28 Şubat 2016 Pazar

#G20 Shanghai Zirvesi: IMF Planının Reddi ve Tükenen Seçenekler

Üye ülkelerin maliye bakanları ve merkez bankası başkanlarının katıldığı ve geçtiğimiz hafta Shanghai'da gerçekleştirilen G20 zirvesine, IMF'nin önerdiği mali genişleme planı damgasını vurdu. Plan reddedildi. Ancak bu tartışma, 2008'den itibaren süren krizde, politika yapıcıların alet çantasındaki araçların birer birer tükendiğini göstermesi açısından önemli idi.

IMF'nin Planı: Yeni Keynesçilik İşbaşında
IMF'nin G20 toplantısında tartışılmak üzere hazırladığı plan, 2008 krizinden itibaren uluslararası kurumlardan gelen raporlar arasında en karamsarlardan biri. İki temel tespitten hareket ediyor: (i) finansal dalgalanma ve varlık fiyatlarında yaşanan düşüş atmosferinde ekonomik toparlanma zayıflamıştır, (ii) küresel ekonomi şoklara karşı çok daha kırılgandır. Bu iki tespitten hareketle küresel ekonomik krizden çıkış için önerisi geniş tabanlı bir politika tepkisi.

IMF'ye göre geniş tabanlı bu politika tepkisi ilk olarak ekonomik büyümeyi güçlendirecek unsurlardan oluşmalı. Bunlardan ilki para politikası. Ancak bilindiği gibi para politikası ile yapılabileceklerin sonuna gelinmiş durumda. Merkez bankalarının barutu giderek tükeniyorsa, alet kutusunda geriye maliye politikası kalıyor. IMF'ye göre maliye politikası, para politikasının istenen sonuçları verebilmesi için destekleyici olmalı. Özellikle bütçesi çok kötü durumda olmayan (mali alanı bulunan) ülkeler kamu harcamalarını artırmakta tereddüt etmemeli.




Tek Ülkede Kapitalizm Zor!
Küresel bir sistem olan kapitalizmin karşısında tek ülkede sosyalizm kurmanın zorlukları gibi, küresel ekonomik kriz ortamında tek ülkede krizden çıkış da mümkün değil. Bu durumun farkında olan IMF, potansiyel riskleri sınırlamak ve ekonomik toplarlanmanın gerçekleşmesi için G20 bileşenlerine farklı ülkelerde uygulanacak ekonomi politikasında bir koordinasyonun olması gerektiğini hatırlatıyor. Yani tek bir ülkede değil, eşgüdümlü olarak kamu harcamalarının ve yatırımlarının artırılması öneriliyor.

IMF Keynesciliği vs. Neoliberal Alman Modeli
IMF'nin bu önerisi karşısına en sert itiraz Alman Maliye Bakanı'ndan geldi. Schäuble, borçla finanse edilen bir büyüme modelinin sınırlarına ulaşıldığa işaret ederek, herhangi bir şekilde bir mali genişleme programının üzerinde uzmaşmanın mümkün olmadığını belirtti. Bakan'ın aklında olan çözüm ise, Troyka aracılığıyla yıllardır krize giren Güney Avrupa ülkelerine dayatılan kemer sıkma tedbirleri. Alman Bakan bunu "yapısal reformlar" olarak kodluyor. Krizdeki Avrupa ülkelerine dayatılan kemer sıkma programının bir bileşeni olan Fransa Maliye Bakanı Sapin de, Alman meslektaşı gibi bir küresel mali genişleme programının söz konusu olmadığının altını çizdi.



Ara Sonuç: Kriz Derinleşiyor
Son G20 zirvesi iki gelişmeyi daha görünür kıldı: (i) küresel krizin geride bırakması söz konusu bile değil, (ii) küresel krize karşı uygulanan tedbirler istenen sonuçları vermiyor. Bu iki gelişme, aynı zamanda küresel krize karşı geliştirilen "daha fazla neoliberalizm" reçetesinin de işlemediğini ilan ediyor. Önümüzdeki ay ikinci baskısı çıkacak olan Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş kitabımızda, zaten krizle iflas eden ekonomi politikalarının neden krizden sonra dahi değiştirilmeden uygulandığı konusunu etraflıca tartışmıştık. Özetle söylediğimiz sorunun teknik olmaktan çok siyasi olduğu idi. Son G20 toplantısı, bu tespitimizi teyit ediyor. Ekonomi ile siyasetin "görünüşteki" ayrımı üzerine kurulan kapitalist sistemin işleyişi ve bu işleyişten kaynaklanan ekonomik krizlerden çıkış hiç bir zaman pür teknik düzeydeki çözümlerle olmadı. IMF'nin önerisi teknik olarak ne kadar "doğru" olursa olsun, buna uygun siyasal ve sınıfsal ittifaklar gelişmedikçe bunun uygulanması mümkün değil.

10 Ocak 2016 Pazar

Hükümetin 2016 Planı Netleşiyor: Kriz Karşıtı Önlemler Devrede

64. Hükümet’in kuruluşunun üzerinden çok zaman geçmedi ancak küresel krizin derinleştiği bir ortamda 2016 yılında hükümetin hayata geçireceği program netleşmeye başladı. Bu yazıda üç ayaklı (kamu harcamaları + asgari ücret artışı + kredi genişlemesi) bu planı ele aldım. Özellikle kredi genişlemesine yönelik alınan önlemlerin bir proaktif banka kurtarma operasyonu olduğuna dikkat çektim.

Mahroihtiyati Önlemlerden Kredi Genişlemesine
2008-9 krizi sonrasında Türkiye gibi ülkelerde 2010 ve 2011’de hızlı büyüme rakamlarına ulaşılmıştı. Bunu krizin “teğet geçmesi” olarak tartışanlar oldu. Bu hızlı büyüme kredi genişlemesinden kaynaklanıyordu ve bunun gerisinde de merkez ülkelerde krizden çıkış için alınan faiz indirimi ve miktarsal genişleme gibi önlemler yatıyordu. Makroihtiyati önlem çerçevesi, özellikle bankacılık sistemi kaynaklı risklerin önlenmesi için kredi genişlemesinin daraltılmasını öngörüyordu. Şimdi kaldırılması gündeme gelen, geçmişte makroihtiyati önlemler çerçevesinde kredi genişlemesini sınırlandıran önlemlerdir. Peki bu önlemler neden gündeme geldi ve daha önemlisi neden şimdi?




Önlemler Neden Şimdi Gündeme Geldi?
Aslında Kriz Notları’nı takip edenler soruların yanıtlarına aşina ancak “genel okuyucuya” hatırlatmak için şu kısa özeti geçebiliriz: 2008’de ABD’de patlak verek küresel ekonomik kriz halen sürüyor. Krizin ilk aşaması ABD’de finansal sistemin çökmesiyle ve firma iflaslaryla gündeme geldi. İkinci aşamasında kriz Avrupa’ya sirayet etmişti. Burada firma iflasları aşamasından devletlerin iflasları aşamasına geldik. 

Bu süreçte aralarında Türkiye’nin olduğu “yükselen piyasalar” olarak kodlanan ülkelerde yüksek büyüme rakamları görülüyordu. Bunun nedeni merkez ülkelerde faizlerin sınırlanması sonucu getiri arayışına giren büyük fonların bizim gibi ülkelere akmasıydı. 2013’ten itibaren küresel krizin üçüncü aşamasından geçiyoruz. Bu aşamanın tipik özelliği krizin mekansal genişlemesinin tamamlanmış olması ve artık derinleşmeye başlaması. Üçüncü aşamada dikkat çeken unsur “yükselen piyasaların” çöküşü. Başta Çin olmak üzere bu kategoride olan (Hindistan hariç) tüm ülkelerde ekonomik büyüme temposu yavaşlıyor. Ocak’ın ilk haftasında Çin’de yaşananlar, 2016’da bu sürecin devamının geleceğini gösteriyor.




Kriz Karşıtı Önlemler: Ücret Artışı + Kamu Harcaması + Kredi Genişlemesi
64. Hükümet Programı ve ekonomi kabinesi açıklandığında küresel krizin üçüncü aşamasında hükümetin “utangaç kalkınmacılık” olarak adlandırdığım politikalara yönelinmesinin yüksek bir ihtimal olduğuna işaret etmiştim. Bunun anlamı şu idi: Küresel krizin derinleşmesi nedeniyle dış ticaretin zaten çöktüğü bir ortamda iç talebin giderek daha fazla öne çıkması. Hükümet geçtiğimiz süreçte tahmin ettiğimiz gibi iç talebi destekleyecek üç kritik hamle yaptı.

1. Bunlardan ilki asgari ücret artışı idi. Bizzat Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, asgari ücret artışının iç talebi artıracağını ve büyümeyi destekleyeceğini ifade etti.

2. İkincisi, Saray’ın ekonomi danışmanlarından Cemil Ertem’in de belirttiği gibi bir miktar bütçe açığı pahasına kamu harcamalarının artırılmasının gerekliliği idi. Bu alanda üç önemli hamle yapıldı. İlki Ziraat Bankası ve KOSGEB devreye sokularak KOBİ’lerin finansmana daha kolay ulaşmasını sağlayacak önlemler alındıİkincisi asgari ücret artışının sermaye kesimine getireceği yükleri azaltmak için, en son 2009 krizi sırasında gördüğümüz bir düzenleme yeniden devreye sokuldu: “SGK primlerinin yüzde 20.5'luk kısmı işsizlik fonu tarafından karşılanacak”. Üçüncüsü, küçük esnafı vergiden muaf tutacak düzenlemeleri içeren kanun tasarısı TBMM’ye getirildi.

3. Kriz karşıtı önlemlerin sonuncusu,  kredi musluklarının yeniden açılarak borçlan(dır)ma politiklarına hız verilmesi oldu. Bu da BDDK eliyle devreye sokulacak. Ancak devreye sokulması gündeme gelen bu önlemler sadece kredi genişlemesini öngörmüyor. Aynı zamanda proaktif bir banka kurtarma operasyonu anlamına da geliyor.

Proaktif Banka Kurtarma Hamlesi
Son günlerde ekonomi basınına sızan haberlere göre “ihtiyaç kredilerinde, kredi kartlarında ve kredili mevduat hesaplarında genel karşılık yükümlülüğünü 2013’te yüzde 1’den 4’e çıkaran BDDK, şimdi bu oranı yüzde 1’e indirecek”. Bunun ne önemi var diyebilirsiniz. İki açıdan önemli. İlki bu üstü örtük bir banka kurtarma hamlesi. Ya da daha doğru bir tabirle küresel ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte bankacılık sisteminde görülebilecek olası sorunlar için alınmış proaktif bir önlem. Zira bu hamle ile birlikte, “genel karşılık oranlarında yapılacak yüzde 1’lik azalma, bankaların 2016 tahmini kârlarını yüzde 8 artıracak”. Yani bankaların düşen karlılıklarını yeniden artırarak finans sisteminde ortaya çıkabilecek olası sıkıntıları şimdiden önlemeye yönelik bir adım.

Bankaların Kaldıraç Oranı Artıyor
İkincisi, BDDK’nın bu adımı ekonomik kriz karşısında hükümetin yaptığı en kritik hamlelerden biri olması nedeniyle önemli. Daha da açaçak olursa, BDDK aracılığıyla yapılacak olan düzenlemelerle bankaların kredi riskinden korunmak için ellerinde tutmak zorunda oldukları karşılıklar azaltılarak kaldıraç oranları artırılması planlanıyor. Bu 2000’li yıllar boyunca girilen finansallaşma sürecinin derinleşerek devamı anlamına geliyor. Yani ihtiyaç kredisi, tüketici kredisi, konut ve taşıt kredilerinde bir genişleme evresine girilecek ve hanehalkı borçlanmasında daha da artacak. Gelirleri harcamaları oranında artmayan geniş kesimler için borlan(dır)ma bir mecburi istikamet. Bu derinleşerek sürecek.




Sonuç
Kısacası, küresel krizin üçüncü aşamasına geçtiğimiz bu süreçte hükümet Ali Koç’un dediklerini yerine getiriyor. Koç’un yaptığı son açıklamalarda görüldüğü gibi, kendisi güzelce ‪#‎Piketty okunmuş, röportajı itinayla sosyal demokrasiye evritilmiş ve “yüzyıllardır emek ve sermaye arasındaki dengede gidip gelen sarkaç bu kez fazlaca sermaye tarafına kaydı" diye eklemiş. Bir de bu süreci “tercihen değiştirmezsek mecburen değişecek" demiş. Hükümetin “ücret artışı + kamu harcamaları + kredi genişlemesi” formülü tam da bunun yerine getirilmesi anlamına geliyor.

Gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz.


7 Ocak 2016 Perşembe

Devre kesiciler mi, makina kırıcılar mı? Çin’de borsa çöküşleri devam ediyor

7 Ocak'ta dünya borsa tarihinin en sersemletici olaylarından birisi yaşandı. Yine Çin’de. CSI endeksi işlemlerin ilk 13 dakikasında yüzde 5 düşünce borsa oyuncularının sakinleşmesi için 15 dakika süren bir ara verildi. Bu otomatik ara sonrasında düşüş oranı yüzde 7’yi geçince Çin borsası bugün için işlemlere kapandı. 30 dakikada son derece olağandışı durumlarda kullanılması beklenen devre kesiciler (circuit-breaker) iki kez  devreye girmiş oldu.

Ani düşüşlerde işlemlere ara verilmesi amacıyla kullanılan devre kesici, finansal piyasalarda oluşan döngü nedeniyle satışların olumsuz beklentileri körüklediği ve aslında böyle bir düşüşün zemini bulunmamakla birlikte aşırı düşüşlerin gerçekleşebildiği tespitine dayanıyor. Bunu engellemek için bulunan çözüm basit, önce ara verelim, “piyasa” sakinleşmiyorsa kapatalım. Derinlikli finansal piyasalarda yüzde 7 ya da yüzde 10 benzeri düşüş oranları çok nadiren rastlanabildiği için olağandışı koşullarda olağandışı önlemler alınabileceği öngörülmüş. Ancak Çin’de 2016 başından itibaren devre kesiciler ise yüzde 5’te iş başında oluyor ve ara veriliyor.

Bu nedenle başta the Economist olmak üzere liberal piyasa gözlemcileri yine temel bir kuralın (yeterince olgunlaşmamış bir piyasada ani düşüşlerin görülebilme olasılığı yüksek olduğu için yüzde 5’lik bir düşüş sıklıkla görülebilir!) çiğnenmiş olduğunu ve bu olağandışı önlemin yersiz kullanımına yol açacak bir hatadan bahsediyorlar. Sorun yetersiz düzenleme ve düşüncesiz finansal düzenleyiciler mi?

Devre kesiciler neden devrede?

Çin ekonomisine dair veriler bu aceleciliğin üzerine gitmeyi gerektiriyor. Düzenleme anlamındaki acelecilik de tespit yapanların aceleciliği de dikkatle ele alınmalı.

Öncelikle bu blogda üzerinde durduğumuz bir veriyi hatırlatalım: dünyada en yüksek büyüme oranlarına sahip ekonomilerden biri olmasına karşın Çin ekonomisinin büyüme oranları istikrarlı bir şekilde azalıyor (bkz. ilk grafik). Bu 2007-2009’da ilk dalgası ile arz-ı endam eyleyen krizde ilk etapta “yükselen piyasalar” ve Çin kurtarıcılığından bahseden argümanların kullanım süresini de doldurmuş oluyor. Merkezde zayıf toparlanma (ABD) ve deflasyon tehlikesi (Avro Bölgesi, Japonya) karşısında atılım gerçekleştirecek bir odak olarak BRICS düşüncesi çoktan berhava oldu. Görece yüksek büyüme oranlarına sahip Çin ve Hindistan’ın dünya ekonomisindeki beklentileri değiştiremediği ancak küresel hasılanınn yerinde saymasını engelledikleri söylenebilir. IMF World Economic Outlook’a göre “gelişmekte olan ülkeler” 2015’te (yüzde 4’e gerileyen toplam ekonomik büyüme beklentisiyle) 2009’dan sonraki en kötü büyüme performanslarını sergilediler. IMF 2016 için daha iyimser bir tablo çizse de bizzat kurumun bu beklentileri 2015’te iki kez eksi yönlü revize ettiğini biliyoruz.

Şangay endeksinin 2015 Haziran’ından Temmuz’una varan sürede yüzde 30’lara varan gerilemesi politik bağlantılarla desteklenen şirketlerin borsa balonunun patlaması kadar Çin ekonomisine yönelik beklentilerin de satışı desteklemesiyle ilgiliydi. Bankaların daha fazla kredi vermesi düzenlemeleri ve bağımsız varlık fonunun hisse senedi alımlarına başlamasının yetersiz kaldığını artık görüyoruz. Devre kesiciler bu bağlamda politika yapıcılar tarafından işe koşuluyor. Düzenlemenin yeni yılla birlikte başlaması aceleciliğinin arkasında bu yatıyor. Ancak hem Çin'deki çöküş hem de tetiklediği Avrupa borsaları çöküşü işlerin planlandığı gibi gitmediğini anlatıyor (bkz. 7 Ocak'ta Avrupa'daki borsalarda düşüşü gösteren grafik)

Sorun borsa ile mi sınırlı?

Yetersiz düzenleme ve kural ihlali argümanı ise sorunun esasen düzenleyici otoriteden kaynaklandığı ve çarenin borsanın olgunlaşması ve Çin’deki politik bağlantılardan – müdahalelerden azade bir yatırım ortamı sağlanması olduğunu ileri sürmek için kullanılıyor. Ancak işlemlere ara verme düzenlemesinin yapılmaması gerektiği, bunun derinleşme yetersizliği nedeniyle erken tarihli bir düzenleme olduğu düşüncesi hem aceleci hem de tek başına son derece yanıltıcı. Devam eden proleterleşme, fabrika yaşamının zorluğunun tetiklediği grevler ve buna karşın pmi endeksinin Mart 2015’ten bu yana 50’nin altında seyretmesinin gösterdiği üzere ekonomik yavaşlama eğilimi dikkate alınmadan borsa üzerine edilecek laf rakam fetişizmini dayatıyor.  

Dolayısıyla resme “Çin mucizesi” adıyla konulan örtüye rağmen artık daha görünür olan grev ve isyanları eklemeliyiz. Yan taraftaki son grafik uzun dönemdeki eğilimleri gösteriyor (Chuang dergisi preview makaleden alınmıştır, link: http://chuangcn.org/journal/one/no-way-forward-no-way-back/). Çin dünya ekonomisinin en büyük imalathanesi olduğu kadar grev sayılarının eşitsiz ancak istikrarlı bir şekilde artışı ile de merkezden farklılık arz ediyor. 2015'te grev ve gösteri sayısı 2014'ü ikiye katladı. Kısaca Çin kar oranları düşme eğilimi arka planında artan oranda ve daha etkili grevlerle sarsılıyor. Bir yandan da birikim temposunda yavaşlamanın sürdüğü ve spekülatif faaliyetin önemini arttırdığını görüyoruz.  

Kısaca değinilen acelecilikler, başa çıkılamaz çelişkilerin birikiminin bir parçası olan zengin ve güçlü ailelere karşı öfkeyi, akacak kültürel mecralar bulan bu hisleri, Çin’in bütün dünyaya emek ihraç ederken içeride de baskı aygıtlarını yetersiz bırakacak bir deneyim birikimine sahne olduğunu ve makina kırıcıların devre kesicilerden daha büyük borsa kapatmalarını hazırladığını görmezden gelmek anlamına geliyor. 

19 Aralık 2015 Cumartesi

FED Sahne Aldı, Sıra TCMB'de!

Uzun süredir beklenen FED faiz artışı gerçekleşti. FED’in sözlü yönlendirme mekanizmasını etkin kullanması sonucunda 0.25 oranında yapılan faiz artışı esasında etkisi olmayan bir olay  (non-event) haline geldi. FED başkanı Yellen’in yaptığı basın açıklamasında 2016 için ılımlı bir faiz artışı sürecinin öngörüldüğünü ancak bunun verilerdeki gelişmelere bağlı olduğunu açıkladı. Faiz artışı sonrası aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkeleri zor bir 2016 bekliyor.

2016 ABD Ekonomisi İçin Kritik Yıl
Piyasalar FED kararına kilitlendiği için geri planda kalan üç önemli gelişme, 2016 içinde ABD ekonomisinin doğrultusunu belirleyecek nitelikte. Bunlardan ilki ABD sanayi üretimdeki toparlanma emarelerinin zayıflaması idi. 16 Aralık’ta açıklanan ABD Kasım ayı sanayi üretimi verisinin beklentilerin altında kalması, hatta sanayi üretiminde Mart 2012’den beri en hızlı aylık düşüşün gerçekleşmesi, faiz artırımı kararının gölgesinde kaldığı için dikkat çekmedi. Kasım verisi tek seferlik bir düşüş değil, yaz aylarından itibaren süren düşüş trendinin devamı niteliğinde.


İkincisi ve daha önemlisi geçtiğimiz hafta ABD’deki gölge bankacılık alanında faaliyet gösteren üç önemli finansal kurum batmasıydı. Çöp kağıtlar (junk bonds) olarak adlandırılan bu yüksek riskli ancak yüksek getirili yatırım araçlarını pazarlayan finansal kurumların ardı ardına batması, en son 2007’de görülmüştü.

Üçüncüsü, Yellen’i şaşırtacak derecede düşen petrol fiyatları düşmeye devam ettiği ve Çin’deki devalüasyon politikası sürdüğü sürece, 2016 yılında gerçekleşmesi beklenen faiz artışının garanti olmadığının altını çizmeliyiz. ABD ekonomisi için her ne kadar 2016 büyüme beklentileri yüzde 2’nin üzerinde olsa da, enflasyonun yüzde 2 seviyesine gelmesi oldukça kuşkulu.

Dolayısıyla 2016 için dört defa yapılması öngörülen faiz artışının sürüp sürmeyeceği ya da bu dört taneden kaçının yapılabilceği, ABD ekonomisindeki gelişmelere bağlı. Yani 0.25 düzeyindeki faiz artışı yapılması, ABD ekonomisi açısından 2008 krizinin etkilerinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.

22 Aralık’ta TCMB Sahne Alacak
FED’in faiz kararının Türkiye’ye etkilerini görmek için kritik tarih 22 Aralık’taki TCMB toplantısı. Bu aşamada TCMB’nin oldukça zor bir durumda olduğunu belirtmek gerek. Zira (i) FED’i takip ederek faiz artışına gitmesi, (ii) faizleri sabit tutması durumlarında ekonomik büyümedeki tempo kaybı sürebilir. İlk durumda TCMB faiz artışına giderse, bu başta faiz artışına duyarlılığı yüksek olan konut sektörü gibi alanları etkileyerek, ekonomik büyümenin tempo kaybetmesine neden olabilir.


İkinci yol takip edilerek faiz artışına gidilmezse, bu sefer dövizin artışı yönündeki baskılar artacak ve bu durum özel sektör üzerindeki döviz borcunun çevrilememesi ve enflasyon ile cari açığın artışı gibi kanallarla yine ekonomik büyümenin tempo kaybetmesine neden olacak. Dolayısıyla her iki seçenek de benzer bir sonuca yol açabilir.


Sorumluluk FED’de Değil Hükümette!
Ancak bu merkez bankasının ve hükümetin bir kusurunun olmadığı, maruz kaldıkları bir süreç yaşadığımız anlamına gelmesin. 2000’ler boyunca hayata geçirilen neoliberal popülizmin gerisindeki temel faktörlerden biri olan uluslararası konjonktür şimdi tersine dönmeye başlıyor. Ve bu değişimin geleceği çok iyi biliniyordu. Dolayısıyla ekonomi yönetimindeki bu sıkışma hükümetin ve merkez bankasının bilinçli olarak tercih ettiği bir modelin sonucunda gerçekleşti. 

Hükümet geçen hafta açıkladığı eylem planı ile bu sıkışmayı iç talebi destekleyerek aşmaya çalışacağının sinyallerini verdi. Buna ek olarak geçtiğimiz yıl merkez bankasının ve hükümetin elini kolaylaştıran en önemli unsurlardan biri olan petrol fiyatındaki düşüş halen sürmeye devam ediyor. Bu önümüzdeki yıl için de bir kolaylık olmaya devam edecek. Ancak elimizdeki verilere dayanarak 2016’nın 2015’ten daha iyi bir yıl olacağını söyleyebilmek mümkün değil.

Şimdilik, 22 Aralık'ta TCMB'nin sahne almasını izleyeceğiz.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazının bir benzeri, 18.12.2015 tarihinde Başlangıç Dergi'nin web sitesinde yer aldı.

16 Aralık 2015 Çarşamba

Fed Faiz Kararı ve Etkileri

ABD merkez bankası FED’in faiz kararını açıkladığı 16 Aralık 2015 Çarşamba günü, RIT Youtube kanalından canlı yayında 2008 küresel ekonomik krizin evveliyatını, son dönemdeki gelişmeleri ve faiz kararının olası sonuçlarını tartıştığımız programı aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:




Gelişmeleri takip etmeye devam edeceğiz.

29 Kasım 2015 Pazar

Küresel Kriz, 64. Hükümet Programı ve Yeni Ekonomi Kabinesi: “Utangaç” Kalkınmacılık!

Geçen Nisan ayında yazdığım bir yazının başlığı “AKP, TÜSİAD ve Küresel Kriz: Yeni Bir Kalkınmacı İttifaka Doğru (mu?)” idi. Yazının yazıldığı sırada küresel krizin yeni aşamasına geçildiğini biliyor, fakat henüz 7 Haziran ve 1 Kasım’ın sonuçlarını bilmiyorduk. Yazı, küresel ekonomideki yapısal dinamiklerin aktörlerin seçimleri üzerinde etkili olabileceği, en azından seçenek alanını yeniden tanımladığı düşüncesinden hareket ediyordu. Bu yazıda Nisan’da kaldığımız yerden devam ederek 64. Hükümet’in bileşimini ve programını ana hatlarıyla değerlendireceğim.

Ekonomi Yönetiminde Koalisyon Kuruldu!

Yeni kabine ile ekonomide 13 yıllık Ali Babacan dönemi kapandı ama Mehmet Şimşek bu çizgiyi temsilen ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak göreve getirildi. Ne var ki ekonomiyle ilgili diğer kilit bakanlıklarda değişim var. Genel olarak baktığımızda yeni ekonomi yönetiminin farklı sermaye kesimleri arasında bir koalisyon olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu koalisyondaki hakim unsurun büyük sermaye olduğuna şüphe yok



Özellikle uluslararası yatırımcılar ekonomi yönetiminde 2002’den itibaren uygulanan “yatırımcı dostu” politikaların devamını bekliyordu ve kabinede bunu garantileyecek bakanları görmek istiyordu. Mehmet Şimşek ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığı koltuğu ile Hazine’den sorumlu olacak ve diğer ekonomi bakanlıklarının koordinasyonu sağlayacak. Şimşek’in en önemli özelliği, Maliye Bakanlığı görevi sırasında hem TCMB bağımsızlığına hem de mali istikrara önem vermesi. Şimşek’in yeni görevi, uluslarararası entegrasyon seviyesi yüksek, büyük sermaye kesimlerinin çıkarlarının yeni kabinede korunacağını gösteriyor. Şimşek’in işlevinin bu olacağı, hükümet programında merkez bankası bağımsızlığına yer verilip verilmediği tartışmasına hızlıca yaptığı müdahaleden şimdiden anlaşılıyor.



Ekonomi Bakanı olarak Mustafa Elitaş’ın tercih edilmesinin anlamı ise Anadolu sermayesi olarak da adlandırılan daha küçük ölçekli sermaye kesimlerinin çıkarlarının temsil edileceği mesajının verilmesi. Maliye Bakanı olan Naci Ağbal, maliye kökenli bir bürokrat olarak, 2000’li yılların neoliberal mali disiplin politikasının uygulayıcılarından biriydi. Bu anlamda maliyede Şimşek çizgisinin sürmesini bekleyebiliriz. Cevdet Yılmaz Kalkınma Bakanlığı, Binali Yıldırım ise Ulaştırma Bakanlığı koltuklarını korudu. Berat Albayrak’ın Enerji Bakanlığı görevi ise madencilik, HES’ler ve enerji dağıtım ihaleleri gibi alanların doğrudan Saray tarafından düzenlenmek istendiğini ifade ediyor.

Küresel Kriz Derinleşirken!
Önümüzdeki dönemde yeni kurulan hükümeti önemli sorunlar bekliyor. Dünya geneline baktığımızda ABD dışında ekonomik büyüme 2008 krizinden beri bir türlü toparlanamadı. Uluslararası kurumların yaptığı tahminlere göre 2016 yılında dünya ekonomisi 2015’ten daha iyi olmayacak. Küresel krizin gelişimine baktığımızda, 2012’den itibaren etkilerinin hissedilmeye başlanan küresel krizin 3. aşamasının gelişmekte olan ülkeleri vuracağı görülüyor. Zira Türkiye ekonomisinin de 2012’den itibaren yavaşlamaya başladığının ve yüzde 3 seviyesinde bir büyümenin güçlükle yakalandığının altını çizmek gerekiyor.

Kaynak: The Economist, http://goo.gl/LZzz0Y

Aralık ayında yapılması beklenen FED faiz artışının, özellikle “yükselen piyasalar” için ciddi sonuçları olabilir. Daha da önemlisi, sermaye hareketlerinin tersine dönmesinin, tek seferlik yaşanacak bir şoktan ziyade, daha uzun vadeye yayılacak bir süreç olma ihtimali var. Böyle bir ortamda 2000’li yıllar boyunca ABD’deki kredi genişlemesinin, 2008 krizi sonrasında da krizden çıkış için hayata geçirilen miktarsal genişleme programlarının sağladığı olanaklarla kurulan neoliberal popülist rejimlerin sarsılması gündeme gelebilir.

Hükümet Programı ve “Utangaç Kalkınmacılık”
Önümüzdeki dönemde artık 2000’li yıllardaki gibi, bir yandan sert neoliberal program uygulayıp diğer yandan bunun ortaya çıkarabileceği toplumsal hoşnutsuzlukları kredi genişlemesi ve sosyal yardım programlarıyla törpüleme olanağı ortadan kalkmaya başlıyor. Bu yeni durumda neoliberal popülizmlerin önünde iki seçenek kalıyor. İlki sosyal yardım ve kredi genişlemesi yanları törpülenmiş bir neoliberal programı uygulamak – bunu yapıp da iktidarda kalabilen bir hükümet olmadı. İkincisi ise “utangaç kalkınmacılık” olarak adlandırdığım politikalara yönelinmesi. Bunun anlamı şu: Küresel krizin derinleşmesi nedeniyle  dış ticaretin zaten çöktüğü bir ortamda iç talebin giderek daha fazla öne çıktığı, kısmi ve sınırlı da olsa ithal ikameci uygulamaların gündeme geldiği bir süreci yaşayabiliriz. ,
Örneğin asgari ücret artışı gibi uygulamaları bu çerçevede düşünebiliriz. Yine hükümet programında üretimin ithalata olan bağımlılığını azaltmak üzere formüle edilen Girdi Tedarik Stratejisi, İthalata Olan Bağımlılığın Azaltılması Öncelikli Dönüşüm Programı gibi tedbirlerin sıralanması ve Dahilde İşleme Rejimi’nin yeniden düzenleneceğinin belirtilmesi bu çerçevede değerlendirilebilir.

Artan Jeopolitik Riskler
Bölgede giderek artan jeopolitik riskler Türkiye ekonomisi açısından kritik bir öneme sahip. Özellikle Rus uçağının düşürülmesi sonrası artan güvenlik riskleri nedeniyle petrol fiyatlarında yaşanan artışın sürekli olup olmayacağı önemli. Zira bir süredir petrol fiyatlarının düşük seyretmesi, cari açık ve enflasyon gibi temel sorunların daha da kötüleşmesini engelleyen bir faktör olarak işliyordu. Petrol fiyatlarındaki düşüş dünya genelinde ekonomik büyümenin yavaşlamasının bir sonucu ve küresel krizin derinleşmesinin bir belirtisiydi. Bu süreçte temel bir değişiklik yok, ama petrol arzının daraltılması fiyatları tekrar yükseltebilir.


Geçtiğimiz hafta petrol fiyatlarının 40 doların altına düşme ihtimali sonrasında Suudi Arabistan şimdiye kadarki tavrını değiştirerek, petrol fiyatına istikrar kazandırılması için OPEC ülkeleriyle işbirliği yapacağını ilan etti. Buna ek olarak Ortadoğu’da siyasi gerginliklerin tırmanması ve sıcak çatışma alanlarının artması petrol fiyatlarının artmasına, bu da Türkiye ekonomisinin petrol ve doğalgaz ithalatına olan bağımlılığından dolayı, yaşanan ekonomik sorunların hızla derinleşmesine neden olabilir.

2016'ya Girerken Sıkıntılar Sürüyor
2016’ya girerken ekonomik büyümede yavaşlamanın ve işsizlikteki artışın sürdüğünü görüyoruz. Önümüzdeki dönemde, merkez bankasının FED faiz artışına paralel olarak hareket edeceğini öngörebiliriz. Bunun nedeni, TCMB’nin faiz artışı yapmadığı bir ortamda döviz kurunun değerlenmesi ve bunun ithalat kanalıyla enflasyona yansıması ihtimalinin yüksek olması. Olası faiz artışı, inşaat sektörü gibi faiz hareketlerine duyarlılığı yüksek olan sektörlerde hissedilecek. Bu olumsuz riskler karşısında yeni hükümetin elindeki en önemli koz kamu bütçesinde bir ekonomik genişleme politikası için halen manevra alanının bulunması. Buna ilave olarak programda yer alan önlemlere bakıldığında Kredi Garanti Fonu’nun işlevinin ve Hazine garantisinin kapsamının genişletilmesi gibi önlemler kriz karşıtı politika çerçevesinde ele alınabilir.

-----------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazı daha önce Başlangıç Dergi’nin web sitesinde yer aldı. 
Erişim: http://baslangicdergi.org/64-hukumet-programi-utangac-kalkinmacilik/

13 Kasım 2015 Cuma

Merkez Bankası Tartışmaları Üzerine Bir Not

1 Kasım seçimleri sonrasında ekonomi yönetiminin nasıl şekilleneceği ve yeni hükümetin temel önceliklerinin neler olacağı bir tartışma konusu olarak varlığını koruyor. Bu süreçte özellikle merkez bankasının konumu yeniden gündeme geliyor. Örneğin açıklanması seçim sonrasına ertelenen AB İlerleme Raporu'nda merkez bankası bağımsızlığının erozyona uğradığının altı çiziliyor. Konuyla ilgilenenlerin hükümete eleştirileri de bu çerçevede şekilleniyor. Bu vesile ile tartışma hakkında iki noktanın altını çizmek istiyorum.


İki Farklı Merkez Bankacılığı Rejimi
Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajda Refet Gürkaynak hoca 2009 öncesi ve sonrasında iki merkez bankacılığı rejimi olduğunu söylüyor:
"2009’a kadar Merkez Bankası enflasyon biraz arttığında kuvvetle faiz artırıp enflasyonu kontrol ediyor. 2009’dan sonra başka türlü bir tepki veriyor. Enflasyon epey artıyor faizler çok az artıyor bu da yetmiyor enflasyonu kontrol etmeye. Dolayısıyla burada iki merkez bankacılığı rejimi olduğunu veride de görebiliyoruz." 
Refet hoca söyleşide, bunun nedeninin merkez bankası üzerindeki siyasi baskı olduğunu ve aslında bankanın enflasyonu düşürecek teknik donanımda olduğunu ancak bu baskı nedeniyle faiz aracını kullanamadığı anlatıyor.
"... hala eline imkan verildiği zaman, kendisine izin verildiği zaman bu ekonomideki enflasyonu rahatlıkla kontrol edecek olan bir kurum. Şu anda sadece ekonomi politik konuşuyoruz. Türkiye siyaseti bu kuruma kanuni görevini yapma iznini verecek mi vermeyecek mi?" 
Kısacası, işleri teknik olarak halletmek mümkün ancak siyasetin müdahalesi bunu engelliyor. Bu aslında ana akım merkez bankacılığının temel amentülerinden biri. Temeli, ekonomi ile siyasetin ayrıştırılması gerektiğine dayanıyor. Nedeni, siyasilerin yeniden seçilebilmek için ekonomik büyümeye öncelik verdiği, bunun ise enflasyonu kontrol altında tutmayı zorlaştırdığı. Bu çerçeve kendi içinde tutarlı gibi görünüyor ancak temel varsayımında sorunlar var. Gerçek hayatta ekonomi ile siyaset hiç bir zaman ayrı olmadı, olmayacak da!



Siyasi Etki ve Ekonomik Konjonktür
Her ne kadar öyle olduğu iddia edenler olsa da, merkez bankacılığında evrensel kurallar yoktur. Zaten merkez bankacılığın bilim kadar sanat olduğu söylemi de buradan gelir. Bunun farklı nedenleri var ancak temel olarak para ile meta arasındaki bağlantının koptuğu ve kredi paranın egemen olduğu bir ekonomik yapıda parasal istikrarın sağlanmasının zorlukları. Bu yapısal zorluklar dahilinde merkez bankaları kriz karşıtı politikalar uygulayarak parasal istikrara ulaşmaya çalışıyorlar. Bu genel anlamda emek karşıtı bir çerçevede şekilleniyor.

Bu tartışmanın teorik kısmını bir kenara koyarak söyleşiye dönersek, Refet hocanın önerdiği çerçeveye ilgili iki noktanın altını çizmek istiyorum. İlki, hoca merkez bankası 2009 öncesinde enflasyon artınca faiz arttırabiliyor ikincisinde arttırmıyor, bunun sebebi siyasi diyor. Ancak 2009 sonrasında faiz artışı konusunda merkez bankasının elini bağlayan ne kadar siyasi ise, öncesinde elini rahatlatan da o kadar siyasi idi. Bunun nedeni para politikasının teknik ve nötr değil siyasal-iktisadi bir alan olması. İkincisi, 2009 öncesi ve sonrasındaki ekonomik konkonktürün yapısal olarak farklı olması. İlki genişleme, ikincisi daralma dönemi. İlkinde faiz artışının siyasi maliyeti görece düşük ancak ikincisinde yüksek. 

Küresel krizin derinleştiği bir atmosferde merkez bankalarının açmazları daha da artacak. Bir yandan krizin aşılmasının para politikası ile gerçekleştirme yoluna gidilmesi ve merkez bankalarının elindeki seçeneklerin giderek daralması süreçlerini yaşıyoruz. Diğer yandan farklı bir finans kurgusunun nasıl olabileceği ile ilgili öneriler yavaş da olsa geliştiriliyor. Takip edip tartışmayı sürdüreceğiz.