3 Mart 2015 Salı

Seçim Öncesi Krize Hazırlık: Hazine Garantisinin Kapsamı Genişliyor

Geçtiğimiz hafta sonu (28 Şubat 2015) alınan 2015/7331 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Kredi Garanti Fonu (KGF) gibi gözlerden uzakta, deyim yerindeyse “uyumakta” olan bir kurum yeniden aktifleştirildi. Karar’ın amacı, küresel krizin derinleşmesi sürecinde Türkiye ekonomisinde yaşanabilecek olası bir sert daralmanın etkilerini azaltmak. 

2 Mart 2015’teki yazısıyla Çiğdem Toker, konuya “küçülmeye büyük işaret” diyerek dikkat çekmişti. Bu yazı ile genel seçime yaklaşırken giderek sıkışan ekonomi yönetiminin kriz karşıtı önlemlerin bir parçası olarak KGF ve Hazine grantisi ile KOBİ’lere vermeyi planladığı desteğin üzerinde duracağım. 

Devletin Arkeolojisine Giriş: Kredi Garanti Fonu
Devlet teorisi ya da daha somut olarak devletin dönüşümü üzerine çalışanların aşina olduğu bir durumdur. Devletin kurumsal maddiliği içinde bazı kurumlar vardır ki, “normal” zamanlarda varlığından haberiniz bile olmaz. Bu tip kurumlar, zamanı geldiğinde işlevlendirilmek üzere deyim yerindeyse “uyutulur”. Kredi Garanti Fonu (KGF) bunlardan biri. Tam anlamıyla kamu kurumu niteliğinde değil ancak KOSGEB katılımı nedeniyle yarı kamu kurumu olarak görebiliriz. 

Fon, 1991 yılında, “küçük ve orta ölçekli işletmeler için sağladığı kefaletle bu işletmelere destek vermek”, KOBİ’lerin “banka kredisi kullanmalarını mümkün hale getirmek” amacıyla kurulmuş. Daha formel olarak KGF’nin amacı şöyle tanımlanıyor: “bankalar tarafından kredilendirilmesi uygun bulunan, ancak teminat yetersizliği içinde olan KOBİ niteliğine haiz firmalara, bankalara karşı kredinin belli bir oranında kefalet vererek krediye erişmelerinde destek olmaktadır”.

2008 Sonrası Kredi Garanti Fonu:
Kurum 2008 krizine kadar deyim yerindeyse “uyutulmuş” ve 2008 krizinden sonra aktive edilmiş. KGF’nin orijinal ve yeni işlevleri şöyle sıralanabilir:
  • “Normal” zamanlarda
    • KOBİ’lerin finans sistemine erişimini kolaylaştırmak.
    • Kredinin batma riskinin bankalar, KGF ve şirket arasında bölüştürülerek azaltılmasını sağlamak.
  • Kriz zamanlarında,
    • Kredi kullanan KOBİ’nin batması durumunda, bu riskin bankaları da batırmasının önlemek, yani finansal sistemi korumak.
    • Batması en riskli olan işletmeleri koruyarak işsizliğin ani yükselişini engellemek.
KGF’nin aktive edilmesi, 2008 krizine karşı devletin aldığı önlemlerin önemli bir parçasını oluşturuyordu. Bu dönemde KGF ile ilgili iki önemli değişikliklik yapıldı. İlki, 2009’daki 29851 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile KGF teminatlarına Hazine garantisi getirildi. İkincisi de KGF’nin kurumsal yapısının geliştirilmesi için, yeni bankaların fona ortak olarak katılması sağlandı. Şu anda KGF Anonim Şirket statüsünde. Ortakları arasında, yüzde 33,2 hisse ile TOBB ile KOSGEB ve yüzde 1,7’lik hisse ile 19 banka yer alıyor.

Uygulamada Kredi Garanti Fonu
KGF’nin uygulamadaki durumunu aşağıdaki tablo yardımıyla değerlendirebiliriz. Ancak bu değerlendirmeye geçmeden, hükümetin tüm kriz karşıtı önlemlerinin KGF hamlesinden ibaret olduğu gibi bir imada bulunmadığımı belirtmek isterim. KGF’nin son düzenlemeyle yeniden işlevlendirilmesini, hükümetin seçime gidilirken ekonomideki sıkıntılardan kaynaklanacak bir sorun yaşanmaması için aldığı önlemlerden sadece biri olarak görmek gerekir.

Kaynak: KGF verilerinden oluşturulmuştur: http://www.kgf.com.tr/4_1_a.htm

Bu çerçevede, yukarıdaki tabloya bakıldığında KGF’nin 2008 krizi sonrasında nasıl aktive edildiği görülebilir. 1994-2006 arasındaki 12 yılda kuruma gelen kefalet talepleri oldukça düşük, ancak 2009 sonrasında hem gelen talepler hem de kefalet tutarı artıyor. 2013 yılı itibariyle kefalet tutarının azalmasına karşın talebin tutar kadar azalmadığını görüyoruz. 2014’ün ilk 6 ayına ait olan veriler ise, kefalet talebinin 2014 içinde sert bir şekilde yükseleceğine işaret ediyor. Böyle bir ortamda yapılan düzenleme sonrası, 2015’te hem kefalet tutarının hem de gelen taleplerin 2008 krizi düzeyine ulaşacağını öngörmek mümkün.

Seçim Öncesi Ekonomik Krize Karşı Hazırlık
Son olarak geçtiğimiz hafta sonu getirilen düzenlemenin detaylarına kısaca değineceğim. İlk olarak bu düzenlemenin süresi 2017 yılı sonuna kadar öngörülmüş. Buradan, düzenlemeyi yapanların, ekonomik sıkıntıların en az 2017’ye kadar süreceği beklentisi içinde olduklarını anlayabiliriz. İkinci olarak, verilecek olan desteğin tutarına bakıldığında toplamda KGF ile 10 miyar TL’lik bir destek verilmesi söz konusu. Hazine garantisi ise 1 milyar TL ile sınırlandırılmış.

Üçüncü olarak, Bakanlar Kurulu Kararı’nın 4. maddesinde, destekten yararlanabilecek krediler arasında “döviz cinsinden ve dövize endeksli krediler” de yer alıyor. Yapılan düzenlemenin kritik yanlarından biri, son dönemde dövizin hızla değerlenmesinin şirketler kesimi üzerinde yaratacağı olası baskıyı azaltmak.

Sonuç
Şubat ayı ihracatında görülen şiddetli daralma, küresel krizin derinleşmesinin etkilerinin Türkiye’de de görülmeye başlandığını teyit etti. Dolayısıyla önümüzde dönemde dış talep daralırken iç talep daha önemli hale gelecek. Cumhurbaşkanlığı ile Merkez Bankası arasındaki son dönemde giderek artan faizlerin düşürülmesi konulu polemiği, iç talebin giderek artan önemini göz önüne alarak değerlendirirsek daha anlamlı olabilir. 

KGF hamlesi ile Hazine garantisinin devreye sokulmasının, bu polemikle artışı daha da hızlanan dövizin, borçlu şirketleri zora sokmasını önlemek amaçlı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak küresel ekonomik kriz derinleşirken, bu tip geçici önlemlerin işe yarama olasılı pek yüksek değil.

Gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazı 3.3.2015 tarihinde RIT-Türkiye Araştırmaları Enstitüsü sayfasında yer aldı. Erişim: http://riturkey.org/2015/03/secim-oncesi-krize-hazirlik-hazine-garantisinin-kapsami-genisliyor-umit-akcay/

1 Mart 2015 Pazar

Küresel Kriz Derinleşirken Türkiye’nin İhracatı Daralıyor

Türkiye ekonomisine dair veriler açıklandıkça, ekonomi yönetiminde merkez bankası ve faiz üzerinden yaşanan gerilimin nedenleri biraz daha netleşiyor. Şubat ayı ihracat rakamlarına baktığımızda, yüzde 13'lük sert bir düşüş yaşandığını görüyoruz. Bunun temel nedeni, küresel krizin derinleşmesi sürecinin Türkiye'yi etkilemeye başlaması. Bunun anlamı, seçime gidilen bir ortamda iç talebin canlandırılmasının, merkez bankası başkanının istifası pahasına dahi olsa bir zorunluluk halini alması.

Küresel Kriz Derinleşiyor
2008’de ABD’de patlak veren küresel kriz henüz sonlanmadı. Daha önceki bir yazıda, krizin yayılma evresini tamamladığına ve 2015 ile birlikte derinleşme evresine girmeye başlayabileceğine işaret etmiştim. 2015’e ait ilk veriler, bunu doğruluyor. Öncelikle geçtiğimiz aya ait Avro Bölgesi’ndeki enflasyon verileri, yıllık olarak 2008’den itibaren ilk kez deflasyona girildiğini gösteriyor.

Kaynak: http://t.co/QVWWvhFPPk
 
Benzer bir veri, bir süredir ılımlı toparlanma yaşayan ABD ekonomisi için de geldi. ABD için de 2009’dan beri ilk kez Ocak ayı enflasyonu yıllık olarak eksiye girmiş durumda.

Kaynak: http://money.cnn.com/2015/02/26/news/economy/inflation-january-negative/
Her iki bölgedeki deflasyonun görünürdeki nedeni petrol fiyatlarındaki düşüş. Ancak petrol fiyatlarındaki düşüş de dahil olmak üzere, genel olarak deflasyonun nedeninin 2008'den itibaren bir türlü toparlanamayan ekonomik büyüme olduğunu tespit etmeliyiz. Yani deflasyon, krizin derinleşmesinin bir emaresi.

Sert Daralan Şubat İhracatı
Dünya ekonomisinin önemli merkezlerinde yaşanan bu gelişmelerin Türkiye ekonomisini etkilememesi mümkün değil. Özellikle Türkiye'nin dış ticaretinin yarısına yakınının Avrupa ülkeleri ile yapıldığını hesaba katarsak. Dolayısıyla, Türkiye ekonomisinin genellikle Avrupa ile birlikte hareket ettiğinin altını çizmek gerekir.

Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin Şubat 2015 ile ilgili yayımladığı rapordaki, ülke gruplarına göre ihracat tablosuna bakıldığında, dünya krizinin derinleşmesi sürecinin ihracat kanalı ile Türkiye ekonomisini etkilemeye başladığını görebiliriz. Buna göre Şubat ayında, geçen yılın aynı dönemine göre ihracat toplam yüzde 12.98 geriledi. Avrupa Birliği üyesi ülkelere olan ihracat yüzde 11.19 geriledi. Rus ekonomisi sonbaharda yaşadığı şokun etkisinden hala kurtulamadı. Bunun etkilerini ihracat rakamlarından izleyebiliyoruz. Rusya'nın esas aktörü olduğu Bağımsız Devletler Topluluğu'na olan ihracat yüzde 27.66 geriledi. 

İhracatın daha da gerilemesini engelleyen ise, ılımlı ekonomik toparlanmanın yaşandığı ABD'ye olan ihracat ile, yavaşlamaya başlasa da hala önemli bir tempoda büyümeye devam eden Çin'in de yer aldığı Uzakdoğu ülkelerine olan ihracatın artışı oldu.


İç Talebin Artan Önemi
Yukarıda kısaca özetlediğim tablo, dış talebin giderek eridiği önümüzdeki dönemde, ekonomik büyümenin sağlanması için iç talebin daha da önemli hale geldiğini anlatıyor. Bu sonucu aklımızda tutarsak, merkez bankası ile hükumet ve Cumhurbaşkanlığı arasındaki faiz polemiğinin ve ekonomi yönetimindeki telaşın nedenlerini daha iyi anlayabiliriz. Faiz oranlarının düşürülmesi ve iç talebin canlandırılması, seçimlere gidilen ve küresel krizin derinleşmesinin etkilerinin hissedilmeye başlandığı bir dönemde her zamankinden daha önemli hale geldi. O kadar ki, merkez başkanının istifasını göze alacak kadar!

Gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz.

24 Ocak 2015 Cumartesi

Piyasalarda Demokrasi Tedirginliği: Yüksek Finans ve Syriza’nın Seçenekleri

Yunanistan’daki 25 Ocak seçimlerini büyük olasılıkla Radikal Sol Koalisyon Syriza birinci parti olarak kazanacak. Konunun pek çok boyutu var ve bu boyutlar bir süredir hem dünya genelinde hem de Türkiye’de enine boyuna tartışıldı. Bu yazıda güncel tartışmalardan hareketle üç noktanın altını çizmek istiyorum. Syriza’nın yükselişi (i) liberal demokrasinin kırılganlıklarını bir kere daha ortaya çıkardı ve sermaye için demokrasinin ana-akım partileri güçlendirdiği oranda önemli olduğunu gösterdi, (ii) mevcut Avrupa Birliği sisteminin olarak sola kapalı yapısını görünür kıldı, (iii) sola kapalı bir sistemde iktidara gelen bir sol partinin önündeki seçeneklerin ne kadar kısıtlı olduğunu ortaya koydu. Son olarak olası Syriza iktidarının önündeki seçeneklerin neler olacağı üzerinde duracağım.

Sermayenin Demokrasi Korkusu
Syriza’nın yükselişiyle beraber, kriz sonrası Alman sermayesi öncülüğünde Avrupa genelinde uygulanan kemer sıkma politikalarının liberal demokratik sistemde nasıl sürdürülebileceği, sermaye için giderek daha önemli bir sorun haline geliyor. Gideon Rachman, 29 Aralık 2014’te Financial Times’ta yer alan “Eurozone’s Weakest Link is the Voters” yazısında Avro krizi bağlamında piyasalar, siyaset ve ekonomi arasındaki etkileşimi göz önüne alarak iki senaryodan bahsediyor. Ana-akım siyasi merkezi tahkim eden ilk senaryoya göre, ekonomide işler iyi giderken seçmenler ana-akım siyasetçilere oy veriyor. Bu durumda piyasalar rahatlıyor, faiz oranları düşüyor, reel ekonomi iyileşiyor ve bu döngü merkez siyasetçilerin daha da güçlenmesiyle tamamlanıyor.  


Zincirin Zayıf Halkası Olarak Seçmenler
Merkezkaç eğilimlerin güçlendiği ikinci senaryoda, ekonomik sorunlar siyasi radikalleşmeyi getiriyor ve bu piyasaları korkutarak faizler yükseliyor. Yüksek faizler, daha ağır borç yükü ve daha fazla kemer sıkma tebiri ile sonuçlanıyor ve sonuçta radikal partiler daha fazla güçleniyor. Rachman’ın özetlediği bu iki senaryodaki sorunları bir kenara koyarsak, örtük olarak da olsa gündeme getirdiği soru önemli: seçmenler, demokratik haklarını kullanarak bir toplumsal sistem olarak kapitalizmin yerine farklı bir sistemi uygulamaya karar verebilir mi? Rachman bu soruya açıkça değinmiyor ancak “zayıf halkanın” seçmenler olduğunu belirten yazı başlığı, demokrasinin ancak ana-akım merkezi güçlendirdiği oranda kapitalizm açısından işlevli olacağını itiraf ediyor. 

Yukarıdaki senaryolardan ikincisi, aynı zamanda kapitalizm ile demokrasi arasındaki ilişkinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermesi açısından da önemli. Bu kırılganlık özellikle kriz dönemlerinde daha da belirginleşiyor. Zira 2008’den beri Avrupa’da yükselen tenokratik iktidarlar, seçmenlerin ve giderek de seçimlerin liberal demokrasinin zayıf halkası olduğu kanıtlar nitelikte. 
 
Emek Karşıtı ve Sol’a Kapalı Avrupa Birliği Sistemi
Liberal demokrasinin kırılganlıklarına ek olarak, küresel kriz Avrupa Birliği’nin kurumsal olarak emek karşıtı ve sola kapalı olduğunu bir kere daha gösterdi. Birliğin emek karşıtı olması, en açık bir şekilde Parasal Birlik’ten kaynaklanan sınırlarla belirginleşiyor. Buna göre Parasal Birlik, paranın dış (devalüasyon) ve iç değerinin düşürülmesi (enflasyon) seçeneklerini devreden çıkarıyor. Krizden çıkış için parasal değersizleşme yaşanmadığında geriye emeğin değersizleştirilmesi yani ücretlerin düşürülmesi ve kemer sıkma politikaları gündeme geliyor. 


Avrupa Birliği’nin güncel yapısı ile sola kapalı olması ise, içindeki güç ilişkilerinden kaynaklanıyor. Alman emekçilerinin üzerinde kurduğu denetimle krizden güçlenerek çıkan Alman sermayesi, bu modeli kemer sıkma tedbirleri ile Avrupa’daki diğer emekçileri de disipline etmek için kullanıyor. Dolayısıyla,  mevcut AB sisemi içinde emeğe ve sola dayalı bir seçenek geliştirmek, mevcut güç ilişkileri kıta genelinde değişmeden oldukça zor. Bunun olası Syriza iktidarı açısından anlamı, kemer sıkma tedbirlerini reddederek mevcut AB’nin ve Parasal Birliğin içinde kalmaya devam etmenin neredeyse çıkmaz bir sokak olduğu.  


Yüksek Finans ve Yunanistan’ın Durumu
Günümüz finans teorisinin özü şuna dayanıyor: Güçlü paraya sahip olan ülkeler daha ucuza borçlanır. Bunun sebebi basit, geri ödeme garantisi arttıkça, para bu limanlara park eder. Dolayısıyla güçlü parası olan ülkeler daha ucuza borçlandıklarından ekonomik büyümeyi desteklemede daha avantajlı olurlar, dolayısıyla daha güçlü paraları olur. Zayıf paraya sahip ülkeler de daha pahalıya borçlandıklarından ekonomik büyümeyi daha az desteklemiş olurlar ve zayıf kalmaya devam ederler.
Bu çerçeveden baktığımızda, Yunanistan’ın Avro ile birlikte, öncesine göre çok daha kolay ve düşük faize borçlanmaya başlayabildiğini görüyoruz.. Ancak 2008 krizi ile birlikte, borçlarını ödeyememe tehlikesine düştüğünde, Almanya, kredi akışını sürdürme karşılığında, kemer sıkma tedbirlerinin hayata geçirilmesi istedi. Dolaysıyla Avro’nun içinde kalma, neoliberalizmin derinleştirilmesi şartına bağlandı. 


Syriza’nın Seçenekleri
Syriza’nın ilan ettiği Selanik Programı, bu şarta karşı çıkması anlamında radikal yönler barındırsa da, sistem karşıtı olarak nitelendirilemeyecek bir program. Ancak burada söz konusu olan stratejik önceliklerin neler olacağı. Şu andaki öncelik tek başına iktidara gelmek. Bu aşamadan sonra iki seçenek var. İlki Avro içinde kalarak kemer sıkma tedbirlerine karşı gelmek. Syriza’nın güncel pozisyonu bu.  Mevcut Avrupa sistemi değişmedikçe bu pozisyonu sürdürmek oldukça zor. Zira bunun farkında olan Syriza’nın önerdiği Borç Konferansı ve borçların yeniden müzakere edilmesi sürecine diğer borçlu ülkeler katma girişimi, cepheyi genişleterek Avrupa sistemini yeniden yapılandırmaya yöneliyor.

İkinci seçenek, Yunanistan’ın Avro’dan çıkarak kendi parasına dönmesi. Bu durum, sanıldığı kadar ölümcül sonuçlar doğurmayabilir. Zira 2008’den itibaren Yunan ekonomisi zaten yüzde 25 küçülmüş durumda ve mevcut Troika programına göre bu daralma daha uzun süre devam edecek. Dolayısıyla, zaten kötü olan bu durumun daha da kötüleşmesi oldukça zor. Yunanistan’ın kendi parasına dönmesi durumunda borçlanma maliyetinin artması kaçınılmaz. Ancak borcunu kendi parasıyla ödediği sürece bunun artması, en azından kısa vadede sorun çok büyük bir sorun yaratmayabilir. Hatta, kısa bir süre sonra yaşanması muhtemel enflasyon, borçları da değersizleştireceğinden, bir süre için bu krizden çıkış stratejisinin bir parçası olabilir. Ancak bu “çıkış” programı sadece kendi parasını kullanmakla ya da borç ödememekle kaldığında yine radikal bir programı getirmeyebilir. Böyle bir “çıkış” ancak kapsamlı bir bir kamusallaştırma programı ile desteklenirse anlamlı olacaktır. 


Mücadele Alanı Olarak Syriza!
Bu süreçte alınacak en kötü tutum, yukarıda değindiğim yapısal kısıtları sıralamak ve “Syriza reformisttir” diyerek tartışmayı kestirip atmak olacaktır. Böyle bir tutum, aynı zamanda her şeyi devrim sonrasına erteleyerek mevcut krize ilişkin tartışmaların dışında kalmaya ve giderek apolitik bir tutuma dönüşebilir. Zira yapısal olan, değişmez olan demek değil. Yapısal kısıtlar, geçmiş dönemdeki sınıf mücadelesinin bugüne yansıması sonucunda şekilleniyorsa bu, aynı zamanda potansiyel olarak yapısal olanın günümüzdeki mücadelelerle değiştirilebileceği anlamına da gelir. 

Bu anlamıyla olası Syriza iktidarını sınıf mücadelesinin yeni bir aşaması olarak görmek gerekir. Bu mücadelede en kötü senaryo, Syriza’nın iktidara geldikten sonra ana-akımlaşarak yükselen toplumsal muhalefeti soğurmanın bir aracı haline gelmesi. Ki bunun dolaysız sonucu ırkçı parti Altın Şafak’ın daha da güçlenmesi olacaktır. Bu tehlikeye karşı Syriza’nın içinde ve dışına yer alan solun ve sosyal mobilizasyonun kuvvetli ve diri olması, kötü senaryonun önüne geçmenin en güvenilir yolu olacaktır. Syriza’yı iktidara taşıyan sosyal hareketlerin gücü ve canlılığı, sol hükümet üzerinde bir baskı, denetim ve kontrol mekanizması yaratacağı ölçüde, Syriza deneyiminin giderek sistem karşıtı bir yöne evrilmesini de getirebilir. 

--------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazı 24.01.2015 tarihinde Başlangıç Dergi'nin web sitesinde yer aldı. 
Erişim:http://goo.gl/UDPHjZ
 

30 Aralık 2014 Salı

Syriza ve muhtemel borç konferansı

“Moorgate’ten devam edip Prince sokağına girdiğimizde konferans mekanına birkaç yüz metre kaldığını fark eden delegasyonumuzun en yaşlı üyesi bir kahve molası için durup dinlenme zamanı olup olmadığını sordu. Asık suratlı maliye bakanları ve bankacılarla toplantı salonuna girmeden önce pek vakit geçirmek istemediği her halinden belliydi. Belki de son kez notlarına bakıp silinmesi gereken borç miktarına ilişkin daha keskin cümleler kurmayı arzuluyordu.”

Böyle bir paragrafla başlayan bir anıyı birkaç yıl sonra Syriza’nın çağrısı sonrası ve borcun çevrilemezliği nedeniyle toplanırsa uluslararası borç konferansındaki Yunan delegasyonu temsilcilerinden birisinin kaleminden okuyabiliriz. Tarihin cilvesi ise bu hipotetik paragrafı 1953 yılında Alman delegasyonu başkanı Herman Abs’in yardımcılarından birisinin yazmış olmasının akla oldukça yatkın olması. Federal Almanya’nın dünya piyasalarına entegrasyonu sürecinde II. Dünya Savaşı sonrasındaki krediler kadar, Hitler dönemi ve öncesinden kalan borçların affının da görüşüldüğü 1952-3 Londra Borç Konferansı ağır borç yükü altında ezilen Küresel Güney ülkelerinde borç affının gerekliliği ve sunacağı olanakları anlatmak için faydalanılan tarihsel bir örnekti. Şimdi Syriza tarafından Almanya hükümetine karşı önemli bir propaganda kozu haline gelmiş durumda.

Tozlu raflardan örneklerin indirilmesi, başka bir çok göstergeyle birlikte Avrupa’da krizin sona ermediğini anlatıyor. İspanya’da Podemos ve Yunanistan’da Syriza gibi partilerin iktidar adaylığı ve buna verilen tepkiler oldukça sınırlı politik reform taleplerinin dahi parasal birlik açısından ve Avrupa finansal sisteminde büyük sarsıntılara neden olduğunu gösteriyor (öncü bir örnek için bkz.). Hatırlatmak gerekirse, Yunanistan’da kriz aşılmamış ancak borç yapılandırmaları ve kurtarma programıyla ertelenmişti. 2011’de dillendirilen % 21’lik borç kesintisi, kriz derinleşince 2012’de ortalama % 53,5’a fırlamış ve tarihin en büyük borç takasında 199 milyar avro kadar borç yeniden yapılandırılmıştı. Yunan borcunun neredeyse 100 milyar avro kadar hafiflemesi ekonomik çöküş nedeniyle yeterli değildi. Bu takasın sorunları ancak bir süreliğine erteleyebilmesinin önemli nedenlerinden biri takas nedeniyle büyük kayba uğrayan Yunan bankalarının kapitalizasyonu için yeniden borç bulunması gerekliliğiydi. Ekonomik daralma nedeniyle borç rakamları GSYH’ye oranla büyümeye davam etti (grafikten izlenebilir, hikayenin ayrıntıları için bkz.). Defalarca revize edilen öngörülen büyüme ve borç rakamları ile gelinen nokta (uluslararası finansal kuruluşların Yunanistan’da özelleştirme ve devletin ekonomik etkinliklerinin azaltılması sonrasında dibe vuran ekonominin canlanması umudu ile) sürekli yüksek faiz dışı fazlalar verilmesi koşuluyla 2020’de Yunan borcunun GSYH’nin % 120’sine çekilebileceği öngörüsüdür. Burada kemer sıkmanın işlemediği bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Belirtilen rakam 2009’da Papandreu’nun borç rakamlarında oynamalar olduğu gerekçesiyle üzerinden geçilerek tekrar açıklanan ve Yunanistan’da krizin başlangıcını simgeleyen rakamlardan sadece birkaç puan düşük görünüyor. Troyka (Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu) ve Yeni Demokrasi ile PASOK tam on yıllık bir kemer sıkma, yoksulluk ve aşağılamayı takiben Yunan halkına krizin başlangıcı seviyesine dönmeyi vaat ediyor.

25 Ocak'taki erken seçimde bu nedenlerle somut alternatif öneren Syriza’nın kazanma ihtimali yüksek. Syriza’nın vaatleri arasında borcu yeniden müzakereye açmak, borç ödemelerini ekonominin büyümesi şartına bağlamak, bütçeyi kamu yatırımları öncelikleriyle biçimlendirmek ve geniş bir sosyal yardım programı başlatmak bulunuyor. Bizzat ekonomik danışmanlarının da belirttiği üzere son derece sınırlı ve reformist talepler, ancak bunlar bile Avro Bölgesi içinde Troyka tarafından hoş karşılanmayacak ve büyük siyasi-ekonomik çalkantılara yol açacak gibi görünüyor.

Müzakere de mücadeledir veya Syriza’nın iki temel sorunu

Syriza’nın girişimleri çeşitli sorunlardan muzdarip. Borç konferansı çağrısı açısından iki temel sorun belirtmek mümkün görünüyor. Syriza temsilcileri tarafından gayet iyi bilinmesine karşın bu sorunlar çeşitli gerilimlerle birlikte taşınmaya devam ediyor. Başka bir ifadeyle gerçekçi olmak adına borcu yapılandırarak ödeme argümanı Syriza’nın politik programını daha baştan sınırlayan özellikler sergiliyor.

1) Borç konferansı’nın toplandığını varsayalım. Böyle bir müzakerenin başlaması dahi kemer sıkma politikalarına karşı mücadele veren Avrupalı emekçiler için büyük bir kazanım teşkil edecek. Ancak tam da bu nedenle Troyka’dan yükselen bir vaveylaya şahit olacağız. Kurtarma programları ve finansal istikrar fonu müdahalesiyle borcun sahiplik yapısı son iki yılda değişti. Yunan borcunun yaklaşık % 80’ine özel bankalar değil resmi kesim (offical
sector) sahip. Başka bir ifadeyle müzakere masasında ön saflarda IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa merkez bankaları sistemini temsil eden çeşitli Merkez Bankaları başkanları bulunacak. Denilebilir ki müzakere de mücadeledir ve bütün bu yapılara karşı mücadele edilmesi gerekli ancak birinci sorun Syriza’nın Avrupa Birliği ve Avro Bölgesi içinde kalma niyeti beyan ederek müzakere çağrısı yapması. Bu nedenle Syriza esasen muhatabın el üstünlüğünü kabul ederek bir çağrı gerçekleştiriyor. Üstelik borcun ödenmesini Yunan ekonomisinin büyümesi şartına bağlama önerisi, sermaye birikimi istikrarlı bir tempoya kavuşursa borç ödenebilir ifadesinin başka bir versiyonu olduğu için vaatin kendisi sermaye birikimi koşullarının hazırlanmasını Syriza’nın hedeflerinden birisi haline getiriyor.

2) Diğer sorun uluslararası konjonktür farkı. 1953’te kısmen özel sektör borcu da yapılandırılarak toplam borcunun yarısından fazlası silinen Federal Almanya’nın Sovyet Bloku karşısında bir sınır noktası olarak inkişafı ve uluslararası piyasalarla bütünleşmesi müttefiklerin ortak hedefiydi. Bu kritik gerekçe nedeniyle bir borç konferansının toplandığını ve borcun silindiğini belirtmek (borcu yapılandırarak ödemek isteyen Federal Alman hükümetinde cisimlenmiş siyasi iradeyi de hesaba katarak) mümkün görünüyor. Bugün ancak Avrupa çapında bir hayaletin dolaşması uluslararası bir borç konferansının toplanmasına ön ayak olacaktır. Bu politik farklılık Avrokratların nobranlığında görüldüğü gibi Yunan sosyalistlerinin ciddiye alınmamasına ya da en iyi ihtimalle AMB ve IMF’nin sulandırılmış yeni bir kurtarma paketi ile durumu geçiştirmesine yol açabilir. Bu ise Syriza’nın başından beri eleştirdiği kemer sıkma politikalarına kendini teslim etmesi ve küçük bir ölçüde genişletilmiş bir oyun alanını kabullenmesi anlamına gelecektir.

Nasıl bir yol?

Bir konferans toplanırsa Troyka'nın gürültüsüne karşı, toplanmazsa da bu borç sorunu karşısında Syriza’nın mutedil bir yol izlemeyeceğini (yönetim kademesine egemen olmuş pragmatizme karşın en geç seçim akşamında) açıklamasında fayda var. Elbette Syriza bu sorunların farkında, öyleyse bu program ve iç tutarsızlıklar ne anlama geliyor? Kısaca belirtmek gerekirse iktidar hazırlığı içindeki bir koalisyon olarak Syriza bir yandan somut önerilerde bulunmak bir yandan da kısa vadede toplumsal desteğini koruyacağı manevra alanına sahip olma arzusunda. Bu nedenle koalisyonun güç yitimi ve hatta dağılmasına yol açacak hayati tartışma gündemlerini elinden geldiğince erteliyor. 

Yunan sosyalistleri iktidar olmaları durumunda halihazırda vadesi dolmakta olan borçların ödenmesi sorunuyla kısa bir zaman içinde baş başa kalacaklar. Aynı zamanda yüksek işsizlik sorunuyla baş edecek ve en temel ihtiyaç maddelerinden bile mahrum bırakılan yoksulların ihtiyaçlarını gidermek için acil uygulamalara girişecekler. Bu nedenle Troyka’ya izahat yarışına girişmek durumunda kalmış görünüyorlar. Ancak ekonomik olduğu kadar askeri tehditlerin de gelebileceği Avro Bölgesi ve Avrupa Birliği kurumlarına karşı mücadelelerinin boyunlarına geçirilen ilmeği çıkarmak için olduğunu Avrupa halklarına anlatmaları gerekiyor. İki yıldır politik propaganda malzemesi olan, 1953’e atıfta bulunarak yapılan ve işlevsel hatta zekice duran uluslararası bir borç konferansı çağrısının Troyka ile ilişkilerin askıya alınması yolu-ihtimali güçlendirilerek yinelenmesinde fayda bulunuyor. 

17 Aralık 2014 Çarşamba

Küresel Kriz "Derinleşirken": Rusya Ekonomisi Çöktü!

Rusya ekonomisinde yaşanan dünkü çöküş, Rusya için derin bir ekonomik daralma sürecinin başlangıcı olacak. Bu yazıda (i) Rusya'daki çöküşü sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için, krizi uluslararası konjonktürün içine yerleştirmemiz gerektiği, (ii) Rusya krizinin nedenleri, (iii) Krizi tetikleyen petrol fiyatlarındaki düşüşün ABD komplosu olup olmadığını konuları üzerinde durarak, (iv) Rusya'daki çöküşün küresel krizin derinleşmesinin sonuçlarından biri olduğunu ileri süreceğim.

Küresel Krizin Derinleşmesi
Rusya krizini değerlendirirken, öncelikle bu krizin ortaya çıktığı küresel konjonktürü ve bu konjonktürün genel özelliklerini tespit edip, krizi bu bağlamda ele almamız gerekiyor. Güncel konjonktür ile ilgili Kriz Notları'ndaki önceki yazılarda belirttiğimiz üç noktayı hatırlatalım:
1. Kapitalizmin tarihindeki en önemli krizler arasında yer alan 2008 krizi henüz bitmedi, kriz sürüyor.
2. 2014 başında krizin (coğrafi) yayılması aşaması tamamlandı.
3. Önümüzdeki dönem krizin derinleşmesi aşamasına geçiyoruz.
Yukarıdaki tespitlerin gerekçelerini açıkladığımız önceki yazıda, bu yeni aşamanın ayırt edici özelliğinin "krizin yayılması değil derinleşmesi" olduğunu belirtmiştir. Derinleşme ile dünya genelinde kritik üretim üslerinin yavaşlamaya devam etmesine işaret ediyorum. Bu yavaşlama ise, 2015 ve sonrasında küresel bir resesyon yaşanması ihtimalini ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla Rusya'daki krizi sağlıklı ele alabilmemiz için kısaca özetlediğim bu konjonktür içinde değerlendirilmesini öneriyorum.

Rusya Krizi
2008 krizi Rus ekonomisini vurduğunda yaşanan yüzde 8'in üzerindeki daralmadan sonra, Rus ekonomisi 2010'dan itibaren düşük büyüme trendine girmiş ve 2013'e kadar ekonomik büyüme tempo kaybederek 2014'te resesyonun sınırına gelinmişti. Yani dün yaşananlar, zaten resesyonun eşiğinde olan bir ekonomide gerçekleşti.

Kaynak: http://goo.gl/YDy3TR

Çöküş ise hafta başına hızlandı. Ruble 2013'te dolara karşı zaten yüzde 50'ye varan değer kayıpları yaşamıştı. Ancak önceki gün sermaye çıkışlarının hızlanması üzerine, çıkışları engellemek için Rus Merkez Bankası faizi tek seferde 6.5 puan  birden artırarak yüzde 17 seviyesine çıkardı. Ancak bu faiz artışının etkisi sadece "iki dakika" sürdü ve merkez bankasının hamlesine karşın gün rublenin yüzde 15 değer kaybıyla sonlandı. Rusya'da iflas riskinin (cds) hızla artması üzerine sermaye çıkışları daha da hızlandı ve uluslararası finans kapital, parasını daha güvenli piyasalara park etmek üzerine harekete geçti. A. Yıldırım'ın özeti, bu sürecin görünürdeki nedenlerini açıklayıcı nitelikte:
"Rusya’da Batı’nın yaptırımları ve petrol düşüşü ile başlayan piyasa bozulması, faizin yükselmesi, ülkeden sermaye kaçışı, rublenin değer kaybı, borsanın sert düşüşü artık kendi kendini besleyen negatif bir sarmala döndü."

Çöküşün Nedenleri
Rusya'daki ekonomik çöküşün nedenleri üzerine düşündüğümüzde kuşkusuz ilk olarak petrol fiyatlarındaki düşüşün etkisi göze çarpıyor. Kamu gelirlerinin yarısını, ihracatının da üçte ikisini oluşturan petrol ve doğalgaz gelirleriyle finanse eden Rus ekonomisi için petrol fiyatlarının düşüşü kritik derecede önemli. Buna ek olarak Rus ekonomisi, dış politika alanında Ukrayna'daki kriz ile gerginleşen bir konjonktürden geçiyor. Dolaysıyla zaten resesyonun eşiğinde olan Rus ekonomisi için petrol fiyatlarının düşüşü ve Ukrayna krizi sonrasındaki ekonomik ambargo önlemleri, çöküşü hazırlayan görünür etkenlerdi. 

Kaynak: http://goo.gl/UJR5B0


Çöküşün Sonuçları
Rusya ekonomisindeki çöküşün gerek uluslararası siyaset açısından, gerekse dünya ekonomisi açısından kritik etkileri olacaktır. Ancak bunların dışında Rusya ekonomisinin kendisine baktığımızda 16 Aralık'taki çöküşün Rus ekonomisini derinden etkilemesi kaçınılmaz. 

Zaten petrol fiyatlarının 60 dolar düzeyinde gerçekleşmesi halinde 2015 için yüzde 5'lik bir daralma öngörülüyordu. Dünkü yaşanan gelişmeler sonrasında bu durumun daha da kötüleşeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Daha önemlisi, bu çöküşün borçların çevrilememesi sorununu gündeme getirmesi. Önümüzdeki 18 ay içinde Rusya'nın ödemesi gereken 138 milyar dolar borcun sadece yüzde 2'i kamuya ait, kalanı özel sektör üzerinde. Dolayısıyla kısa vadede kur şokunun ve faiz artışının maliyetleri artıracağı ve borçlanmanın giderek zorlaşacağı bir süreçte firma iflaslarının yaşanması kaçınılmaz.

Kaynak: http://goo.gl/oeV6P2

Petrol Fiyatlarındaki Düşüş ABD Komplosu Mu?
Rusya'daki çöküşün nedenleri üzerine öne çıkan açıklama, yaz aylarında 112 dolar olan petrol fiyatının Aralık itibariyle 60 doların altına gerilemesinin, ABD'nin dünya genelindeki hasımlarını zor duruma düşürmek için uyguladığı bilinçli bir stratejinin sonucu olduğu.

ABD'nin Moskova eski büyükelçisine göre ABD'nin uykuladığı ambargo ve ekonomik yaptırımların Rusya krizini tetikleyip tetiklemediği ile ilgili yaptığı yorumda "önlemlerin Rusya'daki belirsizliği artırdığına kuşku yok" diyor. Ancak bu konu aynı zamanda ABD iç politikası açısından da bir tartışma konusu haline gelmiş durumda. Cumhuriyetçiler, Rusya'daki çöküş ile ABD politikası arasındaki neden sonuç ilişkisinin zayıf olduğuna işaret ediyor. Ancak genel olarak Obama yönetimi, Rusya'daki krizin Putinizmin yanlış dış politikası tercihleri ve ekonomi yönetiminden kaynaklandığını ileri sürüyor. Konu, Rus medyasında ise "Rusya'daki rejimi değiştirmek isteyen Batı'nin bir komplosu" olarak algılanıyor.

Ancak uluslararası piyasada düşen sadece petrol fiyatları değil. Demir, altın ve gümüş gibi pek çok metanın fiyatları da düşüyor. Dolayısıyla petrol fiyatlarındaki düşüşü, bu genel trend içine yerleştirerek ele almalıyız. Böyle baktığımızda karşımızda beliren tablo, bu fiyat düşüşlerinin yaklaşan bir uluslararası resesyonun ön-belirtileri olduğudur.

Petrol Fiyatları Düşüşü "İyi Haber" Mi?
Petrol fiyatlarındaki düşüş, Rusya krizinin oluşumunda doğrudan etkili olduğuna göre, düşüşün nedenleri ve olası etkileri üzerinde biraz daha detaylı olarak durmakta fayda var. Buna göre ileri sürülen yaklaşımlardan ilki IMF'nin. Başkan Lagarde'a göre petrol fiyatları düşüşü "küresel ekonomi için iyi haber". ABD'deki teknolojiik gelişmeler sonucunda geniş petrol rezervlerinin kullanıma açılması sonucunda, petrol fiyatları üzerindeki ABD kökenli talebin azalmasının bu düşüşü getirdiği iddia ediliyor. Bu düşüşün sonucunda küresel düzeyde firma maliyetlerini azaltacağı ve bu yolla ekonomik büyüme temposunun yeniden artacağı ileri sürülüyor. 

Ancak tablo IMF'nin sunduğu kadar tek yönlü ve pozitif değil. Bu sürecin etkileri petrol ihracatçısı ve ithalatçısı ülkeler açsından değişiyor. Rusya ve Venezülla gibi ihracatçıların zor zamanlar yaşayacağı görülüyor. Ancak Suudi Arabistan'ın, petrol çıkarma maliyetleri çok düşük olduğundan, bu süreçten diğer ihracatçılar kadar çok etkilenmesi beklenmiyor. Buna karşın Avrupa Birliği, Çin, Japonya, Hindistan ve Türkiye gibi ithalatçılar açısından ilk bakışta fiyat düşüşleri maliyetleri azaltacağından pozitif etki varmış gibi görünüyor. Ancak burada da tablo göründüğü kadar net değil. 

Krizin Derinleşmesi: Deflasyon ve Resesyon Riskinin Artışı
Kısacası, petrol fiyatlarındaki düşüş IMF'nin işaret etttiğinin aksine küresel bir toparlanmanın değil, krizin derinleşmesinin bir görünümü olabilir. Bunun iki ayağı var: deflasyon ve resesyon risklerinin artışı.

Kaynak: http://goo.gl/Bf5NE2

Artan Deflasyon Riski
"İyi haber" senaryosunda petrol fiyatı düşüşünden olumlu etkilenecek ülkelerin büyük çoğunluğu aynı zamanda başka bir sorunla boğuşuyor, o da deflasyon. Başta belirttiğimiz gibi küresel krizin derinleşmesi konjonktürünün önemli bir özelliği önemli üretim üslerinde ekonomik büyüme temposunun yavaşlaması iken, diğeri de deflasyon riskinin giderek artması. Böyle bir konjonktürde fiyatların düşmesi, firmaları yatırımlarını, bireylerin tüketimlerini ertelemeye teşvik edebilir. Dolayısıyla petrol fiyatlarındaki düşüş, olumlu etkileri yanında deflasyonist riskleri daha da artırıcı etki yapabilir.

Küresel Resesyon Riskinin Artışı
Resmi tamamlamak için petrol fiyatlarının düşüşünün gerisinde yukarıda değindiğimiz arz yönlü etkilerin yanında, talepteki gelişmelere de bakmalıyız. Buna göre enerji talebinin düşmesi, ekonomik faaliyetlerin yavaşlamasının en önemli göstergelerinden biri. Enerji talebinin en büyük kısmı da petrol üretimi ile karşılanıyor. Dolayısıyla petrol fiyatlarındaki düşüş, küresel ekonomik yavaşlamanın bir ön-belirtisi olarak okunmalı. Bu bağlamda, petrol fiyatlarındaki düşüş ve ekonomik yaptırımlarla tetiklenen Rusya krizini, küresel ekonomik kriz derinleşirken ortaya çıkan semptomlardan biri olarak olarak görmek gerek.

Kısacası, Rusya krizi, 2015 için küresel toparlanma senaryosunun ne denli kırılgan olduğu ve petrol fiyatlarının düşüşü gibi küresel krizin derinleşmesinin ön-belirtilerinden birinin nelere yol açabileceğini gösterdi. 2015, bir ölçüde FED kararlarının yönüne bağlı olarak şekillenecek. Ancak genel gönümün büyük ölçüde Ocak 2014'ü anımsatıyor.