12 Ağustos 2015 Çarşamba

Çin Küresel Ekonomiyi Sarsıyor

Dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Çin'de hafta başından itibaren üst üste iki günde toplam yüzde 3.5 oranında yapılan devalüasyon, zaten kırılgan olan küresel ekonomik atmosferin daha da istikrarsızlaşmasına neden oldu. Temmuz başında Çin borsasında yaşanan çöküş sonrasında, krize karşı bir politika aracı olarak kullanılan miktarsal genişleme kervanına ABD, Japonya ve Avrupa'dan sonra Çin de katılmıştı. Ancak küresel krizin derinleşmesi yaşanırken bu önlemlerin sonuç verme olasılığı oldukça düşük.

Çin'deki Devalüasyon
Her ne kadar PBOC daha fazla devalüasyon için ekonomik bir temelin olmadığını söylese de, geçtiğimiz iki günkü devalüasyon kararında iki temel diamik rol oynadı. 

1. İhracattaki Daralma
Küresel krizin derinleşmesinin en önemli göstergelerinden biri olan dünya ticaretindeki daralma trendine paralel olarak Çin'in ihracarındaki sert düşüşler, merkez bankasını bunu önlemeye yönelik önlemler almaya itti. Bunun nedeni, Çin'deki büyümenin ihracat temelli olması. Yani ihracattaki daralma sürdüğü sürece ekonomik büyümenin yüzde 7 düzeyini bulması giderek zorlaşabilir. 

2. Olası Fed Kararları İçin Önlem
İkinci neden, Fed'in olası faiz artırımı sonrasında sermaye akımlarının yön değiştirmesine karşı önceden bir önlem almak ve bu kararın zaten sıkıntıda olan Çin ekonomisine olası olumsuz etkilerini hafifletmek olarak görünüyor.

ABD ve Avrupa'ya Etkileri
Çin'in devalüasyonunun ABD üzerindeki etkisi, zaten Çin lehine olan ticaret dengesinin daha da açılması olacaktır. Develüasyonun Avrupa'ya etkisi ise, daha da ucuzlayacak olan Çin malları ile deflasyonist eğilimlerin daha da yoğunlaşması olacaktır. 

Avrupa Hala Krizde!
Çin'deki gelişmeler dünya ekonomisini olumsuz etkilemeye devam ederken, Avrupa'daki durum hiç de iç açıcı değil. Temmuz ayında Yunanistan'daki krize odaklanan Avrupa için yapılan anlaşma sonrası Yunanistan sorunu yeniden gündeme gelmek üzere şimdilik geri plana düştü. Kasım ayında İspanya'daki seçimlerin sonuçları bu bağlamda önemli olacak. Borç sorunu etrafında yoğunlaşan bu tartışmaların yanında, son yayınlanan sanayi üretim rakamları Avrupa'da hala krizden çıkacak düzeyde bir toparlanmanın yakın gelecekte görünmediğini gösterdi. Temmuz ayında sanayi üretimi bir önceki aya göre yüzde 0.4 daraldı.


Sonuç
Çin'deki gelişmeleri, Avrupa'da bir türlü aşılamayan sıkıntıları ve emtiya piyasalarındaki düşüşleri birbirinden kopuk dinamikler olarak değil, küresel ekonomik krizin derinleşmesinin görümünleri olarak ele almak gerek. Bu görünümlere Türkiye'nin de arasında olduğu "yükselen piyasalarda" yaşanan ekonomik durgunluk eğilimlerini de eklemeliyiz. Bu tabloda önümüzde duran soru şu: Fed tüm bu olumsuzluklara rağmen faiz artırımına gidebileek mi? 

Triffin Dilemma'sı ABD için bir kere daha gündemde!


7 Temmuz 2015 Salı

Çin’de borsa çöküşü ve ihtimaller

Dünya kapitalizmi 2008 krizi sonrası dönemde merkez ülkelerin politika tepkileri nedeniyle bir süreliğine Çin, Brezilya gibi ülkelerin yüksek büyüme oranlarını deneyimledi. Devasa ekonomisiyle Çin’in performansı kapitalizmin küresel ölçekte yaşadığı depresif eğilimlerin ciddi bir özellik arz etmediği düşüncesini korumak için Dünya Bankası gibi kuruluşlar tarafından kullanıldı. ABD ekonomisindeki 2014 ve 2015’teki zayıf toparlanma sonrasında muhtemel FED faiz arttırımının “yükselen piyasa” olarak adlandırılan ülkelere sermaye girişine darbe vuracağı ve yeni çalkantıları beraberinde getirebileceği daha görünür oldu. Avro Bölgesindeki deflasyona 2012’de ertelenen Yunan borç sorununun yeniden eklenmesiyle daha şimdiden 2015 bir kriz yılı unvanını kazandı. Bütün dikkatler Brüksel’deki görüşmelere ve Syriza’nın referandumda elde ettiği desteği nasıl harcayacağına çevrilmişken, Çin’deki finansal çöküş gündeme gecikmeli olarak yerleşti.


Bu kısa değerlendirmede Çin’de son bir ayda gerçekleşen borsa çöküşü ve yansımalarını ele alacağım. Çöküşün Çin’de uzun vadede gerçekleşmekte olan kapitalistleşme sürecinin bir uzantısı olduğunu söylemek mümkün olsa da esasen son yıllarda devlet şirketlerinin egemenliğindeki borsada oluşan alım spiralinin öneminden söz etmek gerekli. Bir yandan borsanın uluslararası yatırımcılarca tercih edilen bir borsa haline gelmesi için adımlar atılırken öte yandan Komünist Parti yönetimine yakından bağlı şirketlerin hisse senetlerinde 2015’te yaşanan yükseliş hem içeriden alınan bilgilerle yapılan spekülasyonu hem de bütün bu yükselişin Çin’deki parti katmanlarını zenginleştirmesini ima ediyordu. Bu çöküşün üretime vereceği zararın önün geçmekse oldukça zor görünüyor.

7 Temmuz itibarıyla Çin borsasında 1.4 trilyon dolar değerindeki hisselerin işlemi durduruldu. Başka bir deyişle borsadaki şirketlerin dörtte birinin işlemleri askıya alındı. Haziran ortasından beri devam eden düşüşün geride kalmış olabileceği ve hisse satın almaktan ekonomiye para pompalamaya kadar çeşitli müdahale seçeneklerinin çöküşün büyümesini engelleme ihtimalinden bahsedilse de çok büyük bir çöküşten bahsediyoruz. Şangay endeksi 12 Haziran’dan bu yana % 26,9 değer kayberken Shenzen’de oran % 35’i buldu. 3 Haziran sonradında Chinext’teki düşüş oranı da % 37,4 olarak kaydedildi. Yanda bulunan ve money.cnn.com’dan aldığım grafikte görüldüğü üzere yaşanan bir balonun patlamasından ibaret görünüyor, ancak bunun yansımaları oldukça ağır olacak.

Alınan önlemler ve yakın gelecek

Çin yönetimi bu çöküş karşısında çeşitli önlemler aldı. 27 Haziran’da merkez bankası faiz oranlarını düşürerek, bankaların daha fazla kredi vermesinin önünü açtı. Aynı zamanda spekülatif hareketlerin mercek altına alındığı açıklandı. Halka arz operasyonları iptal edildi ve 4 Temmuz’da 21 aracı firmanın oluşturduğu 19,4 milyar dolarlık bir fonun hisse senetlerini satın almasına onay verildi. Aracı kuruluşlara parasal destek sağlanacağı açıklandı ve ülkenin resmi rezerv dışındaki birikimlerini simgeleyen bağımsız varlık fonu (sovereign wealth fund) aracılığıyla hisse senedi alımına başlandı. Bütün bu önlemler şimdilik çöküşü engellemekte yetersiz kaldı, bu satırlar yazılırken borsanın işlemlerine topyekun ara vermesi ciddi bir olasılık olarak konuşuluyor.

Finansal piyasalarda oluşan oynaklıklar, Çin’de borsayı ve şirketleri kurtarmaya girişmiş bir hükümet görüntüsü veriyor. Her ne kadar bu oynaklık finansa içkin istikrarsızlığa bir örnek teşkil etse de aynı zamanda Çin ekonomisinde gelecekte elde edilecek artı değer oranları ve birikim temposuna dair beklentilerin de kısmen çarpıtılmış bir resmini sunuyor. Üstelik borsa çöküşü sonunda aracı firmalara ve yatırımcılara fon sağlayan bankaların krize girmesi ve bunun uzantısı olarak Çin’de ekonomik durgunluk ve birikim temposunda düşüş ihtimali her geçen saatte güç kazanıyor. Bu olasılığı zayıflatan tek unsur ÇKP'nin çabalarına karşın borsanın işlem büyüklüğü Çin ekonomisine oranla sınırlı bir borsa olması. Ancak bu haliyle dahi, son bir aylık çöküş başka birçok gelişmenin yanısıra Dünya ekonomisindeki depresif eğilimlerin güçlenmesi anlamına geliyor. 

30 Haziran 2015 Salı

Karşılıklı Hamleler Sürüyor: Yunanistan İMF'ye Olan Borcunu Ödemedi!

30 Haziran itibariyle Yunanistan İMF'ye olan 1.5 milyar avroluk borcunu ödemedi. 30 Haziran'daki temerrüt öncesi gün içinde Syriza ve Troyka taraflarından karşılıklı hamleler geldi. Hafta sonundan itibaren yaşanan gelişmeleri 7 noktada özetledim. 

1. Erteleme talebi reddedildi: 28 Haziran'daki yazıda, referandum kararının alınmasıyla birlikte Yunan tarafının Troyka'dan 30 Haziran'da bitecek olan mevcut kurtarma planının süresinin referandum sonrasına ertelenmesini talep ettiğini belirtmiştim. Geçen iki gün boyunca Troyka bu talebi yerine getirmeyeceğini yineledi ve sonuçta 30 Haziran itibariyle Yunanistan, İMF’ye olan borcunu ödemedi.


2. Troyka desteği dondurdu: referandum kararının alınmasıyla birlikte 28’inde Yunan tarafı, Acil Likidite Desteği’nin (ELA) artırılarak sürdürülmesini talep etmişti. Avrupa Birliği Merkez Bankası bu talebi de geri çevirdi. Giderek yoğunlaşan belirsizlik ve bankaların batabileceği beklentisiyle zaten bir süredir bankalardan yoğun olarak para çekiliyordu. Bu karar sonrasında hafta sonundaki para çekme yükü bankalar üzerinde büyük bir baskı oluşturdu.

3. Sermaye kontrolleri: 29’unda Troyka’nın ELA desteğini dondurması üzerine Yunan tarafının karşı hamlesi referanuma kadar sermaye kontrollerinin uygulanmaya başlanması oldu.

4.  Troyka'dan "evet" kampanyası: 29’unda, sermaye kontrolleri ve banka tatilinin başlaması sonrasında Troyka tarafından yapılan baskılar yoğunlaştı. Troyka AB Komisyosyonu Başkanı Juncker ağzından Yunanlıları “Evet” demeye davet etti, aksi bir kararın avrodan çıkışı getireceğini belirterek üstü kapalı tehdidi sürdürdü.

5. Destek talebi ikinci kez reddedildi: 30’unda Yunan tarafı, Avrupa Birliği Merkez Bankası’ndan ELA desteği için yeniden talepte bulundu. ECB bunu geri çevirdi.



6. Syriza'dan yeni anlaşma önerisi: 30’undaki esas gelişme Tsipras ekibinin yeni bir hamle yapmasıyla gerçekleşti. Buna göre Yunan tarafı, 2008’den beri gerçekleştirilen iki kurtarma planının ardından üçüncü plan önerdiler. Yeni öneride IMF’den ziyade Avrupa İstikrar Mekanizması’nı kullanılması talep edildi. Syriza’nın geçtiğimiz hafta sunduğu ve “havlu atma” anlamına gelen paketin bir benzeri sunuldu. Ancak paketin karşılığında borçların bir miktarının silinmesi talep edildi.



7. Almanya ağırlığını koydu
: Sriza’nın önerisi üzerince olağanüstü gündemle toplanan Eurogrup’tan olumlu bir yanıt çıkmadı. Zira toplantı öncesinde Merkel, herhangi bir yeni anlaşma için referandum sonuçlarını görmek gerektiğini ilan etmişti.


Sonuçta Tsipras ekibi baştan beri izlediği stratejiyi sürdürmüş oldu. Son önerdiği anlaşmada da bir miktar borç silmesi karşılığında daraltılmış da olsa bir istikrar paketinin uygulanması taahhüdünde bulundu. Zira Yunanistan’daki mevcut koşullar altında herhangi bir istikrar paketinin uygulanabilmesi için Yunan tarafının küçük de olsa bir kazanım elde ettiği düşüncesinin yaygınlaşması gerekiyor. Aksi takdirde Tsipras ekibinin borç silmeyi içermeyen herhangi bir anlaşmayı meclisten geçirmesi pek mümkün görünmüyor. Troyka'nın borç silme konusundaki tavizsiz tavrı bu bağlamda daha da anlamlı hale geliyor. 

Syriza'nın bu son hamlesi, referandum kararının son anda alınmış bir karar olduğunu bir kez daha gösterdi. Hafta sonundan itibaren yaşanan gelişmeler 5 Temmuz'daki referanduma kadar "hayır" tarafı üzerindeki baskının giderek artacağını gösteriyor. Ancak artan baskının yanında Tsipras ekibinin yalpalamaları da “hayır” cephesini zorluyor. 

28 Haziran 2015 Pazar

Yunanistan'da Referanduma Gidilirken Sermaye Kontrolleri Başladı!

Yunanistan'da Troyka'nın dayattığı anlaşma ile devam edilip edilmeyeceği 5 Temmuz'daki tarihi referandumda belli olacak. Referandum öncesi Troyka tüm kartlarını oynayarak Syriza'nın bu kararını boşa düşürmek isteyecektir. Referandum kararından sonra Troyka tarafından Yunan seçmeni üzerinde baskı oluşturmak için iki adım atıldı.

- Bunlardan ilki, Yunan tarafının mevcut borç ödeme son tarihi olan 30 Haziran'ı referandum sonrasına erteleme talebinin reddedilmesi oldu. Böylece Yunanistan resmi olarak 30 Haziran Salı temerrüde düşmüş olacak.
- İkinci hamle, Avrupa Birliği Merkez Bankası'nın (ECB) Acil Likidite Desteği (ELA) ile ilgili kararı. Pazar günü açıklanan karara göre mevcut ELA değişmeden sürecek. Ancak bankaların batacağı beklentisiyle yoğun bir şekilde para çekme sürecinin sürdüğü bir ortamda ELA'nın değişmeden sürdürülmesinin anlamı, desteğin fiili olarak çekilmesidir. Yunan tarafının buna tepkisi banka tatili ve sermaye kontrollerinin uygulanması oldu. 29 Haziran Pazartesi itibariyle bankalar ve borsa kapalı olacak, sermaye kontrolleri referanduma kadar sürecek.




Kritik Hafta: Avro'da Kalarak İflas Mümkün Mü?
Referandum sonuçlarına göre, hayır çıkması durumunda dahi doğrudan Drahma'ya geçilemeyebilir. Avro Birliği'nde kalarak iflas etme ihtimali, Yunan Maliye Bakanı Varoufakis'in daha önce gündeme getirdiği bir konu idi. Bunun mekanizması ise Yunan hükümetince Avro'ya bağlı bir kağıt çıkarılması (IOUs - "I Owe You"un kısaltması) ve bunun ödeme aracı olarak kullanılması şeklinde gerçekleşebilir. Önümüzdeki bir haftanın nasıl geçeceği bu tip alternatiflerin gündeme gelip gelmeyeceğini de belirleyecek.

Yunanistan'da #Grexit durumuna yaklaşması, Avro Bölgesi'ni derinden etkileyecektir. Sermaye kontrollerinin ilk gününde Avrupa genelinde borsalarda düşüş ve Avro'nun değer kaybetmesi beklenebilir. Ancak ilerideki olası gelişmeleri öngörebilmek için bu hafta Portekiz, İspanya ve İtalya'yı dikkatle izlemek gerek.

Gelişmeleri izlemeyi sürdüreceğiz.


Süreçle ilgili geçen hafta yaşananlar ve referandum kararının nedenleri ile ilgili Pazar günü, Cumhuriyet Gazetesi'nden Pelin Ünker'in sorularını yanıtladım. Aşağıda bu röportajı okuyabilirsiniz.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Komşudan son manevra
Yunanistan, Avrupa Birliği (AB) ile yapılan müzakereler tıkanma noktasına gidince referandum kararı aldı. Avrupa Birliği ile yapılan müzakereler tıkanma noktasına gidince Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras, olağanüstü topladığı bakanlar kurulundan sonra yaptığı açıklamada, referandum kararı aldıklarını söyledi. Referandum 5 Temmuz’da gerçekleştirilecek. Çipras, referandum sonucu ne şekilde olursa olsun buna uyacağını söyledi. Avro Grubu Başkanı Jeroen Dijsselbloem, Brüksel’de düzenledikleri toplantı öncesi, Yunan hükümetinin kararından şaşkınlık duyduğunu söyledi.
Atina, çarşamba günü uluslararası kreditörlerin borç krizini aşabilmek için sunduğu karşı önerileri reddetmişti. Referandum kararına nasıl gelindiğini New York Üniversitesi Öğretim Üyesi Ekonomist Dr. Ümit Akçay Cumhuriyet için değerlendirdi:

Karara nasıl gelindi?
Referandum kararında üç nokta etkili. İlki, Yunan tarafının verdiği onca tavize rağmen borç silmesi yolunda herhangi bir garanti almamış olması. Geçen hafta Yunan tarafının sunduğu taslak, Syriza’nın başlangıçtaki pozisyonu açısından önemli tavizler içeriyordu. Özelleştirme, KDV artışı, emekli maaşında kesintiler gibi önlemleri içeren taslak, kemer sıkmaya devam etmeyi taahhüt etmesi bakımından Syriza’nın “havlu atması” anlamına geliyordu. Ancak kreditörler bu tavizleri görmezden geldiler. Teknik olarak kreditörlerin isteklerine çok yakın bir metin ortaya çıkmıştı ancak daha fazlası talep edildi. Yunan tarafı, tavizleri borçların kısmi olarak da olsa silinmesi karşılığında vereceğini ima ediyordu ancak kreditörler borç silmenin gündeme getirilmesine şiddetle karşı çıktı. 
İkincisi, kreditörlerin Yunan önerisi üzerinde yaptıkları düzeltmeleri, Yunan tarafını aşağılarcasına basına sızdırmaları. Görüşmeler sürerken kreditörler sürecin her aşamasında değişiklik önerilerini basına sızdırarak Yunan tarafını baskı altına almak istediler. Sonuçta bu taktik ters tepti.
Üçüncüsü, Çipras’ın, ekibinin önerdiği bu taslağı Syriza’ya kabul ettirebilse ve parlamentodan geçirebilse dahi, siyasi geleceğinin sonlanacağının neredeyse kesin olması. Referandum kararını, Syriza’nın baştan itibaren aklında olan bir stratejinin parçası değil, son anda yapılan bir manevra olarak görüyorum. Geç de olsa alınan karar doğru.

Taraflar ne istiyordu?
Yunanistan’da 2008’den itibaren çok büyük bir ekonomik daralma yaşanıyor. Gerek 2010’daki gerekse 2012’deki Troyka planları eksiksiz uygulanmasına rağmen bu gidişi durduramadı. Milli gelir 2009’a göre neredeyse yüzde 25 daraldı.
Bunun temel nedeni, başını Almanya’nın çektiği kemer sıkma koalisyonunun önerdiği politikalar. Görüşmelerde kreditörlerin önerileri bu çizginin devamı niteliğindeydi. Harcama daraltıcı önerilerle kamu maliyesinin disipline edilmesi istendi. Buna karşılık Syriza önerisi, harcama daraltıcı önlemleri de içerse de esas olarak gelir artırıcı önlemleri içeriyordu. Kilitlenme, memur ve emekli maaşları ile şirketlere konulması önerilen vergilerde yaşandı.

Tüm kozlar oynanacak
Referanduma kadar taraflar tüm kozlarını oynayacak. İlk olarak Yunan tarafı 30 Haziran’daki son borç ödeme tarihinin referandum sonrasına ertelenmesini talep edecektir. Gelecek bir hafta boyunca Troyka’nın Yunanistan’da bankalara hücum etmeyi tetikleyecek hamleler yaparak bir panik havası yaratması ve seçmen üzerinde bir baskı yapması çok muhtemel. Zaten görüşmeler sırasında hatırı sayılır miktarda para çıkışı oldu. Bunun sürmesini bekleyebiliriz. Syriza’nın referandumda “hayır” kampanyası yapacağı belli gibi. Ancak “hayır” kampanyası, sonrasında neler yapılabileceğine dair bir programla desteklenmeli.
Olası bir “hayır” kararı kabus senaryosu değil. Kabus, 2008’den beri milli gelirin dörtte birinin daralmasıyla ve çığırından çıkmış işsizlikle yaşanıyor zaten. Avro’dan çıkışı da içerecek bir alternatif programın uygulanması halindeki sosyal maliyet, Troyka programının sürdürülmesine göre rahatlıkla tercih edilebilir düzeyde.

Şimdi ne olacak?
1- Anlaşma sağlanamadığı için Yunanistan’da sermaye kontrolleri uygulamasının yarın başlama olasılığı yüksek. Bu da piyasalarda satışlara neden olacak.
2- 7.2 milyar Avro’luk yardım verilmediği için Atina, 30 Haziran’da IMF’ye 1.6 milyar Avro’luk borcunu ödeyemeyecek, ödeme tarihinin ertelenmesini isteyecek.
3- Bakanlar Kurulu referandum kararı aldı. Şimdi parlamentoda yapılacak oylamada 151 milletvekilinin onayı gerek. Referandumun geçerli sayılması için halkın yüzde 40’ının sandığa gitmesi şart.
4- Referandum kararı Syriza hükümetinin de geleceğini belirleyecek. Karara muhalefetten tepki yağarken, PASOK Partisi erken seçim talep etti.

Yunan halkı ATM'lere koştu
Yunanistan’da referandum kararı, Yunan bankalarına ilişkin sermaye kontrolleri gerçekleşeceği endişesini de beraberinde getirdi. Kararın açıklanmasıyla Yunan halkı bankalara akın etti. ATM’ler önünde uzun kuyruklar oluştu. Yunanistan’ın temerrüde düşme riskinin artması ile bankalarda yüksek düzeyde mevduat çıkışları yaşanıyor. Yunanistan Merkez Bankası mevduatların mayıs sonu itibarıyla 3.8 milyar Avro düşüşle 129.9 milyar Avro’ya gerilediğini açıkladı. Bu miktar, 11 yılın en düşük seviyesi. Mevduatlar Kasım 2014’ten bu yana yüzde 21 oranında eridi.

23 Haziran 2015 Salı

Syriza Havlu Attı!

22 Haziran günü Çipras’ın imzasıyla Troyka’ya iletilen yeni teklif Syriza’nın kendisini iktidara getiren talepleri gözardı ettiğinin ve görüşmelerin bu aşamasında resmen havlu attığının belgesi niteliğinde. Ancak bu anlaşmanın Yunan parlamentosunda geçmesi o kadar da kolay değil. Zira Troyka’nın bazı ufak tadilatlarla kabul etmesi durumunda varılacak anlaşmanın Yunan parlamentosundan geçebilmesi, ancak borçların bir kısmında yapılacak bir saç tıraşı (haircut) ile sağlanabilir. Bu hafta sonuna kadar sürecin nasıl sonlanacağını göreceğiz.


Taslak Ne Öneriyor?
Taslak, kemer sıkma tedbirlerinin sürdürülmesini öngörüyor. Bu anlamda Syriza’nın müzakereler sürecinde ilan ettiği kırmızı çizgiler ihlal edilmiş durumda. Özelleştirmeler, emek piyasası reformu ve emeklilik reformu gibi alanlarda seçim öncesi verilen sözler büyük ölçüde unutulmuş görünüyor. Bu haliyle Troyka’ya önerilen taslak büyük ölçüde Syriza’nın yönetici elitinin havlu attığını belgeler nitelikte.

Taslakta, savunma harcamalarının kısılması, kurumlar vergisinin küçük bir oranda artırılması, lüks tüketimin vergilendirilmesi, yıllık geliri 30 bin Avro üzerinde olanlardan “dayanışma” vergisi ve 500 bin Avro’dan fazla kâr eden firmalardan yüzde 12 ek vergi alınması gibi önlemleri içeriyor. Ancak bunlara rağmen, yine de yeni yaratılacak gelirin üçte ikisi KDV ve emeklilik reformu gibi emekçileri yakından ilgilendiren alanlardan gelecek.


Kaynak: http://s.kathimerini.gr/resources/article-files/protasi--2.pdf 


Sola Kapalı Neoliberal Avrupa
Buraya nasıl gelindiği üzerine farklı açıklamalar yapılacaktır. Bunlardan biri Syriza’nın yürüttüğü müzakere siyasetindeki hatalardır. Zira süreci büyük ölçüde görüşmeci ekonomi kurmaylarının kabiliyetine bırakmak yerine, teknik müzakereleri politikleştirip, Avrupa genelinde emekçilerin kaderlerini değiştirebilecek bir süreç olarak örgütlemek için daha fazla çaba gösterilebilirdi. Ancak mesele basit taktiksel hatalar düzeyinin ötesinde. 

Syriza'nın bu mağlubiyeti, mevcut Avrupa sisteminin sola kapalı olduğunu tescilledi ve 2008 krizi ile iflas ettiği ortada olan neoliberal projenin daha da derinleştirilerek uygulandığını ortaya koydu. C. Lapavitsas, Syriza’nın bugünkü manifestosunun, tarihsel olarak 30 yıl önceki Pasok’tan bile geri düzeyde olduğunu vurguluyor. Tüm bu mutedil yanlarına rağmen Syriza'nın taleplerinin Alman sermayesi tarafından reddedilmesi ve sonrasında da havlu atmaya zorlanması, Brüksel'de neoliberal bağnazlık dışında herhangi bir seçeneğin kabul görmediğini ortaya koydu. Bu anlamda Syriza üzerine uygulanan baskı muazzam düzeydeydi.


Sonrası
Yunan parlamentosu tarafından kurulan Borç Hakikat Komitesi, ülkelere verilen borçların, o ülkelerdeki insanların hayatlarını kötüleştirici, sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi haklarını aşındırıcı koşullar içermesi durumunda bunun gayrı meşru olarak değerlendirilebileceğini savunuyor. Ancak Syriza’nın ekonomi yönetimi ve görüşmeci kadrosunun böyle düşünmediği açık. Bu hafta içinde Syriza’nın önerdiği bu teklifin AB organlarınca değerlendirilmesi sonrasında bir anlaşmaya varılması beklenebilir. Her ne kadar Troyka’nın dayatmalarını yerine getirse de, teknik değerlendirme sonrasında Syriza’nın önerilerini yetersiz bulan ve bazı kalemlerde kemer sıkmanın artırılmasını isteyen burun sürtme yönündeki talepler listesiyle karşılaşabiliriz.

Ancak bu aşamadan sonra anlaşmanın uygulanabilir olmasını sağlayacak olan mevcut borçlarda yapılacak olası bir “saç tıraşı” (haircut). Verdiği tavizler sonucunda Pasok'laşma yolunda hızla ilerleyen Syriza yönetici ekibi, bu anlaşmayı partiye kabul ettirebilmek ve sonrasında da parlamentodan geçirebilmek için Troyka’dan bir miktar da olsa borç silme garantisi koparması gerek. Aksi takdirde bu anlaşmanın parlamentodan geçmesi pek mümkün görünmüyor.


Ocak sonunda Syriza iktidara geldiğinde, olası en kötü senaryonun Syriza’nın iktidara geldikten sonra ana-akımlaşarak yükselen toplumsal muhalefeti soğurmanın bir aracı haline gelmesi  olacağına işaret etmiştim. Ki bunun dolaysız sonucu ırkçı parti Altın Şafak’ın daha da güçlenmesi olacaktır. Syriza deneyimi, çok kısa bir sürede parti yöneticilerinin elinde bu olumsuz senaryonun hayata geçmesi yönünde ilerledi. Bu süreci durdurabilecek tek güç, Syriza’yı iktidara taşıyan sosyal hareketlerin yeniden sürece müdahil olmasıdır.

3 Haziran 2015 Çarşamba

Çanlar Syriza için çalıyor!

Syriza iktidara geldikten sonra Şubat ayı sonunda süresi dolacak paketle ilgili görüşmelere girişip dört aylık bir uzatma kopardı. Ancak bu girişim aynı zamanda Syriza yönetiminde daha radikal adımlar atmak ve Troyka’ya (Avrupa Merkez Bankası – AMB, Avrupa Komisyonu ve IMF) karşı kararlı bir duruş sergilemek konusundaki çekimserliği de gösterdi. Anlaşma ile Syriza hükümeti acil önlemler olarak benimsediği bazı uygulamalar için şans yakalarken, birikmiş borcun çevrimi ve ödenmesi için kullanılacak araçlar ve alınacak önlemler konusunda temel anlaşmazlıklar devam etti.


Hatırlamak gerekirse 2012’deki borç takası ile toplam borcun yaklaşık yarısının silinmesine ve krizin 2009 sonunda ortaya çıkışından sonra yaklaşık beş yıl boyunca takip edilen kemer sıkma politikalarına karşın Yunan borç oranlarında bir azalma gerçekleşmedi. Bunun nedeni GSYH’nin sürekli azalması başka bir deyişle Yunan ekonomisindeki küçülmeydi. Emek maliyetlerindeki düşüşe karşın Yunanistan’a verilen kredi üretken yatırıma değil borcun çevrilmesine ve bankaların ayakta tutulmasına yarıyordu. 2015 başında 323 milyar avroluk toplamıyla Yunan borcu hem büyük bir baş ağrısı oluşturuyordu hem de borcun dörtte üçünden fazlası Avrupa Finansal İstikrar Fonu, IMF ve Avrupa Merkez Bankası’na olduğu için herhangi bir borç silme işlemi doğrudan “resmi sektör” olarak da adlandırılan bu kurumların kayıplara uğraması anlamına gelecekti.

Şubat ayından bu yana aralıklarla devam eden Syriza-Troyka çekişmesinde Syriza giderek zemin kaybetti. Bunda AMB’nin elindeki bütün olanakları Syriza hükümetini yıpratmak için kullanmasının da etkisi bulunuyor. Şubat ayında AMB Yunan bankalarının teminat olarak Yunan bonolarını kullanmasına olanak sunan ayrıcalığı kaldırdı. Bir Avrupa borç konferansı toplamak için yeterli destek edinemeyen Syriza’dan yükselen şantaj suçlamalarını reddeden Mario Draghi ve AMB takip eden aylar boyunca Yunan bankalarına doğrudan destek sunmayarak Acil Likidite Destek Programı ile bunların daha yüksek faizle Yunan Merkez Bankası’ndan borçlanmasını sağladı ve bankaların ne kadar borçlanabileceğini üst sınırla belirledi. Tsipras’ın deyimiyle boyunlarındaki ilmeği tutan AMB karşısında borç ödemelerini askıya alma planı oluşturmayan Syriza merkezi giderek kemer sıkma programına itirazlarını azalttı, kamu gelirlerinin (özelleştirmeler, vergi düzenlemeleri vb. yoluyla) arttırılması ve faiz dışı fazla verilmesi konusunda tavizler verebileceğini belirtti. Verilen tavizlerin Avro bölgesinde kalmak uğruna Syriza programının (Troyka’nın önerdiği düzlemde emek piyasası reformu, sosyal kesintiler ve devlet yapılandırması vb. aracılığıyla) tasfiyesine uzandığını 3 Haziran’da başlayan görüşmeler öncesinde Fransız Le Monde gazetesi üzerinden Avrupa Kamuoyuna şikayette bulunan Tsipras’tan öğrenme fırsatı yakaladık. İronik olan nokta bu tavizler aracılığıyla hedeflenenlere (sürdürülebilir borç ve büyüme) öngörülen faiz dışı bütçe fazlasıyla ulaşmanın dahi pek mümkün olmaması.

Bile bile lades mi?

Borç sürdürülebilirliği için referans oluşturan temel unsurlar faiz dışı bütçe fazlası (s), büyüme oranı (y), reel efektif faiz oranı (r) ve borcun GSYH’ye oranı (d) (Elbette stok-akım uyarlaması ve parasal tabanın etkisinden de söz edilebilir ama basitleştirilmiş ve çokça kullanılan formüle bakılırsa bu dört oranın kullanıldığını söylemek mümkündür. Borcun aynı oranda kalması için minimum faiz dışı bütçe/GSYH oranı olarak s=[(r-y)/(1+y)].d).[i]Buna göre yüksek büyüme oranlarının görülmediği ve borç/GSYH oranının yüksek olduğu bir ekonomide çevrilebilirlik açısından temel gösterge faiz dışı bütçe fazlası haline geliyor.

Deflasyonist bir ortamda, ekonomisi kriz sonrasında ilk defa 2014 son çeyreğinde 0,3’lük büyüme gösteren Yunanistan için bir egzersiz yapılacak olursa durumun vehameti anlaşılabilir. Borç/GSYH oranı % 180’e yaklaşmış Yunanistan’ın iyimser bir tahminle % 1 büyüdüğünü ve beklentiler doğrultusunda reel efektif faiz oranının% 4 olduğunu düşünelim. Buna göre 2015 yılında Yunanistan’ın borç/GSYH oranının yerinde sayması için gereken faiz dışı bütçe fazlası oranı % 5 civarında. Bu yazı yazıldığı sırada ilk günü geride kalan görüşmelerde Syriza temsilcilerinin oranın 2015 için % 1 olmasına uğraştığı belirtiliyordu.

Bu rakamların gösterdiği üzere büyüme oranlarında yakın dönemde radikal değişiklikler beklenemeyeceği için reformist bir çıkış dahi borcun kısmen silinmesinde yatıyor. Ancak bunun da ötesinde sorunlu olan unsur sürekli kemer sıkma gereğini gündemde tutan “fazla verme” ve “geliri arttırma” söylemiyle çatılmış çerçevenin içine Syriza’nın kendini hapsetmesi. Borcun yapılandırılması ve hatta kısmen silinmesi gibi unsurların siyasi gündemden dışarıya atılması. Bu politik tercihler Tsipras’ın balkon konuşmasının tam tersine Avro Bölgesi’nde her şeyin eskisi gibi devam edebileceği düşüncesinin sadece Avrupa Komisyonu Başkanı Juncker’de değil Tsipras ve Varoufakis açısından da gücünü koruduğunu gösteriyor.

Son düzlük

Yunanistan 2015 içinde vadesi dolan 30 milyar avro değerindeki borcu bir yapılandırma ya da yeni kredi almadan ödeyebilecek durumda değil. Mevduat tabanını yitirmekte olan bankaların AMB’nin dayattığı koşullarda yatırım için kredi sunması da olanaksız. Troyka son derece bilinçli bir şekilde elindeki cephaneliği kullanarak Syriza’yı programından vazgeçme ve teslim olma aşamasına getirmiş durumda. Son görüşmeler devam ederken Varoufakis açıklama yapmadan uyuyamayacağını belirten Yunan tweeter kullanıcısına yatağa gitmesini salık veren bakanın tavrı genel olarak Syriza merkezinin tavrını simgeliyor. 

Aklıselim davranırlarsa Troyka ile anlaşacaklarını düşünen Syriza merkezine karşı parti dümeninin Sol Platform tarafından ters istikamete kırılması gerçekleşmezse önümüzdeki günlerde iki ihtimal gündeme gelecek: Anlaşma sağlayamayan Syriza yeniden destek toplamak için yıpranmış merkeziyle erken seçimi gündeme getirecek ya da anlaşma sonrası Troyka’nın isteklerini yeniden paketleyerek halka sunmaya çalışacak. Bankaların kamulaştırılması ve Avro bölgesinden çıkışın köşe taşlarını oluşturduğu Troyka’ya karşı bir programın süreç içinde Syriza’da hakim hale gelmemesi partinin parçalanmasını da barındıran büyük bir yenilgiye yol açabilir görünüyor.






[i] Formül ve ilgili tartışma için yakın dönemli bir çalışma olarak bkz. Sotiropoulos, D., Milios, J. ve Lapatsioras, S. (2014) “An Outline of a Progressive Resolution to the Euro-Area Sovereign Debt Overhang: How a Five Year Suspension of the Debt Burden Could Overthrow Austerity”, Levy Economics Institute, Working paper no 819, Annandale-on-Hudson, NY

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Küresel Krizin Gelişimi, 2014 Dönemeci ve 2015 İçin Gözlemler


2008 yılında patlak veren küresel kriz henüz sonlanmış değil. Hatta etkileri derinleşerek sürüyor. Bu kısa değerlendirmede, küresel krizin kökenlerini ve derinleşmesini, 2014’teki gelişmelerin ışığında ele aldım. Ardından da küresel düzeyde 2015’e kalan çözümlenememiş sorunlara işaret ederek, Türkiye’de Haziran 2015’te yapılacak parlamento seçimleri öncesi Türkiye ekonomisinin genel durumu üzerine gözlemlerime yer verdim. [1]

Küresel krizin kökenleri
15 Eylül 2008’de ABD’de Lehman Brothers’ın iflası açıklandığında, aynı zamanda kapitalizmin tarihinin dördüncü büyük krizinin başladığı da ilan edilmiş oldu. Kriz patlak verdiğinde, nedenleri üzerine üç farklı düzeylerde açıklamalar getirildi: Yapısal dinamikler, kurumsal düzenlemeler ve ekonomi politikası tercihleri.[2] Hem küresel krizin kökenlerini hem de güncel gelişimini anlamak için bu üç düzeyde yaşanan gelişmeleri beraber ele almamız gerekiyor.
2008 krizinin kökenlerini yapısal dinamiklerde arayan yaklaşımlar genellikle Marksist gelenek içinde yer alıyor. Buna göre, 1970’li yıllara gelindiğinde, kar oranlarındaki düşme eğilimi sonucunda ortaya çıkan kriz, gerek devlet-toplum ilişkilerinde gerekse ana akım ekonomi politikası paradigmasında önemli değişiklikleri tetikledi. Neolibealizm olarak özetlenen politika paketi, firma karlılıklarının yeniden restore edilmesi amacıyla tasarlandı. Bu paketin özünde ise emek hareketinin ve sendikaların ekonomik, siyasi ve toplumsal güçlerini kırmak yatıyordu. Emek hareketinin güçsüzleştirilmesine ve örgütlenme kapasitesinin daraltılmasına dayanan bu programa, üretim organizasyonunun esnekleştirilmesi ve uluslararasılaşması süreçleri eşlik etti. Devletin dönüşümü ve yeni sağ siyasetin yükselişi bu dönemin siyasi yönünü oluşturuyordu.


 Neoliberal paketin uygulanması sürecinde merkez ülkeler açısından iki eğilim daha belirgin hale gelmeye başladı: finansallaşma ve sanayisizleşme. Bunlardan ilki, öncelikle ABD’de, ardından da diğer merkez ülkelerde finans sektöründeki firmaların karlarının sanayi sektöründekilere göre daha hızlı artmasıydı. Esasında bu firma yapılarına bakıldığında şirketlerin tek bir sektöre odaklanmak yerine hem finans hem üretim alanında bulunduklarını görebiliriz. Ancak her iki sektörde faaliyet gösteren firmaların toplam karlarında da finans sektörünün payı giderek artmaya başladı.[3]
İkinci kritik gelişme, geleneksel üretim üslerinin arasındaki rekabetin yoğunlaşması oldu.[4]ABD’nin tartışmasız üstünlüğündeki otomotiv ya da elektronik gibi sektörlere sert bir rekabetle giren Japon ve Alman firmaları, ABD pazarına hızla girş yaptı. Bunun dışında, artan uluslararası rekabet sonucunda maliyetleri düşürmek amacıyla ABD kökenli firmalar üretimlerini emek maliyeti ucuz ve altyapısı güçlü ülkelere kaydırmaya başladı. Dolayısıyla merkez ülkeler açısından artan rekabet ve finansallaşma, sanayisizleşme ile beraber gelişen bir dinamik biçimini aldı.
Yapısal düzeyde yaşanan bu değişimlerin yansımalarını kurumsal düzeyde de izlemek mümkün. Kurumsal düzeydeki en önemli gelişme sermaye hareketlerinin dünya genelinde serbestleştirilmesi ve merkez ülkelerde finans alanında var olan düzenlemelerin yavaş yavaş ortadan kaldırılması oldu. Bu kurumsal dönüşümün ardında, sendikalar ya da devlet gibi dışsal unsurlar tarafından müdahale edilmediğinde, piyasaların kendi kendine dengeye geleceği ve istikrarlı bir ekonomik büyümenin sağlayacağı inancı vardı.[5]
Kendi kendine işleyen piyasaların tüm toplum için en iyi sonuç vereceği inancının en kuvvetli olduğu yer ABD idi. Bunda ABD’deki finans sektörünün dünya genelinde en büyük ve kuvvetli güç olması yanı sıra, kredi genişlemesine yani borçlanmaya dayanan tüketimin desteklenmesi amacı da önemli rol oynadı. Kredi genişlemesi, sadece ekonomik büyümeyi uyardığı için değil, aynı zamanda siyasi desteğe de tahvil edilebilmesi nedeniyle sistematik bir devlet politikası haline geldi ve bunun önündeki engeller yavaş yavaş ortadan kalktı. 1980’ler ve 1990’larda aşamalı olarak geçekleşen deregülasyon hamleleri 1999’da Glass-Steagall yasasının kaldırılması ile taçlandırıldı.[6] 1990’ların sonralarında oluşan Yeni Finansal Mimari (YFM) bu zeminin üzerine yükselmişti.


 YFM’nin özünü, ABD’deki yoksulların finans sistemine içerilmesi oluşturuyordu.[7]Finansal içerilme ağırlıklı olarak konut sektörü aracılığıyla gerçekleşti. YFM’nin oluşumunda finansal inovasyon ve menkul kıymetleştirme mekanizmaları da önemli rol oynadı. Bu mekanizmalar aracılığıyla farklı vadeli ve farklı büyüklüklerdeki borçlar bir havuzda toplandı, yeniden dilimlendirildi ve bunlara dayanan yeni menkul kıymetler piyasaya sürüldü. Bu işlemlerin gerçekleşmesi, resmi bankacılık sistemi yanında gelişen ancak bankacılık sisteminin tabii olduğu düzenlemelerin dışında işleyen bir gölge bankacılık sisteminin gelişimi sayesinde hızlandı. YFM’nin önemli bir bileşeni kredi değerlendirme kuruluşlarıydı. Varlığa dayalı menkul kıymetlerin, özellikle emeklilik fonları ve kurumsal yatırımcılar gibi büyük oyuncular tarafından satın alınmasını mümkün kılan, menkul kıymeştirilmiş bu varlıkların güvenilir olduğunun tescil edilmesiydi. YFM’nin son ayağını sigorta şirketleri oluşturuyordu. Sigorta şirketleri, kredi derecelendirme kuruluşları tarafından değerlendirilen varlıkların batması durumunda sigorta işlevi görecek yeni tip türev ürünler geliştirdiler. Böylelikle neredeyse iflas riskinin olmadığına inanılan bir sistem tamamlanmış oldu.
YFM, finansal inovasyon ve menkul kıymetleştirme mekanizmaları kadar, yeni geliştirilen risk yönetimi tekniklerine de dayanıyordu.[8]Buna göre tek bir finans kuruluşu üzerindeki risklerin parçalanarak finans sisteminin diğer unsurları tarafından satın alınabilir hale getirilmesi ve böylelikle iflas riskinin dağıtılması, yeni risk yönetim tekniklerinin önemli bir uygulamasıydı. Ancak bu aynı zamanda YFM’nin çöküşünü hazırlayan “sistemik risk”in de temelini oluşturdu. Son olarak, YFM’nin oluşmasını mümkün kılan bir diğer unsur ise, 2000’li yıllarda krize kadar gelen süreçte faiz oranlarının düşük tutulmasıydı. 2000’lerin başında FED, hem resesyondan çıkmak hem de 11 Eylül’ün ekonomik sarsıntısını atlatmak için faiz oranlarını hızla düşürdüğünde, 1990’lar boyunca oluşan YFM’nin hızla gelişmesi için uygun ortam yaratılmış oldu.
ABD kökenli krizin Avrupa’ya ulaşması çok zaman almadı. Zira 1990’larda YFM aynı zamanda uluslararası düzeyde de kurulmuştu. Ancak uluslararası finansal bütünleşme düzeyinin artması, sistemin bir noktasında ortaya çıkan bir sorunun diğer noktalara sıçraması da kolaylaşıyordu. ABD’de çöken finansal sistemden ilk olarak burada yatırım yapmış olan Avrupa kökenli bankalar ve emeklilik fonları gibi kurumsal yatırımları yönlendiren şirketler etkilendi. Ancak krizin bu şirketlerin finans sisteminin tümden çöküşünü tetiklemesini engellemek için devletler devreye girdi ve bu firmaların borçları devlet tarafından üstlenilerek, kamu borcu hanesine yazıldı. Avrupa krizinin esas başlangıcı bundan sonra gerçekleşti. Kriz Avrupa’ya ulaştığında ölçek büyümüş ve firma iflaslarından devletlerin iflasları aşamasına geçilmişti. İlk örneği İzlanda’da başladı ama Avrupa krizinde fitili ateşleyen Yunanistan oldu.

Küresel Krizin Derinleşmesi ve 2014 Dönemeci
2014 yılına gelindiğinde, özellikle “yükselen piyasalar” olarak tanımlanan ülkelerin de etki alanına girmesiyle birlikte 2008’de başlayan küresel krizin coğrafi olarak dünyaya yayılması süreci tamamlanmış oldu. 2014, aynı zamanda küresel krizin derinleşmesi doğrultusundaki sinyallerin de güçlendiği bir yıl oldu. Küresel krizin derinleşmesinin en önemli göstergesi, dünya genelindeki önemli üretim üslerindeki ekonomik büyüme temposunun yavaşlamaya başlamasıydı. 2010’dan beri süren Çin’deki ekonomik büyüme istikrarlı bir şekilde yavaşlıyordu, 2014’te bu yavaşlamanın süreceği netleşti. Çin’e benzer bir şekilde, bir diğer önemli üretim üssü olan Almanya’daki ekonomik büyüme de 2010’dan beri aralıksız olarak azalmakta.[9] 2014, Avrupa genelinde ve Japonya’da da ekonomik büyümenin neredeyse resesyon sınırına geldiği, buna ek olarak gelişmekte olan ülkelerde de genel olarak ekonomik büyüme temposunun düştüğü bir yıl oldu. Büyüme temposunun düşmesi eğilimi dışında iki önemli gelişme daha 2014’e damgasını vurdu. Bunlardan ilki ABD’deki ılımlı toparlanmaya paralel olarak FED’in miktarsal genişleme politikasını sonlandırması, ikincisi de petrol fiyatlarında yaşanan sert düşüş idi.



Fed Kararları
ABD ekonomisindeki ılımlı toparlanma ve işsizlik rakamlarının kriz öncesi seviyeye gerilemesi üzerine FED 2014 yılı boyunca aşamalı olarak miktarsal genişleme programının sonlandırılması yönünde adımlar attı. ABD’deki toparlanmanın temel özelliklerinden biri, kriz sürecinde -zaten oldukça esnek olan- emek piyasalarının daha da esnekleştirilmesi idi. Bunun sonucunda gerçekleşen ekonomik canlanmadan zenginler faydalanırken, çalışan sınıflar reel ücret kayıplarını telafi edemediler. İşsizlik oranının azalması, artan ekonomik aktivitenin önemli göstergelerinden biri idi. Ancak işsizliğin azalmasına, emek piyasaasına katılım oranının düşmesi eşlik etti.
ABD büyümesiyle ilgili en önemli gelişme, büyümenin kredi artışına dayanmasıydı. Tıpkı 2000’lerin başında olduğu gibi faizlerin düşüklüğü, krizden güçlenerek çıkan YFM için uyarıcı bir işlev gördü ve kredi genişlemesi yani artan borçluluk, ABD toparlanmasının temel ögesi oldu. Ancak emek piyasalarının daha da esnekleştirilmesi ya da büyümenin borçlanmaya dayanarak gerçekleşiyor olması, niceliksel trendleri ölçen işsizlik ya da ekonomik büyüme gibi göstergeler açısından önemli değildi. Günün sonunda, bu göstergelere göre hareket eden FED 2008’den itibaren sürdürdüğü miktarsal genişleme programını aşamalı olarak sonlandırdı ve 2015 içinde faiz artırımına başlayabileceğini ilan etti.
2014’ün Ocak ayında FED açıklamaları sonrası yaşanan gelişmeler gelişmeler, FED’in faiz artırılımı gündemine alacağı 2015’in ikinci yarısı için de yol gösterici olabilir. FED miktarsal genişleme stratejisi dahilinde gerekleştirdiği varlık alımını Ocak 2014’ten itibaren 10 milyar dolar azaltmaya başlayacağını ilan etmişti. Bu haber üzerine, özellikle Türkiye, Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelerden büyük miktarlarda para çıkışı gerçekleşti ve uluslararası fonlar ABD piyasalarına giriş yaptı. Bu sürecin etkisi her bir ülkeye farklı bir şekilde yansısa da, ortak yön enflasyonun ve faizlerin aynı anda artmaya başlaması ve ekonomik büyümenin tempo kaybetmesi idi.

Petrol Fiyatı
Küresel krizin 2014 dönemecine damgasını vuran ikinci önemli gelişme, yılın ikinci yarısında gerçekleşen petrol fiyatlarındaki sert düşüş idi. Petrol fiyatı Temmuz ile Aralık 2014 arasında yüzde 50’ye yakın düştü. IMF, petrol fiyatlarındaki düşüşün dünya ekonomisinin büyümesine 0.3 ile 0.7 arasında katkı yapabileceğini ilan etti ve bu düşüşün dünya genelinde ekonomik toparlanmayı hızlandırabilecek bir “iyi haber” olduğunu ileri sürdü.[10] Ancak petrol fiyatlarındaki düşüş, eğer küresel krizin derinleşmesinin bir göstergesi ise, bu IMF’in işaret ettiği gibi “iyi” değil “kötü” bir haber olarak yorumlanabilir. Buna ek olarak, her ne kadar petrol ithal eden ülkeler için fiyat düşüşü, maliyetleri azaltıcı etki yapacağı için olumlu olsa da, bu etki tek yönlü olmayabilir. Örneğin ABD’de olduğu gibi enerji firmalarının kayıpları, finansal sistemi zorlayacak denli büyük olursa, Ocak 2015 başında ilk emarelerini görmeye başladığımız ancak zamanla gelişebileeck beklenmeyen bir panik hareketini tetikleyebilir.[11]
Petrol fiyatları konusunda daha ilginç olan, talepteki daralmaya paralel bir arz azalması gerçekleşmemesi. Daha açık bir ifadeyle, küresel krizin derinleşmesinin etkilerini petrol talebinin azalmasından izleyebiliyoruz. Beklenilen, talep daralmasına karşı OPEC üyesi ülkelerin petrol üretimlerini kısmaları idi. Geçtiğimiz Ekim ayında yapılan toplantıda beklenenin aksine fiyat düşmesine rağmen petrol arzının daraltılmasına yönelik bir kara alınmadı. Hatta Rusya ve Irak’ta petrol üretimi tarihi seviyelere ulaştı.[12]
Bu verilerden hareketle fiyat düşüşünü pür ekonomik düzeyde gerçekleşen bir hareketten çok, farklı aktörlerin güttükleri farklı stratejilerin bir sonucu olarak görmek gerekir. Aktörlerin stratejileri konusu açıkdığında ilk akla gelen ve en yaygın bir şekilde dile getirilen ABD’nin, tehdit olarak gördüğü ülkeleri cezalandırmak için geliştirdiği inisiyatifin bir parçası olarak petrol fiyatlarını düşürdüğüdür.[13] Her ne kadar sonuçları itibariyle değerlendirildiğinde bu görüşün geçerli olabileceği izlenimi uyansa da, süreçteki neden sonuç zincirini takip edildiğinde, petrol fiyatlarındaki bu denli büyük bir harekete tek başına ABD’nin izlediği politika tercihlerinin neden olduğunu ileri sürmek zordur. Zira süreçte önemli aktörlerden biri olan Suudi Arabistan’ın, maliyet avantajı nedeniyle çok daha düşük bir petrol fiyatında dahi karlılığına devam edebilecek olması, fiyat düşüşlerinin tüm petrol üreticisi ülkeler açısından aynı etkiyi yapmayacağını gösteriyor.

2014’ün Lokal Krizleri
Son olarak 2014’te dört ülke ekonomisinin daha irili ufaklı ekonomik sarsıntı geçirdiğini not etmeliyiz. 2014’ün Haziran sonuna gelindiğinde Bulgar finans sisteminin dördüncü büyük bankasının batması üzerine başlayan finansal panik, Avrupa Komisyonu tarafından sağlanan 2.3 milyar avroluk bir destekle durdurulabildi. Brüksel’deki teknokratlar, Bulgaristan’daki sorunun “izole” bir gelişme olduğunu ileri sürse de, finansal sistemin bütünleşik yapısı nedeniyle kriz endişeleri yeniden canlanmış oldu.[14] Henüz Bulgaristan çalkantısının etkisi geçmemişken, Temmuz ayının ilk yarısında bu sefer Portekiz’in en büyük bankasının borsadaki işlemleri durduruldu ve merkez bankası sürece müdahale etmek zorunda kaldı. İşin garibi, Portekiz’deki bankacılık sistemi ve genel olarak ekonomi 2011’den beri fiili olarak IMF programları tarafından yönetiliyordu. Portekiz krizinin gösterdiği, 2014’e gelindiğinde Avrupa’nın genelinde uygulanan kemer sıkma politikalarının iflas etmiş olduğu idi.[15]
2014’ün Ağustos ayında ise Arjantin hükümeti ile uluslararası hedge fon yöneticilerinin yaptığı borç yapılandırma görüşmeleri sonuçsuz kalınca hükümet borçlarının bir kısmını ödemeyeceğini ilan etti.[16]Son olarak 2014’ün Aralık ayında Rus rublesinin sert değer kaybına yol açan sermaye hareketleri, Rus ekonomisinin büyük bir sıkıntıda olduğunun işaretiydi. Kamu gelirlerinin yarısını, ihracatın da üçte ikisini petrol ve gaz satışından elde eden bir ülke için, kuşkusuz yaşanan ekonomik sıkıntının en önemli nedeni petrol fiyatlarındaki düşüş idi. Batı’nın Ukrayna konusu ile ilgili koyduğu yaptırımlar zaten Rus ekonomisini zorlamaya başlamıştı. Ancak ekonomik büyümenin iyice yavaşladığı bir ortamda petrol fiyatları düşüşü, ekonominin küçüleceği beklentilerini artıırdı ve sermaye çıkışları süreci daha da kötüleştirdi.[17]

2015’e Kalan Çözülmemiş Sorunlar
2015 yılı için uluslararası ekonomik kurumlar tarafından yapılan tahminlere bakarak, önümüzdeki yıl için de 2014 dönemeciyle belirginleşen ana trendlerin devam edeceğini öngörebiliriz. Bunun anlamı küresel krizin etkilerinin derinleşerek süreceğidir. Avrupa Birliği Merkez Bankası’ndan gelen, krizden çıkmak için ne gerekiyorsa yapılacağı yönündeki açıklamaya rağmen[18], çoktan deflasyon ve resesyonun eşiğinde olan Avrupa ekonomileri için 2015 pek umut verici bir yıl olarak görülmüyor. Buna ek olarak Yunanistan’daki erken seçim kararı sonrasında, 25 Ocak’ta yapılacak parlamento seçimlerde kemer sıkma politikalarına karşı olduğunu ilan eden radikal sol parti Syriza’nın olası iktidarı, Avrupa’da krizin gidişatı açısından yeni bir kırılmaya işaret edebilir.[19]
Alman sermayesinin başını çektiği iktidar bloğunun formüle ettiği kemer sıkma politikaları sonucunda ekonomik durgunluğun eşiğine gelen Avrupa ekonomilerine ek olarak doğuda Çin’den gelen haberler de 2015’in parlak bir yıl olmayacağını ortaya koyuyor. Uzun yıllardır süren yüksek büyüme temposu 2007’de kırılan ancak 2010’dan sonra istikrarlı bir tempo azalışı sürecine giren Çin’de 2015 için yüzde 7 civarında bir ekonomik büyüme bekleniyor.[20]Japonya’daki beklentiler ise daha çok Avrupa’dakilere paralellikler gösteriyor. Son olarak, dünyanın diğer coğrafyalarından farklı olarak ABD'nin ekonomik büyüme trendini sürdürmesi bekleniyor ancak bu, 2008 krizinin etkilerinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Yukarıda işaret edildiği gibi, ABD ekonomisi açısından en önemli risk, düşük faiz oranları ile çalışan YFM’nin faiz artışı ortamına sorunsuz uyum sağlayıp sağlayamayacağı konusu.
Uluslararası fon çıkışları sonrası faizleri yükseltmek zorunda kalan ülkeler için büyüme oranının giderek daha da yavaşlamaya başlaması, 2014 dönemecinin önemli bir parçasıydı. Dolayısıyla Ocak 2014’te yaşananlar, 2015 veya sonrasında FED’in alacağı bir faiz artırımı kararının etkilerinin neler olabileceğini göstermiş oldu. Görünen en önemli etki, küresel düzeyde değerlenmek için yüksek getiri arrayan fonların ABD’ye geri dönmeye başlayacağı ve bunun sonucunda piyasasından para çıkışı olan ülkelerde ekonomik büyüme temposunun daha da düşeceğidir. Dolayısıyla 2014’te küçük bir provasını gördüğümüz gelişmeler, özellikle 2015’in ikinci yarısından sonrası için küresel krizin gelişeceği alanları da işaret etmektedir.


2015 açısından takip edilmesi gereken bir diğer gelişme, Çin’in Rusya’daki kriz sonrasında yaptığı kurtarma paketi önerisinin ileride başka ülkeler için de tekrarlanıp tekrarlanmayacağıdır.[21] Gerçekten de Çin’in yaptığı bu öneri basit bir döviz takası değildi, öneri dünya genelinde son borç verme mercii işlevi yürüten IMF gibi bir kurumun işlevlerini ikame edecek nitelikteydi.[22]Çin’in Arjantin ve Venezuela ile yaptığı benzer anlaşmalar da göz önüne alındığında, enerji kaynakları açısından zengin olan Rusya’nın ekonomik sıkıntılarını Çin desteği ile aşması durumunda, hem dünyada dolar hakimiyeti dışında gelişen ekonomik alan daha da büyümüş olacak, hem de 1945 sonrası ABD öncülüğünde kurulmuş olan Bretton Woods sistemine alternatif bir finansal sistemin ilk belirtileri uç vermiş olacak.[23] 2015’te ABD hegemonyasının gerilemesini beklemek gerçekçi bir yaklaşım değil. Ancak Çin’in uluslararası finans sistemine verdiği sinyaller, önümüzdeki dönemde ABD hegemonyası içindeki çatlakların arasının biraz daha açılabileceğe işaret ediyor.

2015’te Türkiye Ekonomisi: AKP’nin Talihi Sürüyor!
Türkiye ekonomisi için 2008 krizi sonrası dönem, küresel krizin gelişiminin izlerinin takip edilebileceği bir süreç olarak gerçekleşti. Krizin hemen ertesinde yabancı sermaye girişi sayesinde gerçekleşen rekor ekonomik büyüme rakamlarından sonra 2012’den itibaren ekonomik büyüme temposu hız kaybetmeye başladı. Kriz sonrasında uygulamaya konulan program, inşaat ve enerji sektörlerine dayanıyor ve iç pazarın olanaklarını daha geniş bir şekilde kullanmayı hedefliyordu. Bunu mümkün kılacak makro ekonomik çerçeve ise faiz oranlarının düşürülmesi sayesinde gerçekleşebildi. Faizin düşürülmesi sayesinde gerçekleşen kredi genişlemesi, kriz sonrası ekonomik büyümenin motoru oldu. 


 Ancak bu politika iki temel sorunla karşılaştı. Sorunlardan ilki, FED’in krizden çıkış için uyguladığı genişleme politikası nedeniyle sermaye girişlerinin bol olduğu bir dönemde faizler düşürülebiliyor, ancak faiz oranlarının düşük tutulması durumunda artan kredi genişlemesi, aynı zamanda finansal istikrarı tehdit ediyordu. Bu riske karşı uygulamaya konulan makro ihtiyati tedbirler, artan cari açığı dizginlemek için para akımlarını yavaşlayıcı önlemler almayı ve kredi genişlemesini daraltmayı amaçladı. Ancak makro ihtiyati tedbirlerin dolaysız sonucu ekonomik büyümenin yavaşlaması oldu.
İkinci temel sorun, faizin düşük tutulabilmesinin büyük ölçüde uluslararası finans sisteminde borçlanma maliyetlerinin azalmasına, yani FED’in miktarsal genişleme politikasına bağlı olmasıydı. Bu nedenle FED politikasının değişmeye başladığı Mayıs 2013’ten itibaren, TCMB için faizleri düşük tutmak giderek zorlaşmaya başladı. Nitekim TCMB’nin Ocak 2014’te yaptığı zorunlu müdahale, sermaye çıkışlarının gerçekleştiği bir ortamda, faiz oranını aşağıda tutma ısrarının dövizin hızla değerlenmesine neden olabileceği göstermiş oldu. Eylül 2014’te geldiğimizde, döviz açısından TCMB’nin Ocak kararlarının etkisi ortadan kalktı, bununla birlikte daha düşük bir büyüme ve daha yüksek bir işsizlik oranı ile karşılaştık.
2015 için ekonomi yönetiminin temel sorunu, uluslararası piyasalarda borçlanmanın maliyetinin geçtiğimiz yıllardaki kadar ucuz olmayacağı bir döneme girilecek olmasıdır. Ancak bu sorun sadece Türkiye’ye ait bir problem değildir. Bir anlamda FED’in krizden çıkış stratejisinin Türkiye gibi ülkeler açısından anlamı, kötü senaryoda krizin bu ülkelere transferi, iyi senaryoda ise düşük büyüme döneminin başlamasıdır. Hükümet çevreleri, bu olumsuz baskıyı, petrol fiyatlarındaki düşüşle ve Avrupa Merkez Bankası tarafından uygulanacağı ilan edilen miktarsal genişleme ile dengelemeyi hedefliyor.
Haziran 2015’te yapılacak genel seçimler açısından süreci değerlendirdiğimizde, ekonomi yönetiminin elinin Haziran’a kadar daha serbest olacağını öngörebiliriz. Bunun birkaç nedeni var. İlki petrol fiyatlarındaki düşüşte etkili olduğu görülen arz fazlasının giderilebileceği en yakın OPEC toplantısının Haziran 2015’te olması. İkincisi de FED’in faiz artımına gitmek için aceleci davranmayacağı yönündeki sinyallerin kuvvetlenmesi. Haziran’daki OPEC toplantısında geçtiğimiz toplantının aksine, petrol üretiminde daralmaya gidileceği bekleniyor. Eğer beklentiler gerçekleşirse, bu gelişmenin FED’in faiz artırma kararları ile çakışması gündeme gelebilir. Bu durumda petrol ithalatçısı olan Brezilya, Hindistan, Türkiye ya da Güney Afrika Cumhuriyeti gibi ülkeler için ekonomik büyümeyi pozitif düzeyde tutmak giderek zorlaşabilir. Ancak bu iki gelişmenin etkilerinin 2015’in ikinci yarısından başlamak üzere, yani Haziran seçimleri sonrasında yoğunlaşacağını not edelim.
Ekonomi yönetiminin seçimler açısından diğer avantajı, 2015’in ilk yarısında gerek petrol fiyatları, gerekse baz etkisi nedeniyle enflasyonun düşebileceği beklentisidir. Bu olasılık, seçim öncesinde faiz indirimine gitmek için bir aralık yaratabilir. Faizlerin düşürüldüğü bir ortam ise yeniden kredi genişlemesini ve inşaat sektöründeki büyümenin hızlanmasını tetikleyerek, hükümet açısından seçimlerde ekonominin sorun yaratan bir unsur olarak şekillenmesini engelleyebilir.
Ancak ekonomi yönetiminin elini seçimlere kadar rahatlatacak olan yukarıda sıraladığımız unsurların en önemli özelliği, bunların hiçbirinin kontrolünün hükümetin elinde olmamasıdır. Daha açık bir ifadeyle ilk altı ayda ekonominin büyük bir sorun çıkmadan idare edilebilmesi, hükümetin izlediği ekonomi politikası sonucunda elde edilmiş bir başarıdan ziyade, petrol fiyatları, FED kararları, Avrupa’daki miktarsal genişleme ya da baz etkisi gibi dış etkenler sonucunda gerçekleşecektir. Dolayısıyla önümüzdeki seçimler için, en azından ekonomik durum açısından talih bir kez daha hükümetin yüzüne gülebilir. Ancak yukarıda sıraladığımız unsurların 2015’in ikinci yarısından sonra Türkiye ekonomisini yeniden bir ekonomik kilitlenmenin eşiğine getirmesi sürpriz olmayacaktır.



[1] Ümit Akçay, New York Universitesi
[2] Bu üç düzeyli analizin detayları için bkz: Ümit Akçay ve Ali Rıza Güngen, Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği, 2014, Ankara: Notabene Yayınları.
[3] Özgür Orhangazi, Financialization and the US Economy, 2008, Cheltenham, UK ve Northampton, US: Edward Elgar.
[4] Robert Brenner, Economics of Global Turbulence, 2006, London ve New York: Verso.
[5] Alan Greenspan, The Age of Turbulence, 2007, London ve New York: The Penguin Press.
[6] Leo Panitch ve Sam Gindin, The Making of Global Capitalism, 2012, London ve New York: Verso.
[7] Akçay ve Güngen, Finansallaşma Borç Krizi ve Çöküş, s. 73.
[8] Dick Bryan ve Michael Rafferty, Capitalism with Derivatives, 2006, New York: Palgrave Macmillan.
[9] OECD, “OECD Composite Leading Indicators”, 8 Ekim 2014, Paris. Erişim: http://t.co/Qy8pYFizLt
[10] Rabah Azeki ve Oliverclanchard, “Seven Questions about the Recent Oil Prce Slump”, IMF, 22 Aralık 2014, Erişim: http://goo.gl/CmNriz
[11] Michelle F. Davis and Callie Bost, “S&P 500 Heads Toward 4-Day Drop as Energy Shares Slump With Oil”, Bloomberg, 5 Ocak 2015, Erişim: http://goo.gl/0ipuAn
[12] Anna Andrianova and Grant Smith, “Russia and Iraq Supply Most Oil In Decades Amid 2015 Glut”, Bloomberg, 2 Ocak 2015, Erişim: http://goo.gl/shIUQe
[13] Anthony Zurcher, “Is the oil crash a secret US war on Russia?”, BBC News, 16 Ekim 2014, Erişim: http://goo.gl/CdPGXr
[14] Ümit Akçay, “Kriz Sürüyor, Bu Sefer Bulgaristan”, Kriz Notları, 1 Temmuz 2015,  Erişim: http://goo.gl/cXszC5
[15] Ümit Akçay, “Sıradaki Kriz Gelsin: Bu sefer Portekiz”, Kriz Notları, 10 Temmuz 2015, Erişim: http://goo.gl/XtMqrE
[16] Ümit Akçay, “Arjantin Akbabalara Karşı”, Kriz Notları, 2 Ağustos 2015, Erişim: http://goo.gl/BN20f4
[17] Ümit Akçay, “Küresel Kriz ‘Derinleşirken’: Rusya Ekonomisi Çöktü!”, Kriz Notları, 17 Aralık 2014, Erişim: http://goo.gl/BXZPPZ
[18] ECB, “Speech by Mario Draghi, President of the European Central Bank”, Global Investment Conference, 26 Temmuz 2012, Londra, Erişim: http://goo.gl/lSyggI
[19] Ali Rıza Güngen, “Syriza ve Muhtemel Borç Konferansı”, Kriz Notları, 30 Aralık 2014, Erişim: http://goo.gl/wzJlEF
[20] Sharon Chen, “Slow China Growth, Uneven Global Recovery Hampers Singapore's Economy”, Bloomberg, 1 Ocak, 2015, Erişim: http://goo.gl/nu9A1j
[21] William Pesek, “China Steps In as World's New Bank”, Bloomberg, 25 Aralık 2014, Erişim: http://goo.gl/ey3a0m
[22] Mark Adomanis, “The Ruble Crisis, Russia, And China”, Forbes, 23 Aralık 2014, Erişim: http://goo.gl/phe8J9
[23] Ye Xie, “Ruble Swap Shows China Challenging IMF as Emergency Lender”, Bloomberg, 22 Aralık 2014, Erişim: http://goo.gl/7MYzW7
 ------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazının bir versiyonu daha önce Perspectives dergisinin 11. sayısında (s.9-15) yer aldı. Erişim: http://tr.boell.org/tr/2015/03/24/kuresel-krizin-2015-manzarasi-ve-turkiye-ekonomisi