğine dayanan liberal tezin iflas ettiğini gösterdi. Bu anlamıyla süreç nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın Gezi direnişi Türkiye bağlanında Neoliberal muhafazakarlığın sınırlarını işaretlemiş oldu.