Dolar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dolar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2015 Perşembe

Emlak balonu ve Kanada’da ağır çekim kriz

Kanada’da ev fiyatlarının son yıllardaki muazzam artışının da etkisiyle olsa gerek renovasyon programları, ev alıp satma temalı showlar revaçta. Toronto ve Vancouver’da “sky is the limit” diyebileceğimiz ev fiyatlarındaki artışın 2014 sonunda yavaşladığı vurgulansa ve Kanada’da eşik altı konut kredilerinin hiçbir zaman ABD’dekine benzer bir yoğunlukta olmayacağı ifade edilse de konut balonunun patlama olasılığı söz konusu. Küresel depresif eğilimlerden payını alan ekonomik yavaşlama, söz konusu balon ve artan hanehalkı borçluluğu ile birlikte ilginç sinyaller veriyor. Bu ekonomik çalkantının arka planını ise 2014’te düşen petrol fiyatları ve ABD dolarının (bundan sonra sadece dolar) Kanada doları karşısında son iki yıla yayılan ancak 2015’te daha da belirginleşen değer kazanması oluşturuyor.


Kaya gazına (shale gas) erişim ve toprağı çatlatarak petrol çıkartma (fracking) teknolojisindeki büyük atılım nedeniyle Kuzey Amerika’da artan enerji üretimi bir petrol şoku yarattı. WTI ham petrol varil fiyatı son bir yıl içerisinde 100 dolardan 44 dolar civarına geriledi. Bu düşüşün arkasında dünya ekonomisinde toparlanma beklentisinin zayıflığı da bulunuyor. Ancak bir o kadar önemli olan nokta Suudi Arabistan’ın Venezuela’nın itirazlarına rağmen OPEC’ten üretimi kısmama kararını çıkartması ve uzun soluklu bir kumara girişip maliyeti halen eski petrol yataklarındaki üretim maliyetine göre daha yüksek olan yeni teknolojiyle üretim gerçekleştiren Kuzey Amerika şirketlerine meydan okuması. Bu düşüş, ticaret dengesinde petrol ihracı önemli bir rol oynayan Kanada’yı da vurmuş görünüyor. Kanada Merkez Bankası’nın (KMB) ekonomiyi canlandırmak için 21 Ocak’ta aldığı önlem 0.25 puanlık indirimle faizi 0.75’e çekmek oldu. Ancak Ocak ayında rekor denilebilecek 2.45 milyar dolarlık açık ve ekonomik toparlanmanın sağlanamaması nedeniyle iki ay içinde tekrar faiz indirimi konuşulmaya başlandı.

Kanada’da faiz oranlarındaki ayarlama nedeniyle başbakan Stephen Harper’ın KMB’yi eleştirdiği ya da övdüğü henüz işitilmedi ancak yine de siyasetçi tepkileri anılmayı hak ediyor. 2015 yılı için % 1.5’luk büyüme öngören Banka’nın faiz indirimini önemsiz gören başbakan vergi indirimi ve kamu finansmanına dikkat çekerek (alışıldık neoliberal reçeteler!) Kanada ekonomisinin büyümeye devam edeceğini açıklamıştı. Buradaki görmezden gelme ve önemsizleştirmeye karşı depresif eğilimlerin ve ABD ekonomisinin kısmi ekonomik toparlanmasının yarattığı bulmaca vari durumun sadece aralarında Türkiye’nin de bulunduğu geç kapitalistleşen ülkeler için değil ama ABD ekonomisine entegre olmuş bir kapitalist merkez açısından da geçerli olduğunu belirtmek gerekli.

Harper’ın vergi indirimi aracılığıyla özel sektörü destekleyerek milyonlarca iş yaratma formülü şu sıralar çalışmıyor. Toplam çalışma süresinin yıllık değişimi, emeğe olan talebi göstermesi açısından anlamlı. Yanda bu oranı gösteren tabloda görünen düşüş genel bir durgunluğun ve yeni iş yaratamamanın ifadesi olarak okunmalı. Buna ek olarak dikkate alınması gereken bir başka veri ise hanehalkı borcunun harcanabilir gelire oranının % 162,5’una ulaştığı ülkede kredi genişlemesi ve varlık fiyatlarındaki yükselişin devam etmesi. Faiz indirimi daha fazla borçlanmaya destek olurken, ekonomide en fazla getiriyi ev ve inşaat sektörü vaat ediyor.Nitekim son bir yıl içinde de en fazla istihdam yaratan sektörler inşaat sektörü ve genel olarak kamu.  

Ekonomik büyümeyi desteklemek için enerji yatırımlarına bel bağlayan neoliberal hükümetin, düşen fiyatlar karşısında eli kolu bağlı. Yatırımları ve tüketimi teşvik için faiz oranı düşüşü kredi kullanımının daha da artmasına aracı oluyor. Kredi genişlemesini engellemek için faiz arttırımı verili koşullar altında ekonomik durgunluk hatta küçülme anlamına geldiği için KMB’nin faiz arttırımı pek olası değil. % 6.8 olarak kaydedilen işsizlik oranı oldukça düşük gibi görünse de aslında istatistikler yanıltıcı özellikler barındırdığı için(Türkiye’yi aratmayan ayarlamalar ve emek piyasasına katılım oranındaki dramatik düşüşün atlanması nedeniyle) düşük oranlar daha sorunsuz bir ekonomi ve sermaye birikimi süreci için sağlam dayanaklar anlamına gelmiyor.

Kanada dolarının düşüşünü de ekleyerek bu ağır çekim krizin gelişimini özetleyebiliriz. Dolar karşısında Ocak ayı içinde % 10 değer kaybeden Kanada doları Kanada’lıların alım gücünün azalmasına aracı olurken, teknokratların beklediği ABD toparlanması ertelendikçe bu değer kaybının Kanada menşeli şirketler açısından somut bir kazanıma dönüşmesi de ertelenmiş oluyor. Ortadaki içinden çıkılmaz durum değer kaybeden para birimine karşı cari açığın 2014’te daha da artışı, cari açığın diğer akımlarla (yabancıların mevduat yatırımı) finansmanı, ancak 2015 başında ekonomik göstergeler nedeniyle Kanada dolarından kaçış ve para biriminin hızla değer kaybetmesi ile biçimlendi. Ancak bunun rekabetçi bir avantaja dönüştürülememesi ve petrol fiyatlarındaki düşüşün de katkısıyla cari açık büyümeye devam ediyor. Ekonomik yavaşlamaya verilen tepki, yani faiz indirimi ise hanehalkının borcunun artışına katkıda bulunuyor, ev talebini (son grafikte 2014 sonuna kadar olan eğilim 2015'te de değişmedi) canlı tutuyor ve balonunun patlamasını erteliyor, geciktiriyor.

Ancak çöküşü hızlandıracak gelişmeler de mevcut. Göçmen politikasındaki kademeli değişim biraz da ekonomik gidişatın bir sonucu olarak iş teklifi almayanların başvurularının kabul edilmemesini kolaylaştırıyor. Geçen yıl  Kanada’da yaşanan parlamento saldırısının ardından azınlıkların günah keçisi ilan edilmesi ve C-51 adıyla da anılan “teröre karşı” güvenlik yasa tasarısının gündeme gelişini süregiden çalkantıdan ayrı düşünmemek gerekli. Hem ekonomik gidişat hem de Kanada’nın müttefiklerini takiben bir parçası haline geldiği Ortadoğu’daki savaş yabancı düşmanlığını alttan alta körükler ve göçmen oranında düşüşü müjdelerken, bu düşüşün Kanada’daki emlak balonunun patlayışını hızlandıracağını öngörmek mümkün.

Başka bir ifadeyle (muhafazakar soslu) neoliberalizm krize verilen tepkileri piyasa işleyişinden ve sermayeden uzak tutmanın yolunu ararken yeni krizlerin yolunu döşüyor. Kısacası dalga dalga devam eden kriz (ABD eşikaltı krizi sonrası, Avro Bölgesi’nde borç krizi ve deflasyon riski, Rusya ve diğer “yükselen piyasalar”dan kaçış) petrol şokuyla ve ABD faiz arttırımı olasılığıyla birlikte birçok ülkede yeni çalkantılara yol açıyor.

14 Eylül 2014 Pazar

Ekonomi Yönetiminde Sıkışma-I: 2015 İçin Bir Düşünce Egzersizi

Türkiye ekonomisine ait 2014 yılı 2. çeyrek verileri açıklandı. Bu yazı, mevcut verilere dayanarak önümüzdeki dönem ekonomik gelişmelerin neler olabileceğine dair bir düşünce egzersizi niteliğinde. Sonucunu şimdiden söyleyeyim: 2015 içinde, Ocak 2014'ün koşullarına geri dönebiliriz.

Mevcut Durum
Beş temel değişken üzerinden 2014'ün ilk yarısının değerlendirmesini yapabiliriz:
  1. Ocak 2014'ten beri enflasyon istikrarlı bir şekilde artıyor ve Ağustos'ta yüzde 9.5 ile Merkez Bankası hedefinin çok üzerinde. 
  2. Ocak'ta yapılan müdahalenin ardından bir süre baskılanan döviz kuru yeniden yükseliyor. 
  3. Ocak'ta yapılan faiz artışının etkisi hala sürüyor. Hükümetin baskısıyla biraz indirilse de faizler hala  Aralık 2013'ün iki katı düzeyinde, yani yüksek.
  4. Ekonomik büyüme yavaşlıyor. 2. çeyrek rakamlarına göre yüzde 2.1 düzeyinde.
  5. İşsizlik artma eğilimine girdi. Haziran verilerine göre işsizlik yüzde 9.9'a ulaşmış durumda. Bu 42 ayın zirvesi demek.
Mekanizma
Yukarıda sıraladığımız beş temel göstergedeki (enflasyon, döviz kuru, faiz, büyüme, işsizlik) değişimler birbiriyle bağlantılı. Bu bağlantılar ana hatlarıyla şöyle kuruluyor: Döviz kurundaki artış, ithalat kanalı üzerinden enflasyonun yükselmesinde etkili oluyor. Kuru (ve enflasyonu) düşürmek için yapılan faiz artırımı, ekonomik büyümeyi olumsuz etkiliyor. Ekonomik büyümenin yavaşlaması ise işsizliğin artmasına neden oluyor. Yani, kur artışını (ve dolayısıyla enflasyon artışını) engellemek için yapılan faiz artırımı, ekonomik büyüme temposunun yavaşlamasına neden olabiliyor.

İki Dış Etken 
İlk olarak, yukarıdaki mekanizma FED'in faiz artışı kararıyla olumsuz etkilenebilir. Bu etkinin nasıl olabileceğini, 2014 Ocak ayında yaşananlardan türetebiliriz: Türkiye gibi cari açığı yüksek olan ülkelerden başlamak üzere, büyük çaplı fonlar yatırımlarını yeniden ABD'ye yönlendirmeye başlayacak ve bu dövizin ani olarak artmasını tetikleyecektir. Bunun etkisi, yukarıda sıraladığımız değişkenlerin tümünün kötüye gitmesi olacaktır.

Kaynak: http://marxphotobomb.tumblr.com/image/76379449688
 
İkinci dış etken, AB'deki olası parasal genişleme. Bunun iki yönlü etkisi olabilir. İlki, parasal genişleme sayesinde atıl fonlar değerlenmek üzere Türkiye'ye gelmesidir. Bu durumda, daralan AB ekonomisinin Türkiye'nin ihracatı üzerinde yaratacağı olumsuz etki nötralize olabilir. Bu olasılık gerçekleşirse, Türkiye ekonomisi açısından AB'deki parasal genişlemenin etkisi zayıf kalacak, belirleyici olan yine FED kararları olacaktır. İkincisi, parasal genişlemenin etkilerinin Avrupa sınırları dışına taşmaması ve durgunluğun devamı. Bu durumda FED'in olumsuz etkisine AB'nin olumsuz etkisi de eklenecektir.

2014'le Gelen
29 Ocak 2014'te, yani Merkez Bankası'nın sert faiz artırım kararı üzerine, yine Kriz Notları'nda şunları yazmıştım:
"Merkez bankası kararlarından sonra kısa vadede doların ve avronun gerileyeceğini söyleyebiliriz. Ancak bu gerilemenin sürekli olacağını varsaymamız için elimizde herhangi bir kanıt yok. Zira 2002-2013 arasındaki dönemde FED trend olarak genişleyici para politikaları uyguladı, ancak bu sürecin sonuna gelindi. Eğer ABD'de toparlanma devam ederse, önümüzdeki dönemde faiz artışı bile gündeme gelebilir. Dolayısıyla konjonktür Türkiye gibi ülkelerin aleyhine işliyor".
15 Eylül 2014 itibariyle yukarıda söylediklerimizin hayata geçmeye başladığı, yani hem işsizliğin arttığı ve ekonomik büyümenin yavaşladığı, hem de enflasyonun yükseldiği bir ortamın gerçekleştiğini söyleyebiliriz. O zaman bu durumu stagflasyonist bir eğilim olarak adlandırmıştım. Ocak'taki Merkez Bankası faiz kararı bu durumu ancak bir süreliğine geciktirebildi. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle, 2014 başındaki durum tespiti, önümüzdeki dönem için de hala geçerliğini koruyor.


2015 Ne Getirebilir?
Sonuçta, altı ay sonra Merkez Bankası'nın Ocak kararlarının kur üzerindeki etkisi ortadan kalkmaya başladı. Ancak sonunda daha yüksek enflasyon ve faiz, daha düşük büyüme ve artan işsizlik ile karşılaştık. Yukarıdakileri toparlarsak, önümüzdeki dönemde karşılaşacağımız tabloyu ana hatlarıyla belirginleştirebiliriz. ABD ekonomisindeki gelişmelere bakarak, FED'in miktarsal genişlemeyi kısa süre sonra durduracağı ve 2015 içinde faiz artışına başlayabileceği söylenebilir. Bu gelişme, Türkiye için yukarıda kısaca özetlediğim stagflasyonist mekanizmanın yeniden benzer bir şekilde işlemesini tetikleyebilir:
- Hükümetin faiz indirimi yapması yönündeki baskılarına karşın önümüzdeki dönemde Merkez Bankası'nın faizde indirim değil artış yapmak zorunda kalması daha yüksek olasılık.
- Olası faiz artışının, döviz kurundaki yükselişi engelleyebilme düzeyi, Merkez Bankası'nın enflasyonu kontrol edebilme kapasitesi üzerinde belirleyici olacak. Burada Merkez Bankası rezervleri ve ülke içindeki siyasi istikrar kadar, gelecek dalganın yüksekliği de önemli olacak.
- Ancak olası faiz artışının dolaysız etkisi, başta konut sektörü olmak üzere, genel olarak ekonominin yavaşlaması şekilde görülebilir.

Ekonomi yönetiminin yukarıdaki tabloya müdahale edebilme seçenekleri henüz tamamen ortadan kalkmış değil. Bu seçeneklerin neler olabileceğini tartışmak, bir başka yazıya kalsın. Ancak 2015 seçimleri yaklaşırken hükümet üzerindeki ekonomik baskının artacağını öngörmek, kahinlik olmayacaktır.

28 Ocak 2014 Salı

Küresel Krizde Yeni Aşama, Merkez Bankası Kararları ve Yaklaşan Krizin Adını Koymak



Geçtiğimiz hafta TL, Dolar karşısından, Arjantin Peso’sundan sonra en hızlı değer kaybeden para birimi olunca 27 Ocak akşamı, merkez bankası para politikası kurulunu olağanüstü toplantıya çağırdı ve sonuçta sert faiz artırımı kararları aldı. Bankanın aldığı kararları ve bu kararların olası etkilerini anlayabilmek için, meseleyi dünya ve Türkiye ekonomisinin temel dinamiklerini hesaba katan bir konjonktür analizinin içine yerleştirmek isabetli olacaktır.


2008 Krizi Sürüyor!

İlk olarak belirtmemiz gereken unsur, 2008’de ABD’de patlak veren küresel krizin etkilerinin hala devam ettiği. Krizin gerisinde 1990’ların sonlarından itibaren ortaya çıkan yeni finansal mimarinin borcun ve riskin metalaştırılmasına olanak vermesi sayesine Amerikan toplumunun en yoksullarının borçlandırılması yatıyordu. Yoksulların borçlarını ödeyememeleri sonucunda önce konut sektörüne ardından da finansal alana ve nihayetinde ekonominin geneline yansıyan bir krizle karşılaşıldı. Amerikan ekonomisi küçüldü, işsizlik arttı ve devlet (merkez bakası ve hazine) devreye girerek, batan bankaları ve büyük şirketleri kurtardı.


Krizin ikinci aşaması 2011 yılında Avrupa’da derinden hissedildi. Bu aşamada artık bankaların batması aşamasından devletlerin batması aşamasına geçilmiş oldu. Krizin Avrupa serüveninde, Avrupa Birliği’nin kurumsal yapısından kaynaklanan faktörlerin yanında, Birlik üyesi ülkeler arasındaki rekabetçilik farkları ve bunun yansıması olan dış ticaret açıkları/fazlalıkları önem taşımıştır. Ancak bunlar kadar önem taşıyan bir başka konu, özel zararın sosyalleştirilmesinin devletleri iflasa sürüklediğidir. Yani, ABD’deki krizin etkisiyle batan bankaları kurtarma uğraşı, devletleri batmanın eşiğine getirmiş ve tüm Avrupa finansal mimarisinin çatırdamasına neden olmuştur. Krizin Avrupa ayağında, ABD'dekinen farklı olarak kemer sıkma tedbirleri çok daha sert uygulanmış ve Avrupa sermayesi, krizi emekçileri disipline etmek için fırsat bellemiştir.


Küresel Krizde 3. Aşama Olarak “Gelişen Piyasalar” Krizi

2014’e geldiğimizde küresel krizin yeni aşaması, bu sefer “gelişmekte olan piyasalar” olarak kodlanan ve krizin önceki iki aşaması sırasında dünya ekonomisinin lokomotifi olan geç kapitalistleşmiş ülkeleri etkisi altına alıyor. Bunun temel sebebi, dünya parası olan dolayısıyla tüm ülkelerin dış ticaretlerini sürdürürken kullandıkları doları basan FED’in, sıkça tartışıldığı gibi, Amerikan ekonomisinin gerekleri uyarınca para politikasını yeniden düzenlemesi.


FED’in kararlarını alırken geç kapitalistleşen ülkeleri düşünerek karar alacak durumu yok, zira ABD’de şu an için esas olan bir yandan krizden çıkmak, krizin etkilerini azaltmak ve istikrarlı bir ekonomik büyüme temposuna ulaşmak. Diğer yandan da oluşması muhtemel varlık fiyatları balonlarının ve enflasyonun önüne geçmek. Dolayısıyla bugün yaşadığımız süreç, Mayıs 2013’te ilan edilen miktarsal genişlemenin aşamalı olarak daraltılması stratejisinin sonuçlarının başlangıcı olarak görülebilir. Sonuç olarak vurgulanması gereken, bundan sonra küresel piyasalardaki fonların yönü “gelişmekte olanlar” değil, ABD ve AB olacaktır. İçinde bulunduğumuz evreyi küresel krizin üçüncü aşaması olarak adlandırmayı önerdikten sonra Türkiye'deki son gelişmeleri değerlendirmeye geçebiliriz.

Merkez Bankası “Bağımsızlığının” İşlevi
Dün merkez bankası toplantısı sırasında “dik dur artırma” nidalarını işittik. Aynı anda başbakan da “faiz artırımına karşı olduğunu” açıkladı. Dolayısıyla merkez bankasının aldığı kararları yorumlamadan önce merkez bankası “bağımsızlığı” konusunu kısaca açmak gerekiyor. Para politikası uygulanmasını siyasetin etki alanından çıkarmayı amaçlayan bir kurumsal düzenleme olarak merkez bankası bağımsızlığı, Post-Washington uzlaşısı olarak bilinin politika paketinin en önemli parçalarından biriydi ve Türkiye’de 2001 krizi sonrası uygulamaya kondu.


Ancak 2001 yılından beri uygulanan merkez bankası bağımsızlığı hiç bugünkü kadar işlevli olmamıştı diyebiliriz. Zira eğer faiz artırımı tutarsa "bağımsız" banka "gereğini" yapmış olacak ve bankanın bağımsızlığına saygı gösteren hükümet bundan dolayı artı puan kazanmış olacak. Ancak faiz artırımı kararı beklendiği gibi etki yapmazsa, hükümet biz dedik ama banka "bağımsız", bizi dinlemedi ve faizi artırdı diyebilecek ve hükümet için her iki durumda da meselenin siyasi mesuliyetinden sıyrılmak için bir alan oluşacaktır. Dolayısıyla her durumda hükümetin siyasi sorumluluğunu alabilmek için tasarlanmış bir kurumsal mekanizma olarak merkez bankası bağımsızlığının en çok işe yaradığı zamanlardayız.

Kararlarının Anlamı ve Türkiye İçin Krizin Adını Koymak: Stagflasyon Mu?

Bankanın aldığı kararları tek tek sıralamak yerine bunların topluca ne anlam ifade ettiği üzerinde durmak daha toparlayıcı olacaktır. Dünkü kararlarla banka ilk olarak faiz oranlarını sert bir şekilde yükseltmiş oldu, ikincisi de politika faizi olarak haftalık repo faizini işaret ederek faiz araçlarını sadeleştirdi. Peki bu kararlar ne anlama geliyor? 


Öncelikle içinden geçtiğimiz dönem ve kısa vadeli konjonktür için krizin adını koymaya çalışmanın sadece teknik bir mesele olmadığının altı çizmek gerekir. Zira bu tespit üzerinden hem hükümetin hamleleri, hem sermayenin hareketi, hem de emek cephesinin krizin faturasının kendisine yıkılmasını önlemesi için yapabilecekleri hakkında öngörülerde bulunabiliriz. Üzerine uzun uzun tartışılabilir ancak bir yerden başlamak için krizin stagflasyon biçiminde ortaya çıkabileceğini ileri sürüyorum. Stagflasyonu en basit haliyle hem fiyatlar genel düzeyinin arttığı yani enflasyonun yükseldiği, hem de durgunluğun olduğu yani ekonomik büyümenin tempolu bir şekilde artmadığı bir ortam olarak tanımlayabiliriz. Bunun için gerekçeleriz şunlar olabilir:

-Dünya ekonomisinde ekonomik büyüme temposu hızlanmıyor hatta başta Çin olmak üzere “gelişmekte olan” olarak kodlanan geç kapitalistleşmiş ülkelerin büyüme hızı yavaşlıyor. Her ne kadar Avrupa için büyüme beklentisi olsa da, toplamda dünya ekonomisinde ihracatın artması için canlı bir dış pazar atmosferi mevcut değil.

-ABD ekonomisi için olan “iyimser” senaryo, “yükselen piyasalar” için krizi tetikleyen en önemli unsur olacaktır. Faiz artırımında gördüğümüz gibi borçlanmanın maliyeti artacak. Bu özellikle Türkiye gibi cari açığı yüksek olan ülkeleri daha fazla etkileyecek. Dolayısıyla dünya ekonomisi içindeki en önemli ağırlık merkezlerinden olan ABD ve Avro Bölgesi’nde ekonomik büyümenin yaşanması durumunda dahi, bu durum Türkiye gibi ülkeler için küçülme anlamına gelecektir. 

-Bu iki noktanın anlamı, merkez bankasının yaptığı faiz artırımının, orta vadede kuru düşürmeye yetmeyebileceğidir. TL geçtiğimiz yıl zaten çoktan devalüe oldu ve bu sefer yeniden değer kazanması, 2011’deki gibi kolay olmayabilir. Zira o zaman FED faizleri sıfıra yakınken, şimdi faiz artırmaya hazırlanıyor. 

Bu üç koşul ışığında merkez bankası kararlarının olası sonuçların ana hatlarıyla aşağıdaki gibi özetleyebiliriz. 

Yaklaşan Durgunluk ve İnşaat Odaklı Birikimin Sonu

Faiz artışı kararının en dolaysız sonucu, zaten 2012'den itibaren iyice azalan ekonomik büyüme temposunun daha da azalması yönünde olacaktır. Ekonomik büyümenin daralmasının cari açığı kısmen azaltması beklenebilir. Ancak esas etkisi işsizlik üzerinde olacaktır. Dolayısıyla faiz artışı kararının ikinci etkisinin, işsizlik oranının yüzde 10'ların üzerine çıkması beklenebilir. Üçüncü olarak, özellikle kredi faizlerinin de artacağı düşünüldüğünde, kararlardan en çok konut sektörünün etkileneceğini tahmin etmek zor değil. Dolayısıyla bu kararlarla, 2008 krizinden sonra hükümetin iç talebi canlandırmada kullandığı en önemli araç olan "inşaat odaklı birikim" stratejisinin önemli yaralar alacağını söyleyebiliriz. Son olarak faizlerin artışı, özellikle küçük işletmeler için kredi borcunu ödeyememe anlamına gelebilir. Bu bağlamda, 2008 krizi sonrası iç talebin canlandırılmasıyla desteklenen büyüme, talebin daraltılması sonucunda büyük ölçüde ihracat artışına bağlı kalacaktır.

 

Enflasyonun Yükselişi

Merkez bankası kararlarından sonra kısa vadede doların ve avronun gerileyeceğini söyleyebiliriz. Ancak bu gerilemenin sürekli olacağını varsaymamız için elimizde herhangi bir kanıt yok. Zira 2002-2013 arasındaki dönemde FED trend olarak genişleyici para politikaları uyguladı, ancak bu sürecin sonuna gelindi. Eğer ABD'de toparlanma devam ederse, önümüzdeki dönemde faiz artışı bile gündeme gelebilir. Dolayısıyla konjonktür Türkiye gibi ülkelerin aleyhine işliyor.

İkinci olarak, ihracat ithalata bağlu olduğu sürece döviz açığı sorunu öyle ya da böyle önümüze gelecektir. Faiz kararları sonucu ülkeye gelen döviz sayesinde bastırılan döviz, Türkiye ekonomisinin bu bağımlı yapısıyla ilgili herhangi bir iyileştirme getirmeyecektir. Aksine var olan sanayi yapısı için olumsuz etkilerde bulunma ihtimali daha yüksektir.

Son olarak Gezi Direnişi ile birlikte iktidar bloğu içinde var olan çatlakların belirginleştiği, 17 Aralık'ta başlayan operasyonlarla da daha da derinleştiği ve bir devlet krizi halini aldığını söyleyebiliriz. Bunun anlamı AKP'nin en önemli siyasi sermayesi olan "istikrar" kozunun elinden kaymaya başlamasıdır. 

Dolayısıyla, faiz artırımı ilk anda etkili olsa bile, faizin kendisi orta vadede siyasi riski yüksek bir ülke için TL'nin yeniden değer kaybetmesine engel olabilecek bir araç olarak görülmemelidir. Dövizin TL karşısında yeniden değerlenmesi ise, başta yakıt ve enerjii fiyatları olmak üzere ithalat kanalıyla iç piyasayı etkileyecek ve enflasyon artışını körükleyebilecektir.

Toparlamak gerekirse, faiz artış kararının etkileri çok yönlü olacak ve bunlar tartışılmaya devam edilecek. Şu aşamada söylenebilecek olan önümüzdeki dönemde, büyümenin yavaşlaması ve işsizliğin artmasının yanında dövizin yeniden değerlenmesiyle beraber enflasyonun yükselmeye devam etmesi gibi, seçime giden bir hükümetin hiç de hoşlanmayacağı gelişmelerin yaşanabileceğidir. Tüm bu sürecin olası siyasi sonuçlarını tartışmak da bir başka yazıya kalsın.

25 Ocak 2014 Cumartesi

Dünya Krizi Derinleşirken Türkiye Ekonomisi


21. yüzyılın ilk büyük ekonomik krizi, 2008 yılında kapitalist sistemin merkezinde, ABD’de patlak verdi. Ekonomik büyüme oranlarındaki gelişime bakıldığında günümüzde dünya ekonomisinin krizin etkilerini atlatmaktan uzak olduğu, hatta 2013’teki gibi 2014’te de ekonomik büyüme temposunun azalmaya devam edebileceği görülüyor. Böyle bir konjonktürden Türkiye’nin etkilenmemesi olanaksızdır. Ancak bu etkinin boyutunu, Türkiye ekonomisinin yapısal dinamikleri ve mevcut devlet krizinin ne yönde gelişeceği belirleyecektir. Bu yazıda meselenin ekonomik yönün odaklanacağız.

Dünya Ekonomisinde Yaklaşan Ekonomik Durgunluk
Krizin patlak verdiği ABD ekonomisi, 2008 ve 2009 yıllarında sert bir daralma yaşadıktan sonra 2010’dan itibaren yeniden büyüme trendine girmişti. Ancak 2013’e geldiğimizde ekonomik büyüme temposu yavaşladı ve 2013 büyümesinin 2010’un da gerisine düşeceği tahmin ediliyor. Euro Bölgesi 2010 ve 2011’de yüzde 2’nin altında büyüse de, ABD’den farklı olarak 2012’den itibaren ekonomik daralma yaşıyor. Japon ekonomisi, diğerlerinin aksine 2011’de yeniden ekonomik daralma yaşadı ve 2013 için beklenen büyümesi yüzde 2’ler düzeyinde. İlgilenen okuyucu, ekonomik büyüme temposunun yavaşlaması dahil olmak üzere küresel krizin özellikle ABD ve AB bağlamında yaratması muhtemel sonuçları etraflıca değerlendirdiğimiz, Ali Rıza Güngen ile birlikte hazırladığımız ve yakında Notabene Yayınları’ndan “Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği” başlığıyla çıkacak olan kitabımıza bakabilir.

Erken kapitalistleşmiş ülkeler 2008 krizinden önemli ölçüde etkilenirken, bu dönemde dünya büyüme ortalamasını krize rağmen yüzde 8’in üzerinde büyüyen Çin ve Hindistan gibi geç kapitalistleşen ülkeler yükseltiyordu. Ancak özellikle 2011’den itibaren “yükselen piyasalar” olarak kodlanan ülkelerin de ekonomik büyüme tempolarında yavaşlama söz konusu. Kısacası, her iki gruptaki ülkeyi birlikte değerlendirdiğimizde, son iki yıldır ekonomik büyüme temposunun dünya genelinde yavaşladığını ve bu eğilimin önümüzdeki yılda da devam etme ihtimalinin yüksek olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye Ekonomisinde Yavaşlama
Ucuz döviz, 2002-2008 arasındaki “Türkiye mucizesinin” alamet-i farikası idi. Bu yolla ithalat artsa bile enflasyonu artırmıyor, ihracatın üretkenlik artışıyla sağlanacağı bir yapı teşvik ediliyor ve bu yollarla da enflasyonsuz büyüme ortamının sağlanması mümkün oluyordu. Bu dönemdeki IMF programı ve AB’ye üyelik süreci, “mucizenin” dış garantörü olarak görülüyordu. 2008 krizine kadar, dövizin ucuzlamasını mümkün kılan, ABD’deki gevşek para politikasının yanında, Türkiye’deki faiz oranlarının yüksek tutulmasıydı. Bu dönemde ekonomik büyüme ortalama yüzde 6 düzeyinde gerçekleşti. Yüksek cari açık düzeyi ve yüksek işsizlik oranı ise “mucizenin” defoları idi.

2008 krizinin Türkiye’ye iki temel yansıması oldu. İlki başta FED’in, ardından da G-7 ülkeleri merkez bankalarının krizden çıkış için eşzamanlı olarak parasal genişlemeye gitmeleriydi. Bunun sonucunda, önemli merkez bankalarının faizleri neredeyse sıfırlanmış oldu ve Türkiye gibi ülkeler için borçlanma maliyetleri azaldı. Dolayısıyla, küresel kriz, ironik olarak, Türkiye gibi ülkelere belki de 2002-2008 dönemindekinden daha ucuza ve daha düşük faizle borçlanma imkânı yaratmış oldu.

İkincisi de, erken kapitalistleşmiş ülkelerdeki şok ekonomik daralma, takip eden yıllar için de ekonomik büyümenin toparlanamaması ve potansiyelin altında kalmasıydı. Bunun sonucu ise, Türkiye’nin ihracat pazarlarının daralmasıydı. Hükümet ve sermaye çevreleri, bu etkilere iç pazara ağırlık vererek ve ihracat pazarlarını çeşitlendirmeye çalışarak cevap verdi.

İç pazara dönmenin önemli bir aracı inşaat sektörünün teşvik edilmesiydi. Bu ise, faizlerin düşük tutulabilmesini mümkün kılan uluslararası ortam sayesinde hayata geçti. İhraç pazarlarını çeşitlendirme politikası, hükümetin uyguladığı bölgesel dış politika hamleleriyle desteklendi. Ancak bu gelişmelere rağmen 2008-2013 arasındaki dönemde ekonomik büyüme temposu azaldı ve ortalama yüzde 4’ün altına geriledi. Kriz sonrasında ortada “mucize”lik bir durum kalmamasına rağmen yüksek cari açık düzeyi ve yüksek işsizlik oranı “defolar” olarak mevcudiyetini sürdürdü.


Hükümetin İkilemi: Kur Mu Faiz Mi?
Önümüzdeki dönem için hükümetin en önemli hedefi, seçim sathı mahallîni bir krizle karşılaşmadan geçebilmek ve büyümenin ılımlı da olsa sürmesini sağlamak. Ancak bu iki hedef, uluslararası ekonomik konjonktürün Türkiye gibi ülkeler lehine olmadığı bir ortamda gerçekleştirilmeye çalışılacak. Daha açık bir ifadeyle hükümet, 2008 küresel krizinden sonra ekonomik daralma yönlü etkilere rağmen hem faizlerin düşürülebildiği hem de dövizin ucuz olduğu bir konjonktür sayesinde, temposu düşse de ekonomik büyümeyi sürdürebildi. Ancak 2014 ile birlikte bu dönemin sonuna gelinmiş oldu. Hükümetin bugünkü ikilemi, muhtemel sermaye çıkışlarının olumsuz etkilerini faizleri artırarak mı yoksa döviz satarak mı karşılayacağıdır. Her iki yol da çelişkilerle doludur ve bunların belirlenmesi teknik değil siyasi kararlara dayanacaktır.

2013 uygulamasında hükümetin bu ikilemde faizleri mümkün olduğu kadar düşük tutmaya çabaladığını ve kur artışlarına genellikle faiz dışı araçlarla müdahale ettiğini gözlemledik. Ancak Mayıs 2013’ten bugüne merkez bankası, oynaklıkların aşırı olmamasında kısmi bir şekilde etkili olabildiyse de, genel trend üzerinde etkili olamadı ve TL 2013 içinde aşamalı olarak devalüe oldu.

Hükümetin faizlerin düşük tutmaya çabalamasının temel nedeni, dünyada ve Türkiye’de ekonomik büyüme temposunun azaldığı bir ortamda iç talebi canlı tutmak istemesidir. Ancak bunun yan etkisi, yabancı yatırımcı gözünde Türkiye’nin yeteri kadar çekici olmaması ihtimalidir. Buna ek olarak sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ortamda, yeterli sermaye girişi yoksa döviz satarak kuru belli bir düzeyde tutmak mümkün değildir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde uluslararası sermayeyi cezbetmek için faizlerin yükseltilmesi yönünde baskı artarak devam edecektir.

2013’ten 2014’e Türkiye: Kırılganlaşan “İstikrar”
Bu çerçevede 2013 başında Türkiye, cari açığı yüksek olan, dolayısıyla olası FED kararlarından olumsuz etkilenmesi muhtemel ülkelerden biri olarak görülüyordu. Haziran 2013’de patlak veren Gezi Direnişi, bir yandan hükümetin toplumu yönlendirebilme kapasitesinin, diğer yandan da neoliberal muhafazakâr modelin sınırlarını gösterdi ve iktidar bloğu içerisinde var olan çatlakları belirginleştirdi. 17 Aralık ile başlayan süreç ise, hükümetin farklı kesimler arasında koalisyon kurma kapasitesinin iyice daraldığını ortaya koydu ve 25 Aralık’tan sonra süreç bir devlet krizi halini aldı. Dolayısıyla 2013 başında, zaten yüksek cari açığı nedeniyle FED kararlarından olumsuz etkilenebilecek olan ülkeler arasında gösterilen Türkiye, 2014 başında yatırım için “riskli ülkeler” arasında gösterilmeye başlandı.

Bu çerçevede 2014’ün çalışanlara iyi bir gelecek vaat etmediği açık. Hükümetin devlet krizi koşullarında seçimlere giderken muhtemel sermaye çıkışlarına karşı faizleri ya da döviz satışını kullanarak yapacağı müdahaleler, günü kurtarma çabasının ötesine geçemeyecek. Her iki durumda da, eğer emekçiler yaşanan tüm bu kargaşaya karşı kendi cephelerinden bütünlüklü bir cevap üretemezlerse, krizin de ekonomik daralmanın da faturası yine onlara kesilmeye çalışılacak.
 -----------------------------------------------------------
Bu yazı, 24 Ocak 2014 tarihinde Birgün gazetesinin Kitap ekinde yayınlanmıştır.