2014 Seçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2014 Seçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2014 Pazar

Ekonomik Kriz ve Yükselen Aşırı Sağ: Avrupa Seçimlerini Nasıl Okumalı?

Dün (25 Mayıs) sonlanan Avrupa Parlamentosu seçimlerinin en önemli sonucu aşırı sağın yükselişi oldu. İlk gelen sonuçlara Aşırı sağcı Ulusal Cephe Fransa'da yüzde 25 oy aldı. Danimarka, Avusturya, Macaristan, Finlandiya ve Yunanistan aşırı sağcı partilerin oy artırdığı ülkeler arasında yer aldı. Birleşik Krallık'ta ise göçmen karşıtı parti (UKIP) oylarını yüzde 11 artırarak birinci oldu. Buna karşılık Avrupa'da sola ait en iyi haber, krizle cebelleşen Yunanistan'dan ve İspanya'dan geldi. Yunanistan'da Syriza oyunu artırarak birinci parti olmayı başardı, İspanya'da Podemos hareketi ise büyük bir başarı göstererek ilk kez katıldığı seçimde yüzde 8 oy almayı başardı ve ekonomik krize ve kemer sıkma politikalarına karşı geniş kitlelerin sesi oldu.  Seçim sonuçlarının her bir ülke için değerlendirilmesi önemli. Ancak burada iki noktaya değineceğim: İlki, seçim sonuçları ekonomik kriz bağlamında değerlendirilmesi gerekliliği. İkinci de, sosyal demokratların neoliberal kemer sıkma tedbirlerini uygulamalarının sağın yükselişindeki önemli etkenlerden biri olduğu.

Avrupa'nın Derinleşen Krizi
Avrupa Parlamentosu seçim sonuçlarının gerisinde yatan dinamikleri daha iyi anlayabilmek için içinden geçmekte olduğumuz küresel ekonomik krizi göz önüne almalıyız. Aksi takdirde, krizi göz ardı eden analizler Avrupa'da aşırı sağın yükselişini sürpriz olarak değerlendirecektir. Buna göre, 21. yüzyılın ilk büyük krizi, 2008'de ABD'de patlak vermiş, ardından hızla Avrupa'ya ulaşmış ve derinleşerek günümüze kadar sürmüştür. Yakın zamanda yayınlanan kitabımızda, Avrupa krizinin ABD krizinden farkları üzerinde durmuştuk. Bu farklar gerek AB'nin kurumsal yapısından gerekse parasal birlik uygulamasından kaynaklanmaydı. 



Kısaca belirtmek gerekirse, Avrupa'da yaşanan süreç Alman sermayesinin, krizi fırsat bilip, tüm Avrupa işçi sınıfını disipline etme çabası çerçevesinde devam ediyor. Dolayısıyla yeni Avrupa'nın yükselen "Alman modelinin" gerisinde çalışanların üzerindeki kontrol mekanizmalarını daha güçlendirmiş olan Alman sermayesinin artan rekabet gücü yatmakta. Almanya önceki dönemde sosyal demokrasinin ve "Sosyal Avrupa'nın" modeli iken şimdi, "Neoliberal Avrupa'nın" simgesi durumunda.

Başını Alman sermayesinin çektiği istikrar paktı, paranın değersizleşmesinden çok doğrudan emek gücünün değersizleşmesini hedefleyen bir yol izliyor. Yaklaşık 5 yıldır uygulanmaya çalışılan politikanın temeli bu. Bu istikrar politikalarının içeriğine baktığımızda ise, kamu harcamalarının azaltılması, ücretlerin düşürülmesi, özelleştirmeler, emek piyasalarının esnekleştirilmesi ve sosyal hakların azaltılması gibi önlemlerin uygulandığını görüyoruz. Bunun karşılığında ise büyüme oranının bir türlü toparlanamaması, yüksek oranlı işsizlik özellikle Güney Avrupa'da hala en büyük problem. Son olarak gündeme gelen deflasyon riski ise, 2008 krizinin hala aşılamadığının en net göstergesi.


Yükselen Sağ ve Fransa
Bu bağlamda gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağın en önemli başarısı Fransa'da gerçekleşti. Yabancı düşmanı partinin bu derece yüksek oy alması pek çok açılardan değerlendirilecektir. Ancak burada özellikle 2012'deki seçimlerden bu yana uygulanan kriz karşıtı politikalara değineceğim. 

Fransa'da 2012'de iktidara gelen sosyal demokratlar ve Hollande, seçim kampanyalarında krizden çıkış için neoliberal kemer sıkma tedbirleri yerine, bir "büyüme ve istihdam programı" önermişti. Gerçekten de Hollande, 2012'deki seçim sürecinde neoliberal politikaları eleştirmiş ve bunun yerine alternatif olarak büyüme ve istihdam yaratacak bir programı uygulamaya koyacağını vaat etmişti. Zira seçim döneminde The Economist dergisinin kendisini bir "tehlike" olarak tanımlaması ve Almaya'nın başını çektiği "istirar" paktının değişeceği beklentisi, seçim sürecinde bir "heyecan" yaşanmasına neden olmuştu. Holande'ın başkanlık seçimlerini kazanması, Fransa için uzun yıllar sonra solcuların yeniden başkanlık kazanmaları açısından bir başarı olarak değerlendirildi. 

Ancak 2012'de Hollande'ın seçilmesinin temel bir politika değişimine neden olmayacağını ve bunun seçmenin sağa kaymasına neden olabileceğine işaret etmiştik. Kriz Notları'ndaki yazıda, "Avrupa para birliği sürdükçe, bu politikanın uygulanma şansı olmadığını" yazmıştık. Bunun sonucunun ise aşırı sağın yükselişi olabileceğini öngörmüştük: "Bu durumda geniş kitlelerde heyecan yaratan sol iktidarların başarısızlığı, zaten kriz sürecinde bir düzeyde yükselen aşırı sağcı, neo-nazi hareketlerin güçlenmesine ve hatta bir felaketle sonuçlanacak yeni bir faşizm dalgasının oluşmasına neden olabilir".



Ancak Fransa'da yaşanan sadece oraya özgü bir durum değil. Dolayısıyla Avrupa'da sağın yükselmesinin nedenlerinden biri de sosyal demokratların neoliberal programı uyguluyor olmasıdır diyebiliriz. 2012'de sosyal demokratlara yönelen büyük yığınlar şimdi çareyi sağda arıyor. Özellikle Fransa'da (sözde) sosyalist Hollande kemer sıkma politikalarını uygulamaya şaşmadan devam etti.

Bu noktada altını çizmemiz gereken husus, Avrupa’nın krizini derinleştirenin sadece Alman sermayesinin istikrar ısrarıyla sınırlı olmadığıdır. Bunun da ötesindeki ortak para birimi var olduğu ölçüde, tek tek ülkelerin yapısal olarak parasal genişleme yoluyla krizden çıkış yolunun tamamen kapalı olduğu görülüyor. Dolayısıyla özellikle Syriza açısından önümüzdeki dönemde en önemli sorun, nasıl bir alternatif programın uygulanacağı olacak.

Sol Alternatif
Bu nedenle solun bir kez daha önemli bir tarihsel karar anında olduğunu belirtmek gerekiyor. Ekonomik krizin tahrip edici etkilerine karşı insanların gündelik sorunlarına gerçekçi çözümler üreten bir ekonomik programla mevcut neoliberal çemberin kırılması solun öncelikli görevi. Aksi takdirde Fransa'da yaşanan aşırı sağ yükselişinin, tüm Avrupa'ya yayılmaması için bir neden yok. Çünkü insanlar artık kemer sıkma tedbirlerini daha fazla çekmek istemiyor. 

Sonuç Niyetine Hatırlatmalar
Toparlarsak Mayıs 2014 seçimleri iki tespiti bir kere daha doğrulamış oldu:
1. "Ekonomik kriz = Solun yükselmesi" gibi bir formülün geçerliliği yok.
2. Tarihin sarkacı sola salındığında onu tutacak bir alternatif yoksa, gideceği yer sağdır.
Dolayısıyla Avrupa'daki toplumsal muhalefet, neoliberal programı geri çevirecek bir alternatif yaratamazsa, önümüzdeki dönemde neoliberalizmin derinleşmese ve sağın yükselişe tanık olmamız kuvvetle muhtemel.

20 Nisan 2014 Pazar

Yeni "Örtülü Ödenek" Mi Geliyor?

Şubat başında, olası krize hazırlık olarak hükümetin özel sektörün borcunu devralabileceğine işaret etmiştik. Dün (19 Nisan 2014) Resmi Gazete'de yayımlanan yönetmeliğe göre bu olasılık gerçekleşti. Artık özel sektör borçlarına Hazine garantisi getiriliyor. Peki, iki kritik seçim yaklaşırken bunun anlamı ne?

Seçimler ve Ekonomik Büyüme
Pek çok faktörün yanında, AKP'nin seçim başarılarına ekonomik büyümenin de olumlu katkı yaptığı biliniyor. Şimdi önümüzdeki iki seçimi ve hükümetin (artık Erdoğan'ın diye okumalı herhalde) ekonomik yavaşlamaya tahammülü olmadığını düşünürsek, bu adımlar sürpriz değil. Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanabilecek herhangi bir aksiliğin ya da her şey yolunda giderse önümüzdeki yıl gerçekleşecek olan seçimler sürecinde iktidarın kaybedilmesinin, sadece iktidardan düşme değil, aynı zamanda bir dönemin yargılanması anlamına da gelebileceği biliniyor. Böyle bir durumda, ekonomik koşulların en azından hükümetin aleyhine çalışmayacak bir düzeyde tutulması hayati önem taşıyor.

Küresel Ekonomik Konjonktür ve Seçimler
Bu şartlar altında, genel olarak küresel ekonomik konjonktürün hükümetin aleyhine döndüğü söylenebilir. Gerçekten de 2008 krizinin üçüncü aşaması olarak görülebilecek olan yeni kriz dalgasının "yükselen piyasalar" olarak kodlanan ülkelerin vurması muhtemel. Bunun ilk işaretlerini Ocak 2014'te gördük. FED'in faiz artırımına başlayabileceği 2015 yılında ise muhtemelen Ocak 2014'teki dalgalanmanın devamını yaşayacağız.

Ancak küresel konjonktürün genel gidişatı bu şekildeyken, özellikle Avro Bölgesi'nde belirginleşen deflasyon riski, genel konjonktür açısından bir istisna olabilir. Eğer Avrupa Merkez Bankası, FED'e benzer bir miktarsal genişleme programı uygulamaya başlarsa, bu AKP açısından hesapta olmayan ama olumlu bir gelişme haline gelebilir. En azından 2015'e kadar ekonomik büyümenin yavaşlaması hızlanmayabilir. Geçtiğimiz hafta merkez bankası ve faizler üzerine yapılan tartışmalar hükümetin Avrupa'daki deflasyonu bir fırsat olarak kullanmaya hevesli olduğunu gösteriyor. Ancak belli ki, hükümet kaderini sadece Avrupa Merkez Bankası'nın kararlarına bağlamak istemiyor.

Özel Sektöre Hazine Garantisi
19 Nisan Cumartesi Resmi Gazete'de yayımlanan "Hazine Müsteşarlığı Tarafından Gerçekleştirilecek Borç Üstlenimi Hakkında Yönetmelik"in 4. maddesine göre, 1 milyar liranın üzerinde olan yap-işlet-devret projeleri ile Sağlık ve Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen 500 milyon doların üzerindeki proje borçlarına Hazine garantisi geliyor. Bunun geçmişteki uygulamadan farkı, büyük projelerin tamamlanamaması halinde Hazine'nin doğrudan devreye girerek, bu projeleri üstlenen şirketlerin borçlarının tamamını üstlenebilecek olması. Dolayısıyla bu yönetmelikle birlikte her fırsatta tamamlanmaları için ne gerekiyorsa yapacağını vurgulayan Erdoğan dediği yapmış oluyor.


Yeni "Örtülü Ödenek" Mi? 
Ancak bu uygulama, sadece bir hükümetin yaklaşan krize ve ekonomik yavaşlamaya karşı aldığı sıradan bir tedbir olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Bunun nedeni hangi projenin borcunun üstlenileceğine Bakanlar Kurulu'nun (yani Erdoğan'ın) karar verecek olması ve daha da önemlisi bu borcu üstlenilecek, yani kurtarılacak projelerin ve firmaların hangileri olduğunun kamuya açıklanmayacak olması.

Buna göre Yönetmeliğin 4. maddesinde, Bakanlar Kurulu şirketin borçlarının Hazine tarafından üstlenilip üstlenilmeyeceğine karar vereceği belirtilmiş. 5. maddede ise  "Bakanlar Kurulu karanın istihsalini müteakip borç üstlenim anlaşması imzalanır. İmzalanan borç üstlenim anlaşmaları Resmi Gazetede yayımlanmaz" denilmiş. Yani hangi projelerin destekleneceği gizli tutulmuş. Son olarak 6. maddede üst sınırın yenilenebileceği ve 7. maddede de Hazine'nin üstlendiği borçların "dış borç"olarak kaydedileceği belirtilmiş.

Sonuçta olan şu: bu büyük projeler için hepimizin ödediği vergilerle hem ihaleyle milyarlarca lira veriliyor, hem bunlar batınca yine vergilerimizle bu firmaların borcu üstleniliyor, hem de bu üstlenilen  projelerin hangileri olacağı kamuya açıklanmıyor!


3-5 Ağaç, 3. Köprü ve 3. Havaalanı
Hazine tarafından desteklenmesi muhtemel, yani batması muhtemel olan projeler hangileridir diye baktığımızda, başta 3. Köprü ve 3. Havaalanı olmak üzere, tartışmalı olan projelerin hemen hepsinin olduğunu görüyoruz. 

Geçtiğimiz yılın Haziran ayında yaşananların hafızası hala diri. Bu kolektif iradenin ve hafızanın, batması muhtemel bu projelere karşı doğayı savunması, tıpkı 3-5 ağaç meselesinde olduğu gibi, bir kez daha sadece doğayı savunmak anlamına gelmeyebilir.

25 Ocak 2014 Cumartesi

Dünya Krizi Derinleşirken Türkiye Ekonomisi


21. yüzyılın ilk büyük ekonomik krizi, 2008 yılında kapitalist sistemin merkezinde, ABD’de patlak verdi. Ekonomik büyüme oranlarındaki gelişime bakıldığında günümüzde dünya ekonomisinin krizin etkilerini atlatmaktan uzak olduğu, hatta 2013’teki gibi 2014’te de ekonomik büyüme temposunun azalmaya devam edebileceği görülüyor. Böyle bir konjonktürden Türkiye’nin etkilenmemesi olanaksızdır. Ancak bu etkinin boyutunu, Türkiye ekonomisinin yapısal dinamikleri ve mevcut devlet krizinin ne yönde gelişeceği belirleyecektir. Bu yazıda meselenin ekonomik yönün odaklanacağız.

Dünya Ekonomisinde Yaklaşan Ekonomik Durgunluk
Krizin patlak verdiği ABD ekonomisi, 2008 ve 2009 yıllarında sert bir daralma yaşadıktan sonra 2010’dan itibaren yeniden büyüme trendine girmişti. Ancak 2013’e geldiğimizde ekonomik büyüme temposu yavaşladı ve 2013 büyümesinin 2010’un da gerisine düşeceği tahmin ediliyor. Euro Bölgesi 2010 ve 2011’de yüzde 2’nin altında büyüse de, ABD’den farklı olarak 2012’den itibaren ekonomik daralma yaşıyor. Japon ekonomisi, diğerlerinin aksine 2011’de yeniden ekonomik daralma yaşadı ve 2013 için beklenen büyümesi yüzde 2’ler düzeyinde. İlgilenen okuyucu, ekonomik büyüme temposunun yavaşlaması dahil olmak üzere küresel krizin özellikle ABD ve AB bağlamında yaratması muhtemel sonuçları etraflıca değerlendirdiğimiz, Ali Rıza Güngen ile birlikte hazırladığımız ve yakında Notabene Yayınları’ndan “Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği” başlığıyla çıkacak olan kitabımıza bakabilir.

Erken kapitalistleşmiş ülkeler 2008 krizinden önemli ölçüde etkilenirken, bu dönemde dünya büyüme ortalamasını krize rağmen yüzde 8’in üzerinde büyüyen Çin ve Hindistan gibi geç kapitalistleşen ülkeler yükseltiyordu. Ancak özellikle 2011’den itibaren “yükselen piyasalar” olarak kodlanan ülkelerin de ekonomik büyüme tempolarında yavaşlama söz konusu. Kısacası, her iki gruptaki ülkeyi birlikte değerlendirdiğimizde, son iki yıldır ekonomik büyüme temposunun dünya genelinde yavaşladığını ve bu eğilimin önümüzdeki yılda da devam etme ihtimalinin yüksek olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye Ekonomisinde Yavaşlama
Ucuz döviz, 2002-2008 arasındaki “Türkiye mucizesinin” alamet-i farikası idi. Bu yolla ithalat artsa bile enflasyonu artırmıyor, ihracatın üretkenlik artışıyla sağlanacağı bir yapı teşvik ediliyor ve bu yollarla da enflasyonsuz büyüme ortamının sağlanması mümkün oluyordu. Bu dönemdeki IMF programı ve AB’ye üyelik süreci, “mucizenin” dış garantörü olarak görülüyordu. 2008 krizine kadar, dövizin ucuzlamasını mümkün kılan, ABD’deki gevşek para politikasının yanında, Türkiye’deki faiz oranlarının yüksek tutulmasıydı. Bu dönemde ekonomik büyüme ortalama yüzde 6 düzeyinde gerçekleşti. Yüksek cari açık düzeyi ve yüksek işsizlik oranı ise “mucizenin” defoları idi.

2008 krizinin Türkiye’ye iki temel yansıması oldu. İlki başta FED’in, ardından da G-7 ülkeleri merkez bankalarının krizden çıkış için eşzamanlı olarak parasal genişlemeye gitmeleriydi. Bunun sonucunda, önemli merkez bankalarının faizleri neredeyse sıfırlanmış oldu ve Türkiye gibi ülkeler için borçlanma maliyetleri azaldı. Dolayısıyla, küresel kriz, ironik olarak, Türkiye gibi ülkelere belki de 2002-2008 dönemindekinden daha ucuza ve daha düşük faizle borçlanma imkânı yaratmış oldu.

İkincisi de, erken kapitalistleşmiş ülkelerdeki şok ekonomik daralma, takip eden yıllar için de ekonomik büyümenin toparlanamaması ve potansiyelin altında kalmasıydı. Bunun sonucu ise, Türkiye’nin ihracat pazarlarının daralmasıydı. Hükümet ve sermaye çevreleri, bu etkilere iç pazara ağırlık vererek ve ihracat pazarlarını çeşitlendirmeye çalışarak cevap verdi.

İç pazara dönmenin önemli bir aracı inşaat sektörünün teşvik edilmesiydi. Bu ise, faizlerin düşük tutulabilmesini mümkün kılan uluslararası ortam sayesinde hayata geçti. İhraç pazarlarını çeşitlendirme politikası, hükümetin uyguladığı bölgesel dış politika hamleleriyle desteklendi. Ancak bu gelişmelere rağmen 2008-2013 arasındaki dönemde ekonomik büyüme temposu azaldı ve ortalama yüzde 4’ün altına geriledi. Kriz sonrasında ortada “mucize”lik bir durum kalmamasına rağmen yüksek cari açık düzeyi ve yüksek işsizlik oranı “defolar” olarak mevcudiyetini sürdürdü.


Hükümetin İkilemi: Kur Mu Faiz Mi?
Önümüzdeki dönem için hükümetin en önemli hedefi, seçim sathı mahallîni bir krizle karşılaşmadan geçebilmek ve büyümenin ılımlı da olsa sürmesini sağlamak. Ancak bu iki hedef, uluslararası ekonomik konjonktürün Türkiye gibi ülkeler lehine olmadığı bir ortamda gerçekleştirilmeye çalışılacak. Daha açık bir ifadeyle hükümet, 2008 küresel krizinden sonra ekonomik daralma yönlü etkilere rağmen hem faizlerin düşürülebildiği hem de dövizin ucuz olduğu bir konjonktür sayesinde, temposu düşse de ekonomik büyümeyi sürdürebildi. Ancak 2014 ile birlikte bu dönemin sonuna gelinmiş oldu. Hükümetin bugünkü ikilemi, muhtemel sermaye çıkışlarının olumsuz etkilerini faizleri artırarak mı yoksa döviz satarak mı karşılayacağıdır. Her iki yol da çelişkilerle doludur ve bunların belirlenmesi teknik değil siyasi kararlara dayanacaktır.

2013 uygulamasında hükümetin bu ikilemde faizleri mümkün olduğu kadar düşük tutmaya çabaladığını ve kur artışlarına genellikle faiz dışı araçlarla müdahale ettiğini gözlemledik. Ancak Mayıs 2013’ten bugüne merkez bankası, oynaklıkların aşırı olmamasında kısmi bir şekilde etkili olabildiyse de, genel trend üzerinde etkili olamadı ve TL 2013 içinde aşamalı olarak devalüe oldu.

Hükümetin faizlerin düşük tutmaya çabalamasının temel nedeni, dünyada ve Türkiye’de ekonomik büyüme temposunun azaldığı bir ortamda iç talebi canlı tutmak istemesidir. Ancak bunun yan etkisi, yabancı yatırımcı gözünde Türkiye’nin yeteri kadar çekici olmaması ihtimalidir. Buna ek olarak sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ortamda, yeterli sermaye girişi yoksa döviz satarak kuru belli bir düzeyde tutmak mümkün değildir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde uluslararası sermayeyi cezbetmek için faizlerin yükseltilmesi yönünde baskı artarak devam edecektir.

2013’ten 2014’e Türkiye: Kırılganlaşan “İstikrar”
Bu çerçevede 2013 başında Türkiye, cari açığı yüksek olan, dolayısıyla olası FED kararlarından olumsuz etkilenmesi muhtemel ülkelerden biri olarak görülüyordu. Haziran 2013’de patlak veren Gezi Direnişi, bir yandan hükümetin toplumu yönlendirebilme kapasitesinin, diğer yandan da neoliberal muhafazakâr modelin sınırlarını gösterdi ve iktidar bloğu içerisinde var olan çatlakları belirginleştirdi. 17 Aralık ile başlayan süreç ise, hükümetin farklı kesimler arasında koalisyon kurma kapasitesinin iyice daraldığını ortaya koydu ve 25 Aralık’tan sonra süreç bir devlet krizi halini aldı. Dolayısıyla 2013 başında, zaten yüksek cari açığı nedeniyle FED kararlarından olumsuz etkilenebilecek olan ülkeler arasında gösterilen Türkiye, 2014 başında yatırım için “riskli ülkeler” arasında gösterilmeye başlandı.

Bu çerçevede 2014’ün çalışanlara iyi bir gelecek vaat etmediği açık. Hükümetin devlet krizi koşullarında seçimlere giderken muhtemel sermaye çıkışlarına karşı faizleri ya da döviz satışını kullanarak yapacağı müdahaleler, günü kurtarma çabasının ötesine geçemeyecek. Her iki durumda da, eğer emekçiler yaşanan tüm bu kargaşaya karşı kendi cephelerinden bütünlüklü bir cevap üretemezlerse, krizin de ekonomik daralmanın da faturası yine onlara kesilmeye çalışılacak.
 -----------------------------------------------------------
Bu yazı, 24 Ocak 2014 tarihinde Birgün gazetesinin Kitap ekinde yayınlanmıştır.

2 Ocak 2014 Perşembe

Biri 2014 İçin Kriz Yılı Mı Dedi?



Hükümet-Cemaat arasındaki iktidar mücadelesi, her geçen gün hükümet krizi düzeyini aşarak devlet krizi düzeyine erişiyor. Son olarak hükümet, Danıştay’ın idarenin işlem ve eylemlerini denetleme yetkisini kısıtlamak yani, yürütmenin gücünü daha da artırmak istiyor. Yeni yılla beraber hükümeti zora düşüren ilk gelişmeyse, “tır krizi” oldu. Peki, bu tabloya ekonomik kriz eklenirse ne olur?

Ekonomik “İstikrar” Yara Aldı Mı?
Baştan söylemek gerekiyor: devlet krizi, ekonomik krizin temel nedeni değil, ancak tetikleyicisi olabilir. Temel neden, Türkiye’deki sermaye birikim sürecinin kendi iç çelişkileri olacaktır. Tetikleyici unsur ise, devlet krizi nedeniyle Türkiye’de yatırımları olan uluslararası sermaye gruplarının, var olan iktidar mücadelesinin, siyasi istikrarı giderek bozacağına inanmaları ve Türkiye’deki yatırım pozisyonlarından çıkmaya başlamaları halinde ortaya çıkacaktır.
 
Bu bağlamda, yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun başlamasından bu yana geçen iki haftalık sürede 1.9 milyar dolar yabancı yatırımcı çıkışı gerçekleşti. Bunun sonucunda dolar ve avro hiç olmadığı kadar değer kazandı. Yandaki grafiğin sol ekseninden de takip edilebileceği gibi 16-26 Aralık arasındaki 10 günlük sürede fiili bir devalüasyon gerçekleşmiş oldu.
Yine yukarıdaki tablonun sağ eksininden takip edersek, Borsa İstanbul’daki (BIST) % 15'e varan sert düşüşleri görebiliriz. BIST'in önemi, %60'ından fazlasının yabancı yatırımcıların elinde bulunması ve bu anlamda sermayenin anlık reflekslerini takip etmemize olanak vermesidir. Bu bağlamda devlet krizi patladığından beri BIST'in dünya borsaları içine en çok kaybeden borsa olması dikkate değerdir. Bu resme bir de, 1.5 puan artarak %10.2'ye çıkan faizleri de eklemeliyiz.

Ekonomik Kriz İhtimali Var Mı?
Mevcut gelişmeleri göz önüne alarak ekonomik krizin bir ihtimal olarak giderek belirginleştiğini söyleyebiliriz. Zira 2013 yılı içinde FED'in parasal genişleme programını aşamalı olarak azaltacağını Mayıs ayında duyurmasından itibaren, dünyada ülke riski en hızlı artan ülke Türkiye oldu. Benzer bir şekilde The Economist tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlanan yatırımcılar açısından ülke riskleri tablosunda Türkiye "yüksek riskli" ülkeler kategorisinde sınıflandırıldı. Kriz bahsine geçmeden önce şu aşamada güvenli bir şekilde söyleyebileceğimiz, Türkiye'nin 2008 krizinden itibaren ekonomik büyüme temposu düşmeye devam ettiği ve  2014 yılında bu düşüş trendinin devam edeceğidir.

Peki artan riskler karşısında, nasıl bir kriz ihtimalinden bahsediyoruz? İlk olasılık, şu an döviz kuru kaynaklı bir dış şok ihtimali kuvvetli olduğundan 2001 tarzı bir kilitlenme yaşanabileceğidir. Bunun doğrudan sonucu, doların ve avronun hızla değerlenmesi olacaktır. Bu ise, her ne kadar bankacılık sistemi 2001’deki kadar zayıf olmasa da, TL kazanan ancak dövizle borçlanmış olan özel sektörün büyük bir sıkıntıya girmesine, şirket iflaslarına, işsizliğin artmasına ve giderek ekonomik büyümenin daralmasına neden olabilir. Buna karşı geliştirilecek olan faizlerin artırılması silahı ise, gerek iç talebi baskılaması, gerekse yeniden sıcak paraya bağlı olan birikimin sorunlarına geri dönülmesini beraberinde getireceğinden, gerçekçi bir çözüm seçeneği olmayabilir. Ayrıca TL’nin değersizleşme ve faizlerin artması ihtimali en çok kentsel dönüşüm projeleri ve inşaat sektörünü vuracaktır.

Buna ek olarak, 2001 krizi tipi bir kilitlenmeye, iki nedenden dolayı 2008 krizi tipi bir daralma da eşlik edebilir.  İlki, FED ’in parasal genişleme programını daraltmaya devam etmesiyle, bizim gibi ülkelere gelecek olan paranın miktar olarak azalması ve borçlanma maliyetlerinin artışıdır. İkincisi de, ihracatın büyümeye etkisinin negatif olma ihtimalidir. Bunun nedeni özellikle Avrupa’nın hala krizle boğuşuyor olmasıdır. Türkiye’deki büyük sermaye kesimleri, her ne kadar ihracat pazarlarını çeşitlendirmeye çalışsa da, Avrupa hala en önemli ihracat pazarı konumunda ve oradaki ekonomik durgunluk, Türkiye’nin ihracat artışını sınırlayacak şekilde etki edebilir. 

Olası Bir Ekonomik Krizin Siyasi Sonuçları Neler Olabilir? Avrupa'dan Dersler
Ekonomik kriz, siyasi değişimi garantilemez. Siyasi değişime neden olduğu durumlarda dahi, siyasal dönüşümün yönünü belirleyecek olan faktör, bizatihi krizin kendisi değil, kriz gerçekleştiği andaki sosyal güç dengeleridir. Örneğin, 2008 krizinin etkileri Avrupa’ya ulaştıktan sonra Almanya hariç hemen hemen tüm ülkelerde iktidar değişiklikleri yaşandı. 2000’li yıllarda sosyal güç dengesi, işçi sınıfı ve toplumsal muhalefet lehine değildi. Bu nedenle, kriz sonrasında ya İtalya ve Yunanistan’da olduğu gibi teknokratik geçiş hükümetleri, ya İspanya ve diğer küçük ülkelerde gördüğümüz sağcı iktidarlar ya da Fransa’da gördüğümüz gibi sosyal demokrat görünümlü ancak emek karşıtı liberal politikaları tereddütsüz uygulayan yeni hükümetler ortaya çıktı. 


Bu iktidarların hiçbiri, mevcut kemer sıkma politikalarının dışında bir seçeneği savunmuyor. Ekonomik krizin, emekçilerin lehine bir sonuç doğurması için, örgütlenmiş bir işçi sınıfı ve toplumsal muhalefet ile bunların yaratacağı aşağıdan baskı kritik olacaktır. Aksi takdirde kriz, emekçiler için değil, sermaye için bir fırsata dönüşerek onun için bir yeniden yapılanma anı, güçsüz sermaye gruplarının elenmesi, güçlülerin krizden daha da konsolide olarak çıkması sonucunu doğurabilir.

Toparlamak gerekirse, yukarıda kısaca belirttiğimiz ihtimalleri somut duruma tercüme edersek, devlet krizi sırasında bir ekonomik kriz patlarsa, yerel seçimlerde AKP’nin oy oranını koruyamama ihtimalinin artması söz konusu olabilir. Ancak, “ekonomik kriz hükümeti düşürecek” algısı, kitleleri nesneleştirici ve siyaseti dışlayan apolitik bir algıdır. Kaldı ki, ekonomik krizlerin kendiliğinden emekçiler lehine siyasal sonuçlar yaratacağı beklenmemelidir. Bu denklemi ancak Gezi Direnişi sırasında ipuçlarını gördüğümüz ve oradan alınan derslerle gelişecek bir toplumsal muhalefet bozabilir.
-----------------------------------------------------
Bu yazının benzer bir versiyonu daha önce Başlangıç Dergisi'nin internet sitesinde 30.12.2013 tarihinde yayınlanmıştır. Erişim: http://goo.gl/u9ALpT