avrupa merkez bankası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
avrupa merkez bankası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2016 Perşembe

Avrupa Merkez Bankası Şapkadan Tavşan Çıkarabilir mi?

Avrupa Merkez Bankası (AMB) 10 Mart’taki para politikası kararları ile sürpriz yaratarak miktarsal genişleme (expanded asset purchase program) kapsamındaki menkul kıymet alım miktarını önemli ölçüde arttırdı. 2017 Mart’ına kadar devam edeceği açıklanan Avro Bölgesi miktarsal genişleme programında (devlet tahvillerini de kapsayan) menkul kıymet alımı ayda 60 milyar avro’dan 80 milyara çıkarılmış oldu. AMB aynı gün politika faizini yüzde 0,05’ten sıfıra indirdi. Aynı zamanda bankaları kredi vermeye teşvik için negatif seviyeye çekilmiş olan mevduat faizini 10 baz puan daha indirerek – 0,4’e çekti. Bankaların AMB’den borç aldıklarında ödeyecekleri faiz oranı da sınırlı bir düşüşle yüzde 0,25’e indirilirken, yatırım notuna sahip şirket tahvilleri de miktarsal genişleme programına eklendi. Bu son karar ve yeni bir finansman operasyonu duyurusu (TLTRO II) ile AMB hem bankalara hem de şirketler kesimine verebileceği desteğin sınırlarına bir adım daha yaklaşmış oldu.

Avro Bölgesi enflasyon verisinin Şubat 2016 için tekrar negatife düşmesi, başka bir ifadeyle yinelenen deflasyon ve Avro Bölgesi için kötüleşen ekonomik beklentiler bu önlemlere yol açmış görünüyor. Kısaca AMB’nin daha önce ne yaptığını ve politik yönelimi hatırlayıp bugünkü önlemlerin muhtemel sonuçlarını tartışmakta fayda bulunuyor.

Geleneksel Olmayan Önlemler Süreklileşiyor ve Sıradanlaşıyor

AMB yeniden finansman işlemleri vadesini 2008 ve 2009’da kademeli olarak arttırırken uluslararası finansal krize verdiği ilk tepki bankaların tahvillerini alarak (CBPP) kredi piyasasını korumak oldu. Tabloda[i]özetlediğim üzere bankalara verilen destek düşük faizli borç temini (LTRO) şeklinde Aralık 2011 ve Şubat 2012’de devam etti. Nihayet, hedef gözeten (reel sektöre kredi temini hedefini vurgulayan) yeniden finansman işlemleriyle 2016 ortasına kadar devam edecek bir program daha (TLTRO) tasarlandı. Menkul kıymet alımlarından uygun koşullarda kredi teminine kadar verilen desteklerin toplamı 2016 ortasında 1,6 trilyon avroyu bulmuş olacak.

AMB politika faizini 2008’de yüzde 4’ten 2009’da yüzde 1’e indirmiş ve bankalardan tahvil alımına giderken özellikle Almanya bankalarına destek sunmuştu. Ancak aynı dönemde Yunan borç kriziyle başlayan ve derinleşen devlet borcu sorunu devlet borçlanma piyasasına müdahaleleri de beraberinde getirdi. Bu müdahaleler özellikle Güney Avrupa ülkelerinin tahvillerinin miktar belirtilmeden ve bir programa bağlanmadan alınmasıyla başladı (SMP). Ancak AMB ve Bundesbank’a egemen olan temel kaygı müdahalenin mali açıdan batık devletleri kurtarmak anlamına geleceğiydi. Bu nedenle Doğrudan Parasal İşlemler (OMT) adıyla tasarlanan alımlarda aynı zamanda Avrupa İstikrar Mekanizması’nın istikrar programına tabi olunması koşulu getirildi. Bir anlamda Troyka (Avrupa Komisyonu, AMB ve IMF) ama özellikle AMB 2012 Eylül’ünde, IMF’nin 1980’ler ve 1990’larda küresel Güney’de oynadığı role soyunmuştu. Son borç verme mercii haline geleceğini açıklayan AMB açısından sorun ağır bir yeniden yapılandırma sürecine tabi kılınacak ülkenin kurtarılmasıydı ve merkez ülkelerden Avro Bölgesi’nin sorunlu coğrafyalarına kaynak transferi ya da borç silme (2012 Mart’ındaki tarihin en büyük takas işlemi istisnası dışında) söz konusu bile değildi.

Politik Yönelimde Israr ve Tükeniş

Kısaca belirtmek gerekirse Troyka açısından para politikası ve kurtarma paketlerinin tasarımı çoktandır yapısal reformun gerekli olduğu ekonomileri bu doğrultuda zorlamak gerektiği inancını yansıtıyordu. Emek piyasası reformları ve sıkı maliye politikası ile toparlanma gerçekleşebilirdi. AMB’nin para politikası ve geleneksel olmayan önlemleri bunun kolaylaştırıcısıydı. Ulusal ölçekte kemer sıkmanın sürekliliği ve yapısal reformlara, Avro Bölgesi düzeyinde finansal sektörün denetimi eklendiğinde krizin geride bırakılabileceği anlayışı ve AMB’nin “kendi kendini düzelten”[ii]mekanizmaları da barındırdığını belirttiği önlemlerinin zamanla ortadan kalkacağına yönelik iddiasına karşı planlar işlemedi.

Buna rağmen AMB’nin tercihi finansal kesime ve bankalar aracılığıyla da giderek artan oranda özel sektöre destek vermeye devam etmek oldu. Geçen süre içinde Avro Bölgesi’nde ekonominin yerinde sayması ve 2014 sonunda başlayan deflasyon sorunu nedeniyle AMB 2015’te miktarsal genişlemeye gitmek zorunda kaldı. Üstelik ekonomik durgunluk sorunun katmerlenmesine zemin hazırlıyordu. Tekrar hatırlatmak gerekirse bugün Yunanistan’ın devlet borcunun gayrisafi hasılasına oranı, 2012’de borç takasının gerçekleştiği dönemle aynı! İtalya’nın devlet borcu GSYH oranı ise Yunanistan’ın borç sorununun başladığı 2009’un son aylarındaki oranından yaklaşık 10 puan daha fazla!

Miktarsal genişlemeye rağmen, AMB Eylül 2015’te ve Şubat 2016’da fiyatların düşüşüne engel olamadı. Yukarıdaki tabloda görülebildiği üzere AMB’nin müdahale tarihçesi giderek tükenen seçenekler ve çözüm getirmeyen programlarda ısrar olarak anlaşılabilir. Ancak burada vurgulanması gereken önemli bir nokta daha var. Otoriter neoliberal zihniyet (ordoliberalizmi de barındıran bir devlet-ekonomi ilişkisi yorumu) nedeniyle AMB’nin kriz karşısındaki tepkileri en tepede alınan para politikası kararları aracılığıyla ulusal ekonomilere reform yolunu dayatmak anlamına geliyor. AMB’nin devlet borçlanma piyasasına müdahalesi genişlemeci ve çevrim karşıtı programların takip edilmesi veya kamu harcamalarının artmasa dahi yerinde saymasını kolaylaştırma amacı gütmüyor. Bu nedenle 2010 ve 2011’de SMP son derece ihtiyari ve geçici bir alım anlamına geliyordu ve 2012’de OMT oldukça ağır koşullar ve yapısal reform taahhüdüyle devlet borcu alımını öngörüyordu. 2015’ten itibaren uygulanan miktarsal genişleme programı da aynı şekilde yatırım notuna sahip devlet kağıtlarının alımını ve zarar söz konusu olursa bunun ilgili ülke merkez bankasına yıkılmasını öngörüyor. AMB’nin son kararı miktarı artırmasına karşın kamu harcamalarının artışı konusunda bir yönelim değişikliği simgelemiyor, aksine denenmiş bir yöntemde ısrar ediyor.

Şapkadan Çıkan: Gergin Bekleyiş

2. baskısı ay sonunda çıkacak çalışmamızda belirttiğimiz üzere[iii] merkez bankalarının barutu tükeniyor ve AMB’nin politika faizini daha indirme kararı bunu simgeliyor. Karar sonrasında bir banka uzmanının “Draghi, tavşanın bir kısmını şapkadan çıkardı” yorumundaki benzetmeyi kullanacak olursak şapkadan başka bir şey çıkmasının mümkün olmadığını ve durgunluk ve deflasyonun bundan sonraki seyri için gergin bir bekleyişin başlayacağını belirtmek mümkün.

AMB şirket tahvillerini işin içine katarak (ve TLRTO II aracılığıyla bankalara daha da ucuz finansman sağlayarak) kamudan esirgediğini özel sektöre vermek dışında bir önlem alamıyor. Draghi 10 Mart’taki açıklamasıyla faizlerin daha uzun bir süre bu seviyede tutulacağını belirtirken bir yandan da bankaların karlılık oranlarına olumsuz etkide bulunabilecek daha da düşük faiz oranlarından kaçınmak ve daha uygun finansman sağlamak isteğini belirtti. Elbette yaygın beklenti piyasaya pompalanan avroların kredi piyasasını canlandırması, avrodaki sınırlı değer kaybıyla ihracatı desteklemesidir. Nitekim çok sayıda piyasa oyuncusu ve finansal uzman bunlara ek olarak yeni finansman programının olumlu yanlarından da söz etme ihtiyacındadır. Ancak önceki yıllarda başlatılan geleneksel olmayan yöntemlerde olduğu üzere özel sektöre verilen desteğin ekonomiye etkisinin derecesi tartışmalıdır. Ancak şurası açıktır: AMB’nin kriz sırasındaki rolü Avrupa’da milyonlarca emekçinin yaşam standardını düşürmek doğrultusunda olmuştur. Tam da kendi politik tercihleri ve kararları aracılığıyla AMB neoliberal bir çerçevede yapabileceklerinin sonuna gelmektedir.






[i] Tablo daha önceki bir çalışmamda yer almaktadır, burada güncellenmiştir ancak TLRTO II'nin ayrıntıları belirginleşmediği için bu program dahil edilmemiştir: Güngen, A. R. (2015) “Whatever it takes? The European Central Bank’s Sovereign Debt Interventions in the Eurozone Crisis”, mimeo

[ii] European Central Bank (2011) The Monetary Policy of the ECB. ECB, Frankfurt.

[iii] Akçay, Ü. ve A. R. Güngen (2016) Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği. NotaBene: Ankara.

16 Nisan 2015 Perşembe

Merkez Bankalarının egemenliği devam edecek mi?

Amerikan Merkez Bankası FED’in eski başkanlarından Alan Greenspan’in cebinde önemli toplu sözleşmelerdeki ücret artışlarına ilişkin verileri not ettiği bir kağıtla dolaştığı rivayet edilir. Bu verileri arada bir kontrol eder, ekonomik beklentiler üzerine konuşurken cebindeki kağıda zaman zaman başvururmuş. Greenspan’in yaptığı merkez bankalarının fiyat istikrarı hedefinin son derece açık bir şekilde ücret artışlarının kısıtlanmasındaki başarı ile rabıtalandığını göstermesi açısından önemli. Ancak bu durum bir Merkez Bankası’nın her daim ücretleri baskılamak için bir araç görevi görebileceği sonucuna bizi ulaştırmamalı.

Sadece kurumsal konfigürasyon ve envai çeşit düzenleme nedeni ile bu tarz bir araçsallığın önünde engeller bulunması ihtimalinden bahsetmiyorum. Bu engeller olmaksızın faiz oranları ve para arzı kontrolü ile enflasyon beklentilerine etkide bulunabilen bir Merkez Bankası ücretlerin bir süreliğine nominal artışı için de uğraşabilir. Ya da sorunun emek piyasasındaki katılık ve yüksek ücretler olarak tanımlanması durumunda merkez bankası güçlü bir bariyer görevi görebilir. Japonya Bankası (JB) ve Avrupa Merkez Bankası’nı (AMB) karşılaştırmak bu bağlamda ilginç bir noktayı açığa vuruyor.

Her iki durumda da merkez bankaları sert eleştirilerin hedefinde yer alıyor. Para politikasının önemi ve yasal olarak belirlenmiş finansal istikrar hedefi nedeniyle ekonomik etkinliğin gidişatını belirleyen mücadelelerin odağına merkez bankalarının taşınması neoliberal dönemin eseri olmakla birlikte 2008-2009 krizi ve takip eden dalgalarda son derece belirgin hale geldi. Merkez Bankalarına ya da tepede yer alan teknokratlara tepkinin Japonya’da örneğini gördüğümüz deflasyon ya da Avro Bölgesi’ndeki bitmeyen kemer sıkma ve içinden çıkılamayan durgunluk nedeniyle tekrar gündemde olduğunu görüyoruz. Bu tepkilerin önümüzdeki dönemde artması beklenebilir.

Japonya’da enflasyon hedefi

Neoliberal dönemde ne kadar tezat gibi görünse de JB’nin 2014 içinde deflasyonist yönelim karşısında yaptığı oldukça ilginçti. Japonya’da Nisan 2013’te başlayan genişleme programı kapsamında koyulan hedeflerin daha da büyütülmesi, başka bir ifadeyle parasal genişlemenin arttırılarak sürüdürülmesi kararı alınmıştı. Bu sayede enflasyon beklentisinin % 1,5’un üzerine çıkarıldığı ve bunun 2014 sonundaki toplu sözleşmelerde daha yüksek ücret taleplerine dönüşmesi ve bir enflasyon döngüsünün oluşması bekleniyordu. Japonya’nın geçmiş dönemlerine göre daha yüksek bir enflasyonun hedefleniyor olması çift haneli rakamları akla getirmemeli, resmi olarak ilan edilmemiş % 2 hedefinin yakalanması için fiyat artışı beklentisi yaratmaktan bahsediyoruz.

Ancak bu planın işleyişinde sorunlarla karşılaşıldı. Japonya’da hükümet ve merkez bankası arasındaki gerginlik, ikincisinin bütçe açığının azaltılması yönlü eleştirilerine, birincisinin deflasyonist eğilimlerin yoğunlaşması karşısında günah keçisi arayışının eşlik etmesiyle tırmandı. GSYH’ye oranı % 240 civarında seyreden borç stokuyla Japonya’da siyasetçiler ve teknokratlar bir çıkmazın içindeler: yüksek borç ve deflasyonun yinelenmesi ihtimali arka planında, ekonomik durgunluk pençesinde, merkez bankasının mali ihtiyatlılık arayışıyla hükümetin tüketim vergilerini arttırmama kararı birbirleriyle çelişiyor.

Avrupa’da doğrudan denetim ve miktarsal genişleme

Avrupa Merkez Bankası yeniden finansmanda faizi % 0.05’e düşürdükten ve 2014 yazında yeni bir kredi programı ilan ettikten sonra burada duramayıp miktarsal genişlemeye başvurdu. 15 Nisan’da basın toplantısında bir eylemci tarafından diktatörlükle suçlanan Mario Draghi konfetilerden olmasa da petrol fiyatlarından memnun ve miktarsal genişleme sayesinde enflasyonun % 2 seviyesine 2016’da çıkmasını umut ediyor. Ancak Draghi’nin umutlarına kesin bir darbe vurma gücünü kendisinin içinde bulunduğu Troyka yapılanmasının dayattığı kemer sıkmaya karşı tepkiyi örgütlemeyi başaran Syriza elinde tutmaya devam ediyor. Pragmatist kanatın parti içindeki hükümranlığına karşın, AMB ve Almanya egemenliğine karşı en etkili karşı çıkışı bankaları kamulaştırıp, sermaye kontrolleri uygulayarak sergilemeleri halen mümkün. Önümüzdeki birkaç ay içinde Syriza ya (The
Economist'ten aldığım) yandaki grafikte görüldüğü üzere inanılmaz miktarda borç ödemesi gerçekleştirmek için programını tamamen terk etmek zorunda kalacak ya da Avro Bölgesi’nden çıkmak üzere (miktarsal genişleme ve para basmak herkesin hakkı!) radikal bir kopuşa kalkışacak. Bu kopuşu kamulaştırmalar takip etse de, Drahmi’ye geçiş yüksek bir enflasyon ve Syriza ve Yunan Merkez Bankası’nın anti-enflasyonist uygulamaları tarafından takip edilebilir. Kısacası, Stournaras ya da Varoufakis’in ceplerinde not kağıtlarıyla dolaşmaya başlamaları için dahi Yunanistan’ın Avro’dan çıkması gerekiyor.

AMB deflasyon ihtimalini bertaraf etmek için JB gibi miktarsal genişleme uygulamasına karşın, farklı olarak kemer sıkma ve ücretlerin baskılanması anlayışından kısa bir süreliğine dahi vazgeçmiyor. Ancak Avrupa bankalarının büyük çoğunluğu üzerinde 2014 Kasım ayından itibaren doğrudan denetim kuran AMB aynı zamanda Avro Bölgesi krizi sırasında sıkça kullanılan ulus devlet iktidarları ve finansal sektör düzenleyicilerini günah keçisi ilan etme şansını da ortadan kaldırıyor.


Mart ayında Blockupy’ın düzenleyiciliğinde Frankfurt’taki protestoların devamının gelmesini bu nedenle de bekleyebiliriz. Çelişkilerin zamansal olarak ötelenmesi ve mekansal olarak kaydırılması (dolaşım alanına aktarılması) konusunda kredi ve finans mekanizmalarının sağladığı olanaklara karşın, finansal sistemin düzenleyicileri emekçilerin yaşam standardındaki düşüşle kurulan rabıta ve açık egemenlikleri nedeniyle, ötelediklerinin karşılarında zuhur ettiğini, istemedikleri otun kapılarında bitiverdiğini görmeye devam edecekler. 

30 Aralık 2014 Salı

Syriza ve muhtemel borç konferansı

“Moorgate’ten devam edip Prince sokağına girdiğimizde konferans mekanına birkaç yüz metre kaldığını fark eden delegasyonumuzun en yaşlı üyesi bir kahve molası için durup dinlenme zamanı olup olmadığını sordu. Asık suratlı maliye bakanları ve bankacılarla toplantı salonuna girmeden önce pek vakit geçirmek istemediği her halinden belliydi. Belki de son kez notlarına bakıp silinmesi gereken borç miktarına ilişkin daha keskin cümleler kurmayı arzuluyordu.”

Böyle bir paragrafla başlayan bir anıyı birkaç yıl sonra Syriza’nın çağrısı sonrası ve borcun çevrilemezliği nedeniyle toplanırsa uluslararası borç konferansındaki Yunan delegasyonu temsilcilerinden birisinin kaleminden okuyabiliriz. Tarihin cilvesi ise bu hipotetik paragrafı 1953 yılında Alman delegasyonu başkanı Herman Abs’in yardımcılarından birisinin yazmış olmasının akla oldukça yatkın olması. Federal Almanya’nın dünya piyasalarına entegrasyonu sürecinde II. Dünya Savaşı sonrasındaki krediler kadar, Hitler dönemi ve öncesinden kalan borçların affının da görüşüldüğü 1952-3 Londra Borç Konferansı ağır borç yükü altında ezilen Küresel Güney ülkelerinde borç affının gerekliliği ve sunacağı olanakları anlatmak için faydalanılan tarihsel bir örnekti. Şimdi Syriza tarafından Almanya hükümetine karşı önemli bir propaganda kozu haline gelmiş durumda.

Tozlu raflardan örneklerin indirilmesi, başka bir çok göstergeyle birlikte Avrupa’da krizin sona ermediğini anlatıyor. İspanya’da Podemos ve Yunanistan’da Syriza gibi partilerin iktidar adaylığı ve buna verilen tepkiler oldukça sınırlı politik reform taleplerinin dahi parasal birlik açısından ve Avrupa finansal sisteminde büyük sarsıntılara neden olduğunu gösteriyor (öncü bir örnek için bkz.). Hatırlatmak gerekirse, Yunanistan’da kriz aşılmamış ancak borç yapılandırmaları ve kurtarma programıyla ertelenmişti. 2011’de dillendirilen % 21’lik borç kesintisi, kriz derinleşince 2012’de ortalama % 53,5’a fırlamış ve tarihin en büyük borç takasında 199 milyar avro kadar borç yeniden yapılandırılmıştı. Yunan borcunun neredeyse 100 milyar avro kadar hafiflemesi ekonomik çöküş nedeniyle yeterli değildi. Bu takasın sorunları ancak bir süreliğine erteleyebilmesinin önemli nedenlerinden biri takas nedeniyle büyük kayba uğrayan Yunan bankalarının kapitalizasyonu için yeniden borç bulunması gerekliliğiydi. Ekonomik daralma nedeniyle borç rakamları GSYH’ye oranla büyümeye davam etti (grafikten izlenebilir, hikayenin ayrıntıları için bkz.). Defalarca revize edilen öngörülen büyüme ve borç rakamları ile gelinen nokta (uluslararası finansal kuruluşların Yunanistan’da özelleştirme ve devletin ekonomik etkinliklerinin azaltılması sonrasında dibe vuran ekonominin canlanması umudu ile) sürekli yüksek faiz dışı fazlalar verilmesi koşuluyla 2020’de Yunan borcunun GSYH’nin % 120’sine çekilebileceği öngörüsüdür. Burada kemer sıkmanın işlemediği bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Belirtilen rakam 2009’da Papandreu’nun borç rakamlarında oynamalar olduğu gerekçesiyle üzerinden geçilerek tekrar açıklanan ve Yunanistan’da krizin başlangıcını simgeleyen rakamlardan sadece birkaç puan düşük görünüyor. Troyka (Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu) ve Yeni Demokrasi ile PASOK tam on yıllık bir kemer sıkma, yoksulluk ve aşağılamayı takiben Yunan halkına krizin başlangıcı seviyesine dönmeyi vaat ediyor.

25 Ocak'taki erken seçimde bu nedenlerle somut alternatif öneren Syriza’nın kazanma ihtimali yüksek. Syriza’nın vaatleri arasında borcu yeniden müzakereye açmak, borç ödemelerini ekonominin büyümesi şartına bağlamak, bütçeyi kamu yatırımları öncelikleriyle biçimlendirmek ve geniş bir sosyal yardım programı başlatmak bulunuyor. Bizzat ekonomik danışmanlarının da belirttiği üzere son derece sınırlı ve reformist talepler, ancak bunlar bile Avro Bölgesi içinde Troyka tarafından hoş karşılanmayacak ve büyük siyasi-ekonomik çalkantılara yol açacak gibi görünüyor.

Müzakere de mücadeledir veya Syriza’nın iki temel sorunu

Syriza’nın girişimleri çeşitli sorunlardan muzdarip. Borç konferansı çağrısı açısından iki temel sorun belirtmek mümkün görünüyor. Syriza temsilcileri tarafından gayet iyi bilinmesine karşın bu sorunlar çeşitli gerilimlerle birlikte taşınmaya devam ediyor. Başka bir ifadeyle gerçekçi olmak adına borcu yapılandırarak ödeme argümanı Syriza’nın politik programını daha baştan sınırlayan özellikler sergiliyor.

1) Borç konferansı’nın toplandığını varsayalım. Böyle bir müzakerenin başlaması dahi kemer sıkma politikalarına karşı mücadele veren Avrupalı emekçiler için büyük bir kazanım teşkil edecek. Ancak tam da bu nedenle Troyka’dan yükselen bir vaveylaya şahit olacağız. Kurtarma programları ve finansal istikrar fonu müdahalesiyle borcun sahiplik yapısı son iki yılda değişti. Yunan borcunun yaklaşık % 80’ine özel bankalar değil resmi kesim (offical
sector) sahip. Başka bir ifadeyle müzakere masasında ön saflarda IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa merkez bankaları sistemini temsil eden çeşitli Merkez Bankaları başkanları bulunacak. Denilebilir ki müzakere de mücadeledir ve bütün bu yapılara karşı mücadele edilmesi gerekli ancak birinci sorun Syriza’nın Avrupa Birliği ve Avro Bölgesi içinde kalma niyeti beyan ederek müzakere çağrısı yapması. Bu nedenle Syriza esasen muhatabın el üstünlüğünü kabul ederek bir çağrı gerçekleştiriyor. Üstelik borcun ödenmesini Yunan ekonomisinin büyümesi şartına bağlama önerisi, sermaye birikimi istikrarlı bir tempoya kavuşursa borç ödenebilir ifadesinin başka bir versiyonu olduğu için vaatin kendisi sermaye birikimi koşullarının hazırlanmasını Syriza’nın hedeflerinden birisi haline getiriyor.

2) Diğer sorun uluslararası konjonktür farkı. 1953’te kısmen özel sektör borcu da yapılandırılarak toplam borcunun yarısından fazlası silinen Federal Almanya’nın Sovyet Bloku karşısında bir sınır noktası olarak inkişafı ve uluslararası piyasalarla bütünleşmesi müttefiklerin ortak hedefiydi. Bu kritik gerekçe nedeniyle bir borç konferansının toplandığını ve borcun silindiğini belirtmek (borcu yapılandırarak ödemek isteyen Federal Alman hükümetinde cisimlenmiş siyasi iradeyi de hesaba katarak) mümkün görünüyor. Bugün ancak Avrupa çapında bir hayaletin dolaşması uluslararası bir borç konferansının toplanmasına ön ayak olacaktır. Bu politik farklılık Avrokratların nobranlığında görüldüğü gibi Yunan sosyalistlerinin ciddiye alınmamasına ya da en iyi ihtimalle AMB ve IMF’nin sulandırılmış yeni bir kurtarma paketi ile durumu geçiştirmesine yol açabilir. Bu ise Syriza’nın başından beri eleştirdiği kemer sıkma politikalarına kendini teslim etmesi ve küçük bir ölçüde genişletilmiş bir oyun alanını kabullenmesi anlamına gelecektir.

Nasıl bir yol?

Bir konferans toplanırsa Troyka'nın gürültüsüne karşı, toplanmazsa da bu borç sorunu karşısında Syriza’nın mutedil bir yol izlemeyeceğini (yönetim kademesine egemen olmuş pragmatizme karşın en geç seçim akşamında) açıklamasında fayda var. Elbette Syriza bu sorunların farkında, öyleyse bu program ve iç tutarsızlıklar ne anlama geliyor? Kısaca belirtmek gerekirse iktidar hazırlığı içindeki bir koalisyon olarak Syriza bir yandan somut önerilerde bulunmak bir yandan da kısa vadede toplumsal desteğini koruyacağı manevra alanına sahip olma arzusunda. Bu nedenle koalisyonun güç yitimi ve hatta dağılmasına yol açacak hayati tartışma gündemlerini elinden geldiğince erteliyor. 

Yunan sosyalistleri iktidar olmaları durumunda halihazırda vadesi dolmakta olan borçların ödenmesi sorunuyla kısa bir zaman içinde baş başa kalacaklar. Aynı zamanda yüksek işsizlik sorunuyla baş edecek ve en temel ihtiyaç maddelerinden bile mahrum bırakılan yoksulların ihtiyaçlarını gidermek için acil uygulamalara girişecekler. Bu nedenle Troyka’ya izahat yarışına girişmek durumunda kalmış görünüyorlar. Ancak ekonomik olduğu kadar askeri tehditlerin de gelebileceği Avro Bölgesi ve Avrupa Birliği kurumlarına karşı mücadelelerinin boyunlarına geçirilen ilmeği çıkarmak için olduğunu Avrupa halklarına anlatmaları gerekiyor. İki yıldır politik propaganda malzemesi olan, 1953’e atıfta bulunarak yapılan ve işlevsel hatta zekice duran uluslararası bir borç konferansı çağrısının Troyka ile ilişkilerin askıya alınması yolu-ihtimali güçlendirilerek yinelenmesinde fayda bulunuyor. 

1 Kasım 2014 Cumartesi

Ekonomi Yönetiminde Sıkışma-II: Talih Bir Kez Daha Hükümetin Yüzüne Gülecek Mi?

Önceki yazıda, Türkiye ve dünya ekonomisindeki gelişmelerin sonucunda 2015 yılında bir yandan ekonomik büyümenin tempo kaybetmeye devam etmesi, diğer yandan da enflasyondaki artşın sürmesi senaryosunun kuvvetli bir ihtimal olarak karşımızda durduğuna işaret etmiştim. Bu gelişmeler sonucunda ekonomi yönetiminin hareket alanının daralabileceği ve  hükümet üzerinde ekonomik sorunların baskısının daha da artabileceği ihtimali üzerinde durmuştum. Bu yazının konusu, hükumetin elinde bu sıkışma tablosuna müdahale edebilmek için var olan seçeneklerin neler olabileceği. Uluslararası konjonktürdeki gelişmeler, hükümet açısından önceki yazıda işaret ettiğim olumsuz tabloyu dağıtabilir mi? sorusu, bu yazıda değineceğim ikinci konu olacak.

Hükümetin Önündeki Alternatifler
Hükümetin manevra kabiliyeti, para politikasındansa maliye politikası alanında daha geniş. Bunun nedeni merkez bankasının bağımsız olması ve hükumetin müdahalesi dışında olması değil, önümüzdeki konjonktürde para politikası ile yapılabileceklerin sınırlı olmasıdır. Ekonomideki olası bir kötüleşme karşısında hükumetin elindeki olanakları altı başlıkta toplayabiliriz. 

- İlki, kamu borcunun görece düşük olmasıdır. Kamu borcunun göreli  düşüklüğü, (a) kamu harcamalarını artırarak ekonomiyi canlandırma seçeneğinin kullanıma hazır olmasını, (b) daha düşük faizle borçlanabilmeyi, (c) bir dış şok karşısında ekonominin ani durmasına karşı istihdamın sert bir şekilde daralmasını bir süreliğine de olsa durdurmaya yarayacak önlemleri almayı, (d) özel sektörün karşılaşacağı bir borç sıkışması durumunda, bu borçlara devlet garantisi verilmesini mümkün kılacak bir alan yaratmaktadır.

- İkincisi, net hata ve noksan kaleminden gelen paranın sürmesidir. 2014'ün ilk 9 ayında "kaynağı bilinmeyen" para girişi 8 milyar doları aşmış durumda. Bu, özellikle cari açık sorununun hafifleterek hükumetin elini rahatlatıyor.

- Üçüncüsü, kıdem tazminatı ve işsizlik fonunda biriken paranın ekonomiyi canlandırma amaçlı kullanılması. Bu zaman zaman gündeme gelen ancak her seferinde güçlü bir direnişle karşılaşan bir seçenek. Ancak, işlerin kötüleşmesi durumunda bu fonların acil durum tedbirleri çerçevesinde devreye sokulması gündeme gelebilir.

- Kamu bankaları aracılığıyla kredi genişlemesinin sürdürülmesi bir değer seçenek. Hükumet, özellikle 2008 krizi sırasında, kamu bankalarının kriz dönemlerinde ne kadar işe yaradığını deneyimledi. Bankacılık sektöründeki kamu varlığı, önümüzdeki olası ekonomik sorunlarda da benzer amaçla kullanılacaktır.

- Özelleştirmelere hız vermek, bir diğer seçenek. 2014 yılında yeniden hızlanan ve şimdiden 10 milyar dolara ulaşan özelleştirme sürecinin 2015'te de sürmesi beklenmeli. Özellikle enerji sektörü ve termik santrallerin satılması gündemde.

- Son olarak, başta konut sektörü gibi kilit alanlar için olmak üzere vergi indirimi, kar garantisi ya da yatırım teşvikleri gibi araçlar, hükumetin kullanabileceği alternatifler arasında yer alıyor.

Ekonomik Sarsıntıyı Önlemeye Yeter Mi?
Ancak yukarıda sıralanan önlemlerin hemen hepsi tek atımlık silahlardır. Kamu mali disiplini, 2000’li yıllardaki neoliberal programın alamet-i farikalarından biriydi. Mevcut şartlar altında eğer bu ortadan kalkarsa, ne enflasyonu tutmak, ne bankacılık alanındaki düzenlemeleri sürdürebilmek ne de düşük bir faizle borçlanabilmek mümkün olacaktır. Dolayısıyla, ekonominin kötüye gitmesi durumunda hükumetin elinde seçenekler var. Ancak bu seçenekler, mevcut sorunların çözümünü değil, sadece olası ani çöküş durumunu yumuşatmaya yarayacaktır. Yoksa bu önlemler stagflasyonist eğilimleri ortadan kaldırmaz sadece bunları zamansal olarak ileriye erteleyebilir. 



Talih Bir Kez Daha Hükümetin Yüzüne Gülecek Mi?

Önceki yazıda ana hatlarıyla özetlediğim ve ekonomi yönetiminin sıkışması ile sonuçlanabilecek dünya ekonomisindeki gelişmelere, geçtiğimiz ay yenileri eklendi. Bu yeni gelişmeler, bir kez daha talihin (uluslararası konjonktürün) AKP'nin yüzüne gülmesine sebep olabilir. Bu gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz:

- Dünya ekonomisindeki yavaşlamanın bir sonucu olarak yaşanan petrol fiyatlarının düşüşü, hem hükumetin enflasyon ve cari açık açısından elini rahatlatacak, hem de faiz artışı yapmadan enflasyonun düşüşünü mümkün kılacağı için stagflasyonist gidişatın önünde tersine işleyen bir yavaşlatıcı olacaktır. 

- Hükümetin en çok bel bağladığı gelişmelerden biri, deflasyon ve resesyon tehdidi ile yüzyüze olan Avrupa'nın yeni bir parasal genişleme operasyonu başlatacak olması. Ekonomi Bakanı Zeybek bu durumu şöyle özetlemiş:
"ABD parasal daralmaya giderken, Avrupa Merkez Bankası, 'ben parasal genişlemeye gidebilirim' dedi ve şu anda gidiyor... Evet, Türkiye Fed'den etkilenecektir ama Avrupa Birliği'nden etkilenmesiyle, Fed'den negatif etkilenme nötrolize olacaktır, hatta artıya geçecektir. Yani Türkiye, bundan pozitif yönde etkilenecektir."
- Üçüncü ve en önemli gelişme FED'in faiz artışının zamanlamasına dair yaşandı. Buna göre FED daha önceden ilan ettiği gibi Ekim ayı sonunda, 2008 yılında başlayan bilanço genişlemesine dayanan para politikasını (QE) sonlandırdı. Ancak dünya ekonomisinde, ABD dışındaki önemli üretim üslerindeki yavaşlama nedeniyle, faiz artışında acele etmeyeceğini ima etti. Dolayısıyla, dünyanın geri kalanında ABD'ye doğru olması beklenen parasal hareketin bir süre daha ertelenmesi ihtimali gündeme geldi.

Sonuç: 2015 (Seçimi) İçin İşler Tıkırında (mı?)
Toparlamak gerekirse, iki yazının sonuçlarını şöyle özetleyebiliriz:
- Dünya ekonomisi küresel ekonomik krizin derinleşmesi aşamasına girerken, Türkiye ekonomisi 2015 yılıyla birlikte ekonomi yönetiminin hareket alanının daraldığı bir konjonktüre girecek.
- Ancak petrol fiyatlarının düşüşü ya da FED'in faiz artırma kararının ertelenmesi gibi etkenlerle bu olumsuz konjonktürün etkileri hafifleyebilir.
- Bu hafifletici etkiler hükumete sadece zaman kazandırabilir.
- Ana doğrultunun ekonomik büyümenin yavaşlaması ve işsizlikteki artışın sürmesi biçiminde gerçekleşmesi kuvvetli olasılık.