9 Mayıs 2012 Çarşamba

Avrupa İçin Sonraki Adım Ne? Kriz, Aşırı Sağ ve Sol Alternatif


Gerek Fransa’da iktidara gelen sosyal demokratların, gerekse Yunanistan’da daha ileri taleplerle gündeme gelen sosyalistlerin önünde çok önemli bir tarihsel sorunluluk durmakta. Zira Fransız sosyal demokratlarının öne sürdüğü büyüme ve istihdam politikasının, Avrupa para birliği sürdükçe, uygulanma şansı yok!

Tarihsel olarak kapitalizmin geçirdiği önemli krizlere baktığımızda, krizden çıkış için iki farklı stratejinin izlendiğini görebiliriz. İlki 1929 krizi sonrasında uygulanan ve daha sonra Keynesyen politika seti haline gelen, paranın değersizleşmesi yoluyla, yani enflasyon yoluyla emek gücünün değersizleştirilmesi. İkincisi de 1970’li yıllardaki kriz sonrası uygulanan, paranın değerinin sabit tutulması (enflasyon karşıtı mücadele) ancak doğrudan emek gücünün değersizleştirilmesine dayanan strateji. Bu ikinci strateji ise daha sonradan Neo-liberalizm olarak formüle edildi. 

Bu çerçevede 2008 yılından itibaren yaşadığımız güncel krizi değerlendirdiğimizde, krize karşı verilen tepkilerin, farklı coğrafyalar bağlamında çeşitlenebildiğini görüyoruz. Buna göre ABD pragmatik politika oluşturma kabiliyeti nedeniyle, her iki stratejiyi de aynı anda uyguladı. Bir yandan paranın değersizleşmesine yönelik FED’in aldığı genişletici kararlarlar, diğer yandan da banka kurtarmaları ile piyasaya sürülen likidite sayesinde güçlü bir parasal genişleme ile krizden çıkış hedeflendi. Ancak şu anda ABD’de bu yolun sonna gelindiği söylenebilir, zira şu anda reel faizler enflasyon oranın altında.

Avrupa Birliği ise, başın Almanya’nın çektiği istikrar politikaları çerçevesinde, paranın değersizleşmesinden çok doğrudan emek gücünün değersizleşmesini hedefleyen bir yol izliyor. Yaklaşık üç yıldır uygulanmaya çalışılan politikanın temeli bu. Bu istikrar politikalarının içeriğine baktığımızda ise şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz.

İrlanda’da ücretler yüzde 15 oranında daralırken, vergiler yüzde 23 oranında artırıldı. Yunanistanda işsizlik oranı yüzde 21 düzeyine ulaştı ve istikrar programına göre önümüzdeki 10 yıl boyunca ekonomik iyileşme beklenmiyor. Portekiz’de işsizlik yüzde 15 düzeylerine ulaşmışken, ekonominin bu yıl da yüzde 3’ler düzeyinde daralması bekleniyor. İspanya’da işsizlik oranı yüzde 25 düzeyinde ve vergiler yüzde 18 düzeyinde artırılmış durumda. Fransa’da emeklilik yaşı 62’ye çıkarılırken, vergi artırımlarına gidiliyor. İtalya uygulanan ekonomik paket sonucunda bu yıl yaşadığı ekonomik daralmanın ardından gelecek yıl da yüzde 1.2’lik daralma bekliyor. Britanya’da ise, ikinci dip realize oldu ve ekonomi hala resesyonda.

Ancak Avrupa’nın krizini derinleştiren Almanya’nın istikrar ısrarının ötesindeki bir diğer unsur, Euro’dan kaynaklanan sorunlar. Ortak para birimi var olduğu ölçüde, yapısal olarak parasal genişleme yoluyla krizden çıkış yolunun tamamen kapalı olduğu görülüyor.

Bu durumda gerek Fransa’da iktidara gelen sosyal demokratların, gerekse Yunanistan’da daha ileri taleplerle gündeme gelen sosyalistlerin önünde çok önemli bir tarihsel sorunluluk durmakta. Zira Fransız sosyal demokratlarının öne sürdüğü büyüme ve istihdam politikasının, Avrupa para birliği sürdükçe, uygulanma şansı yok. Bu durumda geniş kitlelerde heyecan yaratan sol iktidarların başarısızlığı, zaten kriz sürecinde bir düzeyde yükselen aşırı sağcı, neo-nazi hareketlerin güçlenmesine ve hatta bir felaketle sonuçlancak yeni bir faşizm dalgasının oluşmasına neden olabilir.

Bu nedenle solun bir kez daha önemli bir tarihsel karar anında olduğun belirtmek gerekiyor. Ya büyüme ve istihdam programı çerçevesinde, insanların gündelik sorunlarına gerçekçi çözümler üretemeyen politikaları izleyerek, geniş kitlelerin aşırı sağa kaymasına neden olacak, ya da hızla, var olan tartışmaları bir yana koyup, bir sonraki adımı hedefleyen radikal bir dönüşüm programını gündemine alacak.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Fransız ve Yunan Seçimlerinden Sonra Krizin Gidişatı

Geçtiğimiz hafta sonu Fransa ve Yunanistan'da yapılan seçimler, bir anlamıyla Avrupa'da iki yıldır uygulanan krizden çıkış programının oylanması anlamına geliyordu. Sonuç açık: Programdan kimse hoşnut değil. Ancak yerine ne konacağı hala açık değil!


Seçim sonuçlarına geçmeden önce güncel krizle ilgili birkaç hatırlatma yapmakta fayda var. İlki, kriz ne "basiretsiz siyasetçiler" yüzünden, ne "tembel güneyliler" yüzünden ne de"aç gözlü şirketler" nedeniyle yaşandı. Tüm bunların ötesinde, krizin anlaşılması için bakılması gereken yer kapitalist toplumsal ilişki sisteminin bütünü ve bunun temeli olan sermaye birikim süreci. Soruna buradan bakınca, aslında kapitalist üretim tarzının, her aşamasında krizle karşılaşma riskini içinde barındırmakta olduğunu görebiliriz. Üretim araçlarının ve hammaddelerin teminindeki muhtemel gecikmeler ya da fiyat dalgalanmaları, işçi ücretleri, çalışanların muhtemel hak mücadeleleri, üretilen ürünlerin satılamaması riski, rekabet nedeniyle düşen kar oranları gibi birçok neden sıralayabiliriz.

Ancak sıraladığımız bu riskler teorik olmaktan çok aktüel bir gerçekliğe de işaret ediyor. Dolyısıyla bugünkü gelişmeleri anlayabilmek için krizin tarihselliğine dikkat etmemiz gerekiyor. Buna göre 1970'lerde kar oranlarının düşme eğilimi ile başlayan ve bunun sonrasında uygulanan neoliberal politikalar, sermayenin karşı saldırısı olarak gelişen köklü yeniden yapılandırma süreci şeklinde hayata geçti. Ancak burada devreye sokulan kredi ve borçlandırma stratejisi, sadece var olan kriz durumunun geleceğe ertelenmesi bağlamında "geleceğe kaçış" anlamına geliyordu. Dolayısıyla 1970'lere kadar uygulanan Keynesyen talep yönetimi politikaları, 1970'lerdeki kriz sonrasında Neoliberal borç yönetimi politikalarına dönüştü. Borç yönetimi ülkeler düzeyinde Neoliberal ajandanın uygulanabilmesi için en önemli sosyal disiplin aracı olurken, bireysel düzeyde, kişilerin borçlulukları, bir yandan belirli bir yaşam düzeyini sürdürebilmek için elzem hale gelirken, diğer yandan da bu yaşam düzeyi giderek onların boyunlarına takılmış birer urgan haline geldi. Dolayısıyla içinden geçmekte olduğumuz kriz, başımıza gelen bir doğal felaket olmanın ötesinde, kapitalist toplumsal ilişkilerin işleyişinin doğal bir parçası olarak karşımıza çıkmakta.

Bu kısa hatırlatmaları yaptıktan sonra, güncel krize baktığımızda, son iki yıldır uygulanan krizden çıkış programının "Alman Modeli" çerçevesinde şekillenen ve Avrupa'nın Neoliberal politikalar çerçevesinde yeniden yapılandırılmasını amaçlayan yönünün öne çıktığını görebiliriz. En basit ifade ile bu modelin temelinde, bir önceki dönemde verilen mücadeleleri sonucunda çalışanların kazandığı sosyal hakların törpülenmesi, bu alanların piyasa ilişkilerine açılması ve "uluslararası rekabetçilik" söylemi etrafında çalışanların yaşam düzeylerinin giderek daha da düşürülmesi yatıyor. Geçtiğimiz hafta sonu yapılan seçimlerde bu modelin Merkel ile birlikte liderliğine soyunan Sarkozy, seçim malubiyeti sonucunda oyundan çıkmak zorunda kaldı. Yine Yunanistan'da, kriz süresince iktidarda olan merkez partiler büyük güç kaybederek seçimden yenik olarak çıktılar.

Ancak şimdiki mesele, Neoliberal politikaları takip eden hükümetlerin düşmesi değil, yerine geleceklerin hangi politikaları uygulayacakları. Zira krizin başlangıcından beri yapılan seçimlerde iktidarını koruyabilen bir hükümet olmadı. Dolayısıyla şimdi gündemdeki soru daha farklı: Yeni iktidarların krizden çıkış için önerdikleri alternatifler, geniş toplum kesimlerinin sorunlarına çare olabilecek mi?
Özellikle Fransa özelinde düşünürsek, sosyalist Holande'ın başkanlık seçimlerini kazanması, Fransa için uzun yıllar sonra solcuların yeniden başkanlık kazanmaları açısından bir heyecan yaratmışa benziyor. Bu heyecanın kökeninde, Hollande'ın seçim sürecinde yaptığı, uygulanan Neoliberal politikaları eleştiren ve yerine alternatif olarak büyüme ve istihdam yaratacak bir programı koyacağını söyleyen açıklamalar yatıyordu. Zira seçim döneminde The Economist dergisinin kendisini bir "tehlike" olarak tanımlaması ve Almaya'nın başını çektiği "istirar" paktının değişeceği beklentisi bu heyecanın oluşmasında etkili oldu.

Ancak bu büyüme ve istihdam programının ne olduğuna baktığımızda aslında eski yemeklerin yeniden ısıtılarak karşımıza sürüldüğünü görebiliriz: Krizden çıkış için Keynesyen reçeteler. Zira Keynesyen cenahın önemli isimlerinden olan Stiglitz, seçimlerin hemen sonrasında, krizinden çıkış için yaratılacak enflasyonun önemli bir sorun olmayacağını, Krugman ise, talep sorununun çözülmeden krizden çıkışın pek mümkün olmadığını ilan ettiler. Ancak alternatif gibi görünün bu öneriler aslında sadece emek gücünün değersizleştirilmesinin bir başka yolu olduğu oranda, çalışanlar için gerekçi bir çözüm olmanın çok gerisinde kalıyor.

22 Mart 2012 Perşembe

Krizi Fırsata Çevirmek: Yeni Avrupa ve "Alman Modeli"

Geçtiğimiz yılın ortalarından itibaren yoğunlaşan ekonomik kriz Avrupa coğrafyasını terk etmiyor. Bir yandan yükselen bir "Alman modelinden" söz edilirken, diğer yandan da Yunanistan'ın iflasının ardından diğer "çevre" ülkeler iflas tehdidi ile sermaye lehine yeniden yapılandırmalara maruz kalıyor. Sonuç: Yeni bir Avrupa kuruluyor ve orada "emeğin" sözü yok!


 Ekonomik kriz ve krizden çıkış için önerilen politikaların krizi nasıl derinleştirdiğine daha önce değinmiştik. Şimdi bu politikaların sonuçları yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Yunanistan'daki iflasın ardından, Yunan halkının orta vadedeki geleceği, kendi yaratmadıkları borçları ödemekle geçecek. İngiltere'den sonra İrlanda da remi olarak resesyona dirmiş durumda. Bu iki ülkeden farklı olarak Portekiz ise, Yunanistan ile benzer bir şekilde iflasın eşiğinde duruyor. Ancak tüm bu gelişmeler yaşanırken, süreç, krizden çıkış için önerilen neoliberal politikalar tarafından şekillendiriliyor. Bunun anlamı ise, sermayenin krizi fırsata çevirip, süreci kendi öncelikleri doğrultusunda belirlemesi.

Bu noktada, kriz sürecinde dahi ekonomik büyümesini sürdüren ve istihdam kaybı yaşamayan Almanya, yeni bir "model" ülke olarak gösterilmeye başlandı. "Alman modeli" ile ilgili geniş bir tartışma, sonraki yazılarımızda olacak. Ancak ilk elden söylenebilecek olan, modelin bir "sermaye modeli" olduğu. Gerçekten de bu "başarı hikayesinin" gerisine bakıldığında, istihdam edilenlerin niteliğinde radikal bir değişim yaşandığı görülebilir. Daha önceden tam zamanlı, sigortalı, sendikalı olarak çalışan Alman "sosyal modeli", 2000'li yıllarla beraber giderek yarı-zamanlı çalışmanın dramatik bir şekilde arttığı bir modele doğru evriliyor. Bunun anlamı ise, Alman çalışanlar açısından hiç de olumlu değil. Sosyal hakları kısıtlanıyor, reel ücret, ekonomik büyümenin çok altında kalıyor ve geniş kitleler güvencesiz çalışma şartlarına mağruz kalarak yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla yeni Avrupa'nın yükselen modelinin gerisinde çalışanların üzerindeki kontrol mekanizmalarını daha güçlendirmiş olan Alman sermayesinin artan rekabet gücü yatmakta. Yani çalışanların düzenli ve güvenceli işlerden, yarı zamanlı ve esnek çalışma biçimlerine yönlendirilmesi, modelin gerisinde yatan en önemli neden. Dolayısıyla, Almanya önceki dönemde sosyal demokrasinin ve "Sosyal Avrupa'nın" modeli iken şimdi, "Neoliberal Avrupa'nın" simgesi durumunda.

Model rebaketçi Almanya olunca, diğer ülkelerin de krizden çıkış için bunu izlemeleri öneriliyor. Zira kamu borcu ya da ödemeler dengesi sorunu yaşayan ülkelerin, rekabet güçlerinin eksikliğinden dolayı dış açık verdikleri, bunun ise, "istikrar" tedbirleri sayesinde yeniden "normale" dönebileceği öğütleniyor. Bir anlamda sermaye, kriz sürecini, çalışanların haklarında kısıtlamalar yaparak lehine çevirme stratejisini sürdürüyor. Tıpkı 2001 ve 2008'de Türkiye'de olduğu gibi.

Sonuç olarak karşımızda, parçaları yavaş yavaş yerine konulan bir puzzle gibi beliren bir yeniden yapılandırma süreci var. Parçalar tamamlandırğında ise karşımızda artık Alman modeli çerçevesinde yeniden yapılandırılan yeni bir "Neoliberal Avrupa Birliği" olacak. İşin kötü tarafı, nasıl Alman modelinde, Alman çalışanların sözü yoksa, yeniden yapılandırılan her bir ülkede de o ülke çalışanlarının sözü olmayacak. Diğer taraftan tabii ki, tüm bunlar, sonuçları önceden belirlenmiş süreçler olarak yaşanmıyor. Topun ağzında olan Portekiz'de bir yılda üçüncü kez yaşanan genel grev ya da Alman kamu çalışanlarının grevlerine bakıldığında, süreci bir kez daha kendi haklarına sahip çıkanların mücadelesi belirleyecek.

15 Mart 2012 Perşembe

yunan borç takası utangaç temerrüde dönüştü

Yunanistan borçlarının tamamını ödeyemeyeceğini takas girişiminde bulunarak ilan etti. Gerçekleşen takasta Yunan hükümeti, ulusal hukuka göre çıkartılan tahvillerle ilgili olarak kolektif eylem maddesini uygulayacağını açıklayarak bu şekilde çıkartılan tahvilleri ellerinde bulunduranların % 85’lik katılımını (152 milyar avro) % 100’e tamamlama gücünü kullanacak. Bu nedenle gerçekleşen işlem gönüllü bir takas olmaktan çıktı. Başka bir hukuki sisteme göre çıkartılan tahvillerde katılım % 69 olarak (20 milyar avro) gerçekleşti ve 9 milyar Avro değerinde tahvil tutanların kredi temerrüt takasının (CDS) getirdiği olanaklardan faydalanması bekleniyor. Yani, borcu temerrüde karşı sigortalamış olanlar, zararlarını sigorta yaptırdıkları finansal aracı şirketlerden alacaklar. Uluslararası Takas ve Türev Derneği bunun bir temerrüt durumu olduğunu tescil etti. Belirlenecek dönüştürme oranına göre CDS sahipleri takasa katılmayarak karlı bir pozisyonda kalmış olacaklardır. Bu aynı zamanda sınırlı bir kamu borcu CDS testi, birkaç milyar dolarlık bir CDS ödemesinin sigorta yaptıranlara sorunsuz bir şekilde ödenmesi bekleniyor.


Bu takasta anaparanın % 53,5’inin silinmesiyle tahmini indirim (saç kesimi) oranının %75’e varması bekleniyor. % 75 takasa söz konusu olan toplam 206 milyar avro üzerinden değil gelecekteki gelir akımları üzerinden yapılan bir hesaplama. Yüksek faiz ödemeleri nedeniyle örneğin 2020’de 350 milyar avro olacak tahvil tutarının sadece bir çeyreğinin ödenecek olması durumunu işaret ediyor. Malumun ilanı gibi görünse de tekrarlayalım: Borç takasının Yunanistan’daki gibi yüksek bir indirimi gerçekleştirebilmesi ancak o ülkenin borçlarının ödenemeyecek olması, takasın temerrüde dönüşmesi, durumunda gerçekleşebilir ki bu da Avrupa Birliği teknokratlarının en başından beri engellemeye çalıştıkları bir durumdu. Aksi takdirde borcun vadesinin uzatılması Arjantin’de 2001’de Mega Canje örneğinde olduğu gibi borç yeniden yapılandırmalarının ilerleyen dönemde tekrar gündeme gelmesini ya da daha yüklü bir faturanın ortaya çıkmasını engellemez. Türkiye örneğindeki 2001 takası da Yunan takasının yanında deve de kulak kalsa da bankaların açık pozisyonlarının kapatılması ve döviz kuru riskinin olduğu gibi Hazine’nin üzerine yüklenmesiyle borç ötelemenin gerçekleşmesini sağlamıştı. Yunan örneğinde ortadaki yekûnun aslında çok daha fazla olduğunun anlaşılması, Eurozone kurtarma paketlerine karşın Yunan borcunun yüksek faiz nedeniyle birikmeye devam etmesi ve borcun GSYH’ye oranının ekonomideki şiddetli daralma nedeniyle aşırı şişmesi bu temerrüdü zorunlu kıldı. Aksi takdirde bankaların ya da özel sektörün böyle bir indirime tahammül etmesi mümkün değildi. Basitçe ifade etmek gerekirse yeni kağıtlarla finansal yatırımcıların kendilerini daha güvende hissetmesi sağlanacak. Bunu sağlamak için örneğin Gulati ve Zettelmeyer Yunan hukukuna göre değil de İngiliz hukukuna göre çıkartılan tahvillerin takasta yatırımcıya sunulmasını önerdiler.

Takaslar için bir genellemede bulunacak olursak şunu söyleyebiliriz: Borcun geri ödenme ihtimali olduğu müddetçe takas daha uzun vadede daha yüklü bir faturanın kesilmesi anlamına gelir. Bu faturanın şişkinliği uluslararası finansal gelişmelere bağlı olarak belirlenecektir. Yunanistan’da borcun ödenemeyeceğini 2011 itibariyle herkes biliyordu. Buna ülkede merkez partilerin aşırı güç kaybı, ardı arkası kesilmeyen eylemler ve solun farklı kesimlerinden komünistlerin toplamda % 20’yi geçen bir desteğe ulaşmasını da eklersek bu “kredi olayının” bütün arzu edilmezliğine karşın neden yine de IMF başkanı Lagarde gibilerinde bir rahatlama duygusuna yol açtığını anlayabiliriz. Borcun silinmesindense kısmen tahsil edilmesi ehven-i şerdir.

Her borç yapılandırması bir laboratuvar sunuyor. Yunan borcunun vadesi 30 yıla varan tahvillerle yeniden yapılandırılması ikili bir düğüm (perçinleme) girişimi: uzun yılları kapsaması öngörülen ve Yunan halkına takılan bir boyunduruğun düğümünün atıldığına şahit oluyoruz. Bu düğümden sadece borçların ödenmemesi sayesinde kurtulunabilir. Bugün söz konusu olan ise utangaç temerrüttür. İkinci düğüm finansal yatırımcılar ve sıradan vatandaşlar açısından farklı deneyimlenmekle birlikte Yunan borcu gibi karmaşık bir sorunun çözülme aşmasına gelmesinin piyasaya bağlılık duygusunu perçinlemesi, başka bir ifadeyle piyasayla göbek bağımızı düğümlemesi. Bankaların bilançolarına kayıp yazması, Yunan borcundan kaynaklı kayıpların hesaplanarak buna göre bir portföy oluşturulması için iki yıl yeterli bir zamandı. Ellerinde CDS tutanlar dahi baz puan yükseldiğinde ellerindeki sözleşmeyi devrederek kar elde edebilirler. Her borç yapılandırması aynı zamanda finansal yatırımcılara yapılandırmanın çeşitli aşamalarında karlı pozisyonlar edinme imkânı sunduğundan homojen olmayan bir yatırımcılar bütününün bu süreçten farklı etkilenmesine karşın krizin piyasadaki aksaklıkları düzeltecek bir arızi durum olduğu inancı yayılmaya devam ediyor. Sıradan vatandaşlar içinse mekânsal bir ayırımla durumu özetleyebiliriz. Türkiye gibi ülkelerde Yunanistan kötü örnek olarak pazarlanır ve hükümetin harcama politikalarına itiraz karşısında “onlar gibi mi olalım?” sorusuyla gündeme gelirken, Yunanistan’da bir ön devrimci duruma karşın borç ödememe iradesinin hâkim olmaması başka bir çarenin olmadığına yönelik inanç üzerinden piyasa ilişkilerine tabiiyeti perçinliyor.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Yunanistan ve İtalya'dan Sonra Romanya: Yeni Teknokrat Hümümet İktidara!


Geçtiğimiz hafta, Romanya’da uygulanan sert IMF porgramına verilen tepkiler sonucunda hükümet istifa etti. Ancak iş hükümetin istifası ile bitmiyor, şu anda konuşulan Yunanistan ve İtalya gibi bir teknokrat hükümet kurarak sonbahardaki seçimlere kadar ülkeyi bu şekilde yönetmek. Kriz ilerlerken, Teknokrat iktidarlar giderek “yeni normal” haline geliyor! Daha önce dediğimiz gibi "teknokrasi her eve lazım"!

Başbakanın istifasının ardından geçici olarak Başbakanlığa atanan Catalin Predoiu, bir önceki kabinede herhangi bir parti bağlantısı olmadan Adalet Bakanı olarak yer alıyordu ve Avrupa Birliği ile yapılan görüşmelerde kritik bir rol oynamıştı. Başbakan Emil Boc’un hükümeti ise, iki buçuk yıldır çok sert bir ekonomik tedbirler programı uygulamaktaydı. 
Porgramın içeriğinde, zaten Avrupa’nın en düşük ortalama ücretine (350 Euro) sahip olan Romanya’da ücretlerin yüzde 25 oranında düşürülmesi, KDV’nin yüzde 24’e yükseltilmesi ve 200.000 kamu çalışanının işlerine son verilmesi gibi tedbirler yer alıyordu ve bunlar 2008’den beri iktidarda olan Boc hükümeti tarafından uygulandı. Bu tedbirlerin karşılığında ise IMF ve AB’den 20 milyar dolarlık bir kredi kullanımı söz konusu idi. 

Geniş toplum kesimlerinin haklarını sert bir şekilde budamayı amaçlayan programın uygulanması ise, sağlık sisteminin özelleştirilmesi aşamasında kesintiye uğradı. Sağlık Bakanlığını yürüten Raed Arafat’ın geçtiğimiz Ocak ayında istifasının ardından Başbakanın kendisini “özel sağlık sistemi düşmanlığı” ile suçlaması üzerine başlayan gösteriler, kısa zamanda genel olarak tedbirler programın eleştirildiği kitle gösterilerine dönüştü ve bunun sonucunda da başbakan Boc istifa etmek durumunda kaldı. 

Şimdiki sorun, bu tür ekonomik programlar karşısında hükümetlerin istifa etmeleri değil, bu istifalara yol açan gösterilere ve sonrasına yön verecek bir alternatif programın oluşturulması gibi görünüyor. Aksi halde gelen gideni aratacak, zira neoliberalizmin alternatifi "tenokratik-otoriterizm" olarak geliyor!

10 Şubat 2012 Cuma

ABD ve Avrupa Krizindeki Farklılıklar: Herkesin Krizi Kendine (mi)


Kapitalizmin içsel olarak kriz üreten, hatta bu krizlerle birlikte var olan bir yapıda olduğunu artık herkes kabul ediyor. Bu krizlerin nasıl oluştuğuna dair, özellikle Marksistlerin başını çektiği bir dizi açıklama biçimi ise sürecin genelini açıklar nitelikte. Ancak yine de ABD'deki kriz dinamikleri ile Avrupa'daki kriz dinamikleri farklı olabiliyor.


Daha önce de belirttiğimiz gibi, krizin ABD'deki temel dinamiği, 1970'lerden itibaren yaşanan aşırı birikim ya da üretilenlerin tüketilememesi yani değerlenme sorunu ve bu soruna geçici olarak getirien bir çözüm olan kredi genişlemesinin sonuna gelinmesiydi. Sonrasında ise özel zararlar devletleştirildi ve kamu borcu daha da artmış oldu. Tüm bu gelişmelerin "kriz" olarak tartışılması ise, geçtiğimiz Ağustos'ta önce Kongre'de borçlanma limiti ile ilgili tartışmalardan, ardından da ABD'nin kredi notunun düşürülmesinden sonra mümkün hale geldi. Ancak gerçekte "kriz" durumu, 2007'den itibaren hiç ortadan kalmamıştı. Bunu en basit olarak kredi borcunu ödeyemediği için evlerine bankalar  tarafından el konulan insanların oranından görebiliriz. Geçtiğimiz yıl 2006'ya göre bu durumda olanların oranı % 46 artmış durumda. Her ne kadar ekonomi resmi olarak "resesyon" durumunda olmasa da, geniş toplum kesimleri için evsiz kalmak, bir kriz durumu için yeterince vahim! Kriz nedeniyle evsiz ve işsiz kalanların oranı, yaklaşan ABD seçimleri için de hayati öneme sahip. Önümüzdeki dönemde bunun politik sonuçlarını da takip edebileceğiz.

Avrupa'da ise durum biraz daha karmaşık. Öncelikle Euro'dan kaynaklanan sorunlar, krizin alacağı biçimi belirler durumda. Euro'dan kaynaklanan sorunlar derken, bu para birimini destekleyen bir merkez bankası olmasına rağmen, buna uygun bir harcama yani maliye politikasının bulunmaması ya da özetle bir devlet tarafından desteklenmeyen bir para birimi olmasından kaynaklanan sorunlardan söz ediyoruz. Bu durumda, her bir ülkedeki sınıf mücadelesinin geldiği güzeye göre belirlenen güç dengeleri, birliğin genelinde en düşük seviye neyse oraya doğru ilerleme eğilimine giriyor. Yani Almanya'nın rekabet gücünün, güney ülkelerinden (Yunanistan, İtalya, İspanya ya da İrlanda) yüksek olması, Alman sermayesinin çalışanları üzerinde kurduğu hakimiyeti ve baskıyı ifade ediyor. Bunu en azından Almanya gibi yapamayan diğer ülke burjuvazileri ise yapısal olarak Alman sermayesi ile rekabet edemeyecek bir konuma geriliyor. Bunu güney ülkelerin verdiği dış açıklarıdan (cari açıklarıdan) anlayabiliyoruz. Bunun bir sonraki adımı ise, bu açıkların finanse edilmesinde borçlanmanın devreye girmesi ve bunun sonucunda da bu borçların ödenemeyecek bir noktaya gelmiş olması. Bu durumda Avrupa'daki krizin temelinde eşitsiz ve bileşik gelişme, yani sınıf mücadelesinin mekansallığı ile farklı ülkelerdeki sermayeler arasındaki donanım farklılıkları yatıyor. Bu ise kendisini borçlanma ve para biriminde ortaya çıkan bir kriz olarak gösteriyor. 

Ancak gelinen noktada, 12 Avrupa ülkesinde kriz başladığından beri hükümet değişiklikleri yaşandığını dikkate alırsak, yaşanan krizin sadece ekonomi alanı içinden açıklanamayacağını görebiliriz. Zira dün Yunanistan'da Troyka ile yapılan görüşmeler sonrasında iki günlük genel grev ilan edilmesi, bunu açık bir şekilde gösteriyor. Krizin faturasını, bunun sorumlusu olmayan geniş toplum kesimlerine ödetmek, sermayenin temel stratejisi. Bu aşamada mesele şu: bunu ne kadar uygulayabilecekler ?

Toparlarsak, kapitalizmde krizin genel bir mekanizması olmasına rağmen, yine krizin, aynı zamanda sınıf mücadelesi tarafından belirlenen mekansallığını ya da mekkansal olarak açığa çıktığı özellikleri gözden kaçırmamak gerekiyor. Bu çerçeveden Türkiye'deki karmaşık gibi görünen gelişmelere bakmak, yaşanan süreci anlamlandırmamızda yardımcı olabilir.

16 Aralık 2011 Cuma

Avrupa Zirvesi ve Krizden Çıkış İçin Öneriler: Sosyal Devlet Hayaletinin Çöküşü

Yaz aylarında Amerika ile başlayan, sonbahar ve kışla birlikte Avrupa'yı etkisi altına alan ekonomik kriz, bir kışla bitmeyecek gibi görünüyor. Buna karşın krizden çıkış için geliştirilen stratejiler ve önerilere baktığımızda tutarlı bir çerçeve hala görünmüyor. Kriz, IMF tarafından bile 1930'lu yıllardaki krize benzetilse de, krizden çıkış için önerilen politikaların 1930'lardakilerle ilgisi yok.

Geçtiğimiz günlerde birbiriyle bağlantılı birkaç önemli gelişme yaşandı. Bunlardan ilki, İtalya'daki teknokrat hükümetin hazırladığı ekonomik önlemler paketi, sokaktaki grevlere rağmen, parlamentodan çok sorun çıkmadan geçti. Yunanistan'da ise, hala sürecin nasıl işleyeceği açık değil. Bir diğer önemli gelişme de, geçtiğimiz cuma günü (9 Aralık) yapılan Avrupa Birliği zirvesiydi. Zirvenin sonuçlarını detaylı olarak değerlendirmek başka bir yazının konusu olsun. Ancak burada söylenebilecek olan, zirveden çıkan en önemli karar olan bütçe kısıtlaması şartının kabul edilmiş olması. Bu aslında tam bir liberal ütopyaya dayanıyor. Yani, Avrupa'da, daha doğrusu Euro alanındaki para politikasının yürütülmesi, bu ülke vatandaşlarının herhangi bir şekilde etkileyemeyeceği ya da değiştiremeyeceği bir şekilde, Avrupa Merkez Bankası tarafından, neredeyse "otomatik pilotta" sürdürülüyordu. Şimdi bunun yanına, siyasi olarak denetlenebilen, gerektiğinde açık, gerektğinde de fazla vermesinin mümkün olduğu bir maliye politikasının, artık siyasetçilerin ve toplumun erişiminin dışında bir noktaya konumlandırılması ekleniyor. Maliye politikası alanında "otomatik pilot" olarak adlandırılabilecek olan bu uygulama, bütçe açıklarının daraltılması ve bir daha olmaması için karar altına alınmış durumda.

Aslında İngiltere dışında kalan Avrupa'nın ne üzerine anlaştığını daha iyi anlamak için Yunanistan ve İtalya'ya bakabiliriz. Her ikisinde de önerilen klasik harcama daraltıcı, gelir artırıcı önlemler. Yani, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi "harcama" alanlarının daraltılması ve KDV gibi adaletsiz vergilerin artırılmasına dayanıyor. Yani içeriğine bakıldığında, açıkça çalışanların uzun yıllardır verdikleri mücadeleler sonucunda edindikleri kazanımların geri alınması yönünde, Avrupa (Alman) sermayesinin yeniden karlılığının sağlanması ve rakipleri karşısındaki rekabet üstünlüğünü koruması yönelimli olduğu görülebilir.

Tüm bunlar yaşanırken, Avrupa Merkez Bankası'nın yeni başkanı Draghi, yaptığı ilk açılş konuşmasında, yukarıda kısaca özetlediğimiz noktalara vurgu yaptı ve krizden çıkış için mali disiplinin önemini vurguladı. Benzer bir şekilde IMF başkanı Lagarde da disipline edilmiş bir maliye politikasının altını çizdi.

Tüm bu gelişmelerin ışığında birkaç tespit yaparak tartışma sürdürülebilir:
İlki, kriz 1930'lardaki benzetilmesine rağmen, çözüm önerilerinde Keynesyen tedbirler yer almıyor. Yani öneriler hala daraltıcı önlemler paketinden ibaret. Tıpkı elinde çekiç olan birinin tüm sorunları çivi olarak görmesi gibi.
İkinci olarak, eğer mevcut öneriler, öngörüldüğü şekilde uygulanabilirse, bu Avrupa'daki "sosyal devlet" hayaletinin tamamen çökmesi anlamına gelecektir. Sosyal devletin ne kadar var olduğu, kime ne yararı olduğu ayrı bir tartışma konusu, ancak böyle bir gelişme, yine de dengenin çalışanlar aleyhine değiştiğinin bir işaret olarak görülebilir.
Son olarak, Keynesciliğin ve sosyal devlet uygulamalarının, gerçekten de 1945'ler ile 1980'ler arasını kapsayan bir "parantez" olarak kabul edilmesi gerektiğini ifade etmek gerekiyor.