Konut Sektörü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konut Sektörü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2016 Salı

Yükselen İnşaat-Finans Kompleks, Haussmann’ın Ruhu ve Şantiyeleşen Kentler

Aşağıdaki yazı Express dergisinin 142. Sayısında "Şantiyeleşen Kentler" başlığıyla yer aldı. Kriz Notları okuyucusu için buradan da paylaşıyorum.

***
Referans vermek için: Akçay, Ü. (2016) “Şantiyeleşen Kentler”, Express Dergi, (142): 40-43.

***

Express’in geçen sayısında2016 yılı için ana hatlarıyla ortaya koymaya çalıştığım “aktüel kriz konjonktürü” dinamiklerini[1], bu yazıda Türkiye’de inşaat sektöründeki gelişmeler çerçevesinde (karşı dinamiklerle birlikte) somutlaştırmaya çalışacağım. Zira 2015’te Türkiye’de konut fiyatları artışı sürse de inşaat sektöründeki büyüme durdu! Aşağıda, ilk olarak Türkiye’deki yapı sektöründe yaşanan gücel gelişmeleri değerlendirmek için “temellere dönerek” sürece nasıl bakmak gerektiği üzerine bazı hatırlatmalarda bulunacağım. Ardından 2000’lerde yükselen inşaat-finans komplekse ve özelliklerine değineceğim. Son olarak Türkiye’deki yapı sektörünün 2015’teki gelişimini ortaya koyup ve 2016 için olası gelişmelere işaret edeceğim.

Temellere Dönmek: Ev’den Konut’a
Her geçen gün sayısı daha da artan inşaatlarla geniş bir şantiyeye dönen kentler, artık hepimizin ortak deneyimi haline geldi. Özellikle büyükşehirlerde olanlarımızın. Bu geniş şantiyelerde üretilen ürün ise hanehalkı bütçesinin en büyük harcama kalemlerinden birini oluşturan konut. Peki son yıllarda gerek iktisadi, gerekse siyasi gündemin önemli maddelerinden biri haline gelen yapı sektöründeki gelişmelere nasıl bakmalı? Bu alandaki güncel gelişmeleri değerlendirmeden, öncelikle “temellere dönerek” kullandığımız kavramsal alet-edevat setini biraz parlatmak gerekiyor. Temellere döndüğümüzde ilk karşımıza çıkan, bu genişletilmiş şantiyelerde üretilen ürünün, kapitalist toplumsal üretim ilişkilerinin hakim olduğu bir yapıda tıpkı diğer ürünler gibi meta olduğudur.
Eğer konut da diğerleri gibi bir meta ise, her meta gibi konutun da bir kullanım ve değişim değeri vardır. Dolayısıyla K. Marks’ın kapitalizm analizinde önemli bir yer tutan meta ve kullanım değeri-değişim değeri kavramları,[2]şantiyeleşmiş kentlerde üretilen metaların anlaşılması için de kullanılabilir. Metaların kullanım değerleri, onların spesifik olarak belirli bir ihtiyacı karşılama özelliği olması anlamına gelir. Değişim değeri ise metanın karşıladığı spesifik ihtiyaçtan bağımsız olarak, onların emek gücünü ihtiva etmelerinden kaynaklanır ve değişim sürecinde açığa çıkar. Bu anlamda meta, tanım gereği kullanım değeri olmadan var olamaz. Kullanım değeri, değişim değerinin taşıyıcısıdır. Bir başka ifadeyle, bir ürünün satılabilmesi için belirli bir ihtiyacı karşılaması gerekir. Ancak kapitalist üretimin amacı ihtiyaçların karşılanması değil, ihtiyaçların karşılanması sonucunda elde edilecek olan artı değere ulaşmaktır. Bir girişimci için, otomobil, kalem, bardak ya da konut üretmek arasında bir fark yoktur, hepsinde amaç artı değere –ve onun bir parçası olan kâra- ulaşmaktır.

Kaynak: http://goo.gl/v4U9BO
Bu çerçeveyi kentsel alana uyguladığımızda, kullanım değeri anlamında “ev” olan, yani barınma ihtiyacımızı karşılayan metanın, aynı zamanda değişim değeri anlamında bir “konut” olduğu, yani ihtiyaç karşılama özelliğinin yanı sıra – hatta yer yer bundan bağımsız olarak- bir yatırım aracı haline geldiğini görebiliriz. Ancak bir metanın kullanım ve değişim değeri, sürece kimin gözünden baktığınıza, yani sermayenin sosyal döngüsündeki faillere göre değişir. Bu çerçeve, elbette yeni değil. 1973’te yayımlanan Kentsel Adalet ve Şehir kitabında D. Harvey bu meseleyi etraflıca ele almıştı. Harvey erken dönemli bu çalışmasında, kentsel alanda altı temel fail ve bunlara göre biçimlenen kullanım ve değişim değeri şemasını tanımlar.[3]
Bunlardan ilki konutta oturanlardır. Konutta oturanların (özellikle de kiracıların) temel amacı kullanım değeri elde etmektir. Onlar için, genellikle konut bir yatırım aracı olmaktan çok, içinde yaşanılan bir evdir. İkinci aktör olan emlakçılar, konuttan oturanların tam aksine, tamamiyle değişim değeri odaklıdır. Elbette bir konutun değişim değerinin yüksek olması, onun ihtiyaç giderme kapasitesinin yüksek olmasıyla ilişkilidir. Ancak emlakçı için önemli olan konutun değişim değeridir.
Üçüncü aktör, evsahipleridir. Evsahipleri için kullanım değerinin mi değişim değerinin mi önemli olduğu, evsahibinin sahibi olduğu evde oturup oturmadığına göre değişir. İlk durumda kullanım değeri öndeyken, ikinci durumda değişim değeri öne çıkar. Müteahhitler ve inşaat şirketleri için değişim değeri esastır. Herhangi bir kapitalist girişimci gibi amacı üretilen metanın satılması sonucunda kar elde etmektir. Daha fazla değişim değeri elde etmek için konutun kullanım değerinin yüksek olması önemlidir ancak değişim değeri için bu tek kıstas değildir.
Beşinci aktör finans sistemidir. Finans sistemi, esas olarak evsahibi olmak isteyen kiracılar ve inşaat şirketlerleri ile ilişkilidir, bu iki kesim için finansman sağlar. Finans sistemi için, konut sahibi olmak isteyenlere verilen kredilerin kullanım değeri, bunların bankalar için düzenli bir gelir akışı yaratmasından kaynaklanır. Kredinin değişim değeri ise, bu düzenli gelir akışına dayanılarak üretilen türev ürünler ile kurulur. Finans sistemi, çeşitli yollarla bu türev ürünlerin daha fazla mühadele edilmesine çabalar. İnşaat şirketlerine verilen kredinin kullanım değeri inşaat şirketinin finansmanının sağlanması iken değişim değeri, bu firmaların üreteceği değişim değerinden pay anlamına gelen faiz geliridir.
Harvey’in sıraladığı aktörlerden sonuncusu devlettir. Devlet müdahalesi iki türlü işler. Bir yandan mümkün olduğu kadar fazla insanın barınma ihtiyacının karşılanmasını gözeteceği için kullanım değeri odaklıdır. Diğer yandan da inşaat setkörünün gelişmesinin ekonomik büyümeye sağladığı katkı nedeniyle daha fazla değişim değeri yaratacak düzenlemeleri yapmaktan geri durrmaz. Yaptğı altyapı yatırımları ile hem konutların kullanım değerlerini, hem de değişim değerlerini artırıcı etkide bulınur.
Yukarıda sıralanan aktörlerin birbiriyle ilişkisi, sermaye birikim sürecinin farklı dönemleri boyunca aynı kalmıyor. Aktörler, her dönemde konutun kullanım ve değişim değerini öne çıkaran stratejiler izleyerek kendi pozisyonlarını güçlendirmeye çalışırken, bu stratejiler sermaye birikiminin genişleme ve daralma aşamalarına göre değişebiliyor. Yine farklı birikim dönemleri sırasında aktörler arasında farklı ittifaklar ya da çatışmalar ortaya çıkabiliyor. Bir sonraki bölümde, bu ittifaklardan günümüzde giderek yükselen inşaat-finans kompleksi ele alacağım.


Yükselen İnşaat-Finans Kompleks
Yukarıda sıralanan aktörlerden müteahhitler ve inşaat şirketleri ile devlet, sermaye birikim sürecinin farklı aşamalarında hep ilişkili olmuştur. Örneğin, 1960’larda Türkiye’de kalkınma planlaması sistemi uygulamaya geçtiğinde, temel tartışma konularından biri, yatırımların üretken olmayan alanlardan üretken olan alanlara nasıl yönlendirileceğidir. Daha basitçe özel sektörün yatırımlarını inşaattan sanayiye nasıl kaydırılacağı ilk plancıların karşılaştıkları en önemli sorunlardandır.[4] Plancıların inşaat yatırımlarını caydırıcı, sanayi yatırımlarını özendirici önerileri, ilkinin reddedilmesiyle sonuçlanmış, 1967’de Turgut Özal’ın DPT müsteşarlığından sonra planlama, herhangi bir caydırıcı yanı olmadan, özel sektöre kaynak aktarmanın bir aracı olarak işlev görmüştür.
İnşaatçılar ve devlet arasındaki ilişki, 1980 sonrası, bu sefer Özal’ın başbakanlığı döneminde daha da derinleşerek sürmüştür. Özellikle imar yasasında yapılan değişiklikler, gecekondu afları ve diğer düzenlemelerle inşaat firmaları ve devlet arasındaki ilişkiler yoğunlaşarak artmıştır. Bu dönem aynı zamanda 2001 krizi sonrasına benzer şekilde bina stoğunda güçlü sıçramaların yaşanmasıyla sonuçlanmıştır.[5]

Finans sistemi, 2000’lere kadar süren devlet ile müteahhitler ve inşaat firmaları arasındaki ilişkiye yeni boyutlar getirmiştir. Gerçekten de geçtiğimiz 15 yılda finans sisteminde yaşanan değişimleri anlamadan, kent mekanındaki değişim dinamiklerini tam olarak anlamlandırmak zordur. 2000’lerde bu ilişkiyi değiştiren iki temel unsur vardır. Bunlardan ilki 2001 krizi sonrasında bankacılık sisteminin yeniden yapılandırılması, ikincisi de kriz sonrası uygulanan ekonomi programı sonucunda enflasyondaki sert düşüştür. Bu iki faktörün sonucunda faizlerin göreli düşüşü uzun vadeli konut kredileri için uygun bir ortam yaratmış ve böylece 2000’lerle birlikte bireysel borçlanmanın hızla artması için gerekli ekonomik yapı kurulmuştur. Bireysel borçlanmanın önemli bir kısmını ise konut kredileri oluşturmaktadır. Kısacası, 2000’li yıllarda müteahhitler ve inşaat firmalarının devletle kurduğu ilişki, önceki dönemlere göre niteliksel olarak farklılaşmıştır. İnşaat-finans kompleksin yükselişi olarak adlandırılabilecek olan bu yeni sürecin ayırt edici unsuru finansal içerilme mekanizmaları ile farklı gelir seviyesine sahip toplum kesimlerinin borçlandırılarak konut piyasasına çekilebilmesidir.
İnşaat-finans kompleksin yükselişi, devletin aktif desteği ile gerçekleşmiştir. Devletin bu yapıyı desteklemesinin farklı nedenleri vardır. Bunlardan ilki, inşaat sektörünün farklı sektörler için talep yaratması özelliğidir. Böylelikle yükselen inşaat-finans kompleks ekonominin canlı tutulması için önemli bir unsur olarak görülmektedir. İkincisi, bu sektörde genellikle kalifiye olmayan emeğin istihdam edilmesi, sektörü bu tip emek arzının emilmesinde önemli hale getirmektedir. Sonuncusu da, sektörün gelişimi sonucunda oluşan rantın paylaşımının siyasi mekanizmalarla yakından ilişkili olması nedeniyle, bu alandaki gelişmelerin siyasete tahvil edilmesinin mümkün olmasıdır.
Bu saiklerle hareket eden devlet dört temel mekanizmayla inşaat-finans kompleksin yükselişine destek sunmaktadır. Bunlardan ilki uygun makroekonomik ortamın yaratılmasıdır. Bunun anlamı, uygulanan para politikasının bir sonucu olarak reel faizlerin oldukça düşük seyretmesi, mevcut yatırım araçları arasında mevduat faizinin yıllık olarak enflasyon karşısında tasarrufları cezbedecek düzeyde olmamasıyla sonuçlanmaktadır. Bu ise, sürekli artan konut fiyatları ile birleştiğinde, giderek artan bir şekilde konutun bir yatırım aracına dönüşmesini, yani kullanım değerinden ziyade değişim değerinin öne çıkmasını beraberinde getirmiştir.
İkinci olarak 1999 depreminden sonra kentsel dönüşüm projelerine başlanması ve buna yönelik yapılan yasal düzenlemelerle inşaat tekelleri için istikrarlı bir konut talebinin yaratılması sağlanmıştır. Üçüncüsü, kentsel altyapı projeleri ile bu projelerin yapıldığı yerlerde muazzam rantların yaratılması sağlanmış, bu ise konut fiyatlarındaki artış trendini destekleyen bir faktör olarak işlev görmüştür. Son olarak TOKİ’nin dev bir kamu girişimi olarak konut piyasasındaki varlığı, hem piyasadaki fiyat oluşumuna, hem konut arzının artırılmasına hem de finans sistemiyle kurduğu bağlantılar sayesinde farklı finansman seçeneklerini devreye sokmasıyla sektörün gelişimine katkıda bulunmaktadır.


İmar Hakkı Transferi
İnşaat-finans kompleksin gelişimi için kritik gelişmelerden biri, geçtiğimiz yıl gündeme gelen İmar Hakkı Transferi (İHT) sisteminin devreye sokulacak olmasıdır. Önceki yıllarda inşaat firmaları tarafından önerilen bu sistem, 2014 sonunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından bir yasa taslağı haline dönüştürülmüştür. Sistem, bakanlığın sayfasında şöyle tanımlanmış: “Bir parsel üzerindeki imar hakkının tamamen ya da kısmi olarak yasaklanması durumunda bu parsel üzerindeki imar hakkının bir kısmının veya tamamının menkulleştirme yöntemi ile başka alanlara transfer edilmesidir.” İHT sistemi ile gayrı menkullerin menkul kıymetleştirilmesi süreci hayata geçmiş olacak ve kentsel dönüşüm projelerinde sorun çıkaran direniş odakları piyasa temelli çözümlerle bertaraf edilmeye çalışılacaktır. Bu uygulama aynı zamanda yeni bir emlak sertifikası borsasının kurulmasıyla finans piyasalarının daha da derinleşmesine hizmet edecektir. Uygulamaya geçildiği takdirde İHT sisteminin iki temel sonucunun olması beklenebilir: (i) kentsel mekanın metalaşması sürecinin derinleşmesi ve değişim değerinin hakimiyetinin pekiştirilmesi, (ii) konut sektörü ile finans sisteminin bütünleşmesinin hızlanması.[6]Her ne kadar henüz uygulamaya geçilmese de İHT sistemi, 64. Hükümetin ilk bir yıl içinde hayat geçirmeyi taahhüt ettiği düzenlemeler arasındadır.

Bina Tamamlama Sigortası
Son olarak yine geçtiğimiz yıl hayata geçirilen Bina Tamamlama Sigortası ile inşaat firmaların projelerini tamamlayamadan iflas etmeleri durumunda oluşacak riskin, inşaat-finans kompleksi oluşturan unsurlara yayılmasını engellemek amaçlanıyor. Bunun için inşaat firmalarına bina tamamlama sigortası yaptırma zorunluluğu getiriliyor. Böylelikle, maketten satış yapan bir inşaat firmasının iflas etmesi ya da belirtilen tarihte konutların teslim edilememesi durumunda, sigorta yapan kuruluş devreye giriyor. Geçtiğimiz yıl yapılan bu düzenleme kısa dönemde ekonomideki kötüleşme olasılığına karşı inşaat sektörü kaynaklı bir riskin ortaya çıkmasını önleme amacı taşıyor. Buna ek olarak düzenleme ile inşaat tekelleri ve finans sistemi arasındaki ilişkinin daha da sağlamlaşmasını sağlamak üzere sigorta şirketlerinin devreye sokulması ile orta ve uzun dönemde Türkiye'deki inşaat-finans kompleksin daha da kurumsallaştırılması hedefleniyor.[7]

Haussmann’ın Ruhu ve Yapı Sektöründe Güncel Gelişmeler
F. Engels, 1876’da yayımlanan Konut Sorunu’nda Avrupa’da kapitalizmin gelişimi ile birlikte kentlerde ortaya çıkan barınma, imar ve kentleşme sorunlarına değinir. O dönemde de düşük gelirlilerin yaşadığı işçi mahallelerinin kentin dışına sürülmesi, konut sorununa sermayenin verdiği yanıttır. Yoksulların dış mahallere sürülmesini Engels, İmparatorluk Fransasındaki sürece değinerek açıklar: “Bonapartçılık, bu eğilimi, Haussmann kanalıyla, Pariste dalavere ve bireysel zenginleşme uğruna büyük ölçüde sömürmüştür. Ancak Haussmann’ın ruhu yurtdışına taşmış, Londra, Manchester ve Liverpool’da da bulunmuştur ve kendisini Berlin ve Viyana’da da evinde hissetmiştir”.[8] Engels’in Haussmann’ın ruhu olarak adlandırdığı sürecin üç temel özelliği vardır.


Bunlardan ilki, kent mekanının sermaye lehine düzenlemesi, ikincisi siyasal iktidarların kent mekanını isyan bastırma teknolojilerinin bir uzantısı olarak görmeleri, üçüncüsü ise kent mekanının yeniden düzenlenmesinde rol alan kapitalistlerin siyasal iktidarla yakınlıkları oranında zenginleşmeleri. 19. yüzyılın sonlarında Fransa’nın başkenti Paris’te yapılan muazzam kentsel dönüşümün mimarı olan Haussmann’ın ruhuşimdi tüm Türkiye şehirlerinde dolaşıyor. Yükselen inşaat-finans kompleks, Haussmann’ın ruhu ile birleştiğinde karşımıza çıkan şantiyeleşen kentler, HES projeleriyle kurutulan dereler, madenler nedeniyle kesilen ağaçlar, iktidara yakınlıkları oranında zenginleşen inşaat tekelleri ve kent mekanının devletin güvenlik algısına göre yeniden düzenlenmesidir.
Ancak 2000’li yıllarda yükselen inşaat-finans kompleksi güçlü kılan unsurlar, aynı zamanda sistemin zayıf yanını da oluşturur. Yukarıda, inşaat-finans kompleks ile önceki dönemlerde inşaat firmaları ile devlet arasındaki ilişkileri ayıranın 2000’li yıllarda finans sisteminin bu sürece dahil olması olduğuna işaret etmiştim. Gerçekten de, 2000’li yıllarda hem bireysel borçlanmanın katlanarak artması, hem de firma borçluluğundaki müthiş artış, önceki dönemlere göre net bir ayrım oluşturuyor. Yine aynı dönemde dış borçların “özelleştirilmesi” süreci de söz konusu, yani kamu borçlanma piyasasındaki ağırlığını göreli olarak azaltıyor. Bunun sonucunda, küresel ekonomik krizin Türkiye’ye olası yansıma kanalları arasında firma borçluluğu giderek öne çıkıyor. Firmaların yurt dışı borçlanmaları bankalar aracılığıyla olabildiği gibi doğrudan borçlanma ile de gerçekleşebiliyor. Bu durumda krizin olası yansımaları hem döviz biçiminde borçlanmış firmaların yaşayabileceği sorunlar hem de bankacılık sistemi aracılığıyla görülebilir.
İş Bankası Yönetin Kurulu Başkanı E. Özince, geçtiğimiz sonbaharda bu durumu şöyle özetlemişti: Türkiye, son 10 yıldaki o şahlanan bankacılık dönemini geride bıraktı.[9]Özince, daha sonra yaptığı açıklamada ise, inşaat-finans komleksin kırılgan yanına değindi: “İki buçuk ay bizim mevduatımızın vadesi. 7 sene ortalama vadede konut kredisini nereye kadar verebiliriz zannediyorsunuz? Afferin verin derseniz günün birinde cezasını siz ödeyeceksiniz, 2001’de olduğu gibi. Ya da hep beraber ödeyeceğiz vergi mükellefleri olarak”.[10]
İnşaat sektörünün de içinde olduğu yapı sektöründeki güncel gelişmelere baktığımızda inşaat-finans kompleksin gelişimi hakkında daha somut bilgilere ulaşabiliriz. Geçtiğimiz ay Yapı-Endüstri Merkezi tarafından yayımlanan rapora göre[11] 2015’te inşaat sektöründeki büyüme yüzde 0.4 olarak gerçekleşti, yani inşaat sektörü fiilen durdu.[12]Yine 2015’te toplam yapı ruhsatlarında yüzde 24.8, konut yapı ruhsatlarında yüzde 25.2 gerileme yaşanmıştır.[13]Bu gerilemelere rağmen konut fiyatları artmayı sürdürüyor: artış yüzde 10.6.[14]İnşaat sektörünün dış pazarlarla ilişkisinde ise tam bir çöküş yaşanıyor. Bu çöküşte bir yandan küresel krizin etkileri, diğer yandan da hükümetin dış politika tercihleri etkili. İhracatta 2015 yılında inşaat malzemeleri sanayi yüzde 19.8, yurt dışı müteahhitlik işleri ise proje sayısı bazında yüzde 49.4 oranında geriledi.[15] İnşaat malzemeleri ihracatında ilk 20 pazara bakıldığında izlenen dış politikanın bu çöküşteki etkileri daha net olarak görülebiliyor. 2015’te inşaat malzemeleri ihracatındaki gerileme yüzde Irak’ta 34.7, İran’da yüzde 28.3, Rusya’da yüzde 46.8 ve Libya’da yüzde 56.9 seviyesinde.[16]
Ancak tüm bu olumsuz gelişmeler, inşaat-finans komleksin yükseliş evresinin sonlandığı anlamına gelmiyor. Fiiliyatta rantsal dönüşüm olarak yaşanan kentsel dönüşüm süreçlerinin 2015’te hız kestiği, buna karşın bina yenilemesi işlemlerinin hızla arttığı görülüyor. Buna rağmen 3. Köprü ya da 3. Havaalanı gibi dev projeler sağlanan Hazine garantisi sayesinde şimdilik sorunsuz devam ediyor. İnşaat-finans kompleksin geleceğini belirleyecek temel faktör ise konut fiyatlarındaki artışın sürüp sürmeyeceği. 2015’te tüm olumsuzluklara karşın enflasyon oranının üzerinde artan konut fiyatları, değişim değerinin kent mekanındaki hakimiyetinin açık bir göstergesi. Gerek nüfus artışı gerekse kentsel dönüşüm projeleri nedeniyle istikrarlı bir konut talebinin yaratıldığı düşünülürse bu artışın 2016 için de sürmesi beklenebilir. Önümüzdeki dönemde, düşük faizin bir yatırım aracı olarak konut alımını teşvik eden seviyesi değişmezse inşaat-finans kompleks şehirlerimizi şantiyeye çevirmeye devam edecek!
2016 yılı içinde, 64. Hükümet’in ekonomik durgunluğa karşı uygulamaya koyduğu üç ayaklı programın sonuçlarını göreceğiz. Kamu harcamalarındaki artış, asgari ücretin yükseltilmesi ve kredi musluklarının açılmasına dayanan bu program, ihracatın çöktüğü bir ortamda ekonomik büyümenin iç pazar olanaklarının kullanılarak desteklenmesine dayanıyor.[17]İnşaat-finans kompeks açısından programın kamu harcamaları artışı ve özellikle de kredi genişlemesi maddeleri önemli.
2008 krizi sonrasında ortaya çıkan finansal istikrarsızlıkların azaltılması ve sistemik risk faktörlerinin kontrol altına alınması amacıyla uygulamaya geçirilen makroihtiyati tedbirler paketinin en önemli bileşeni, kredi genişlemesinin kontrol altına alınmasıydı. BDDK aracılığıyla yapılan düzenlemelerle bireysel borçlanmadaki artış hızı bir miktar yavaşladı. Ancak ekonomik büyümedeki tempo düşüklüğü, alınan bu önlemlerden geri dönülmesiyle sonuçlanacak gibi görünüyor. Zira kredi genişlemesi olmadan ne ekonomik büyümeyi sürdürmek ne de inşaat-finans kompleksi ayakta tutmak mümkün. Gelecekte kazanılacak gelirin bugünden harcanması ya da “geleceğe kaçış” olarak borçlanma artışına dayanan ekonomik yapı varlığını sürdürdükçe inşaat-finans kompleksteki kırılganlıklar var olmaya devam edecek. 



[1] Ü. Akçay, (2015) “2016’da Dünya ve Türkiye: İstikrarsızlıkta İstikrar”, Express, (141): 38-40.
[2] K. Marks, (2004 [1867]) Kapital, Birinci Cilt, Çev. Alaattin Bilgi, Ankara: Sol Yayınları.
[3]Burada aktörler için Harvey’in kitapta belirttiği kesimlere sadık kaldım. Ancak aktörlere göre değişen kullanım ve değişim değeri şemalarını güncel eklemelerle genişlettim.
[4] Ü. Akçay, (2007) Kapitalizmi Planlamak: Türkiye’de Planlamanın ve DPT’nin dönüşümü, İstanbul: Sav Yayınları.
[5] M. Penbecioğlu (2011) “Yapılı Çevre Üretimi, Devlet ve Büyük Ölçekli Kentsel Projeler”, Birikim, (270): 62-73.
[6] Ü. Akçay, (2014) “İmar Hakkı Transferi: Kentsel Mekanın Finansallaştırılması”, Başlangıç Dergi, 24.12.2014, erişim: http://goo.gl/n8fmeJ
[7] Ü. Akçay, (2015) “İnşaat Sektörü İçin Yeni Önlem: Bina Tamamlama Sigortası”, Kriz Notları, 16.03.2015, erişim: http://goo.gl/TvvXL5  
[8] F. Engels (1992 [1876]) Konut Sorunu, Çev. Güneş Özdural, Sol Yayınları, s. 22.
[9] E. Özince, (2015) “Özince: Güzel Günler Geçti”, Business HT, 01.10.2015, erişim: http://goo.gl/XYnqOR
[10] E. Özince, (2016) “Ersin Özince'den konut kredilerine kriz uyarısı”, Cumhuriyet, 02.03.2016, erişim: http://goo.gl/o4mqLz
[11] YEM (2016) Türk Yapı Sektörü Raporu 2015, İstanbul: YEM Yayınları
[12] Age. s. 7.
[13] Age. s. 7.
[14] Age. s. 8.
[15] Age. s. 9.
[16] Age. s. 106.
[17] Ü. Akçay, (2016) “Hükümetin 2016 Planı Netleşiyor: Kriz Karşıtı Önlemler Devrede”, Kriz Notları, 10.01.2016, erişim: http://goo.gl/muC6at

19 Mart 2015 Perşembe

Emlak balonu ve Kanada’da ağır çekim kriz

Kanada’da ev fiyatlarının son yıllardaki muazzam artışının da etkisiyle olsa gerek renovasyon programları, ev alıp satma temalı showlar revaçta. Toronto ve Vancouver’da “sky is the limit” diyebileceğimiz ev fiyatlarındaki artışın 2014 sonunda yavaşladığı vurgulansa ve Kanada’da eşik altı konut kredilerinin hiçbir zaman ABD’dekine benzer bir yoğunlukta olmayacağı ifade edilse de konut balonunun patlama olasılığı söz konusu. Küresel depresif eğilimlerden payını alan ekonomik yavaşlama, söz konusu balon ve artan hanehalkı borçluluğu ile birlikte ilginç sinyaller veriyor. Bu ekonomik çalkantının arka planını ise 2014’te düşen petrol fiyatları ve ABD dolarının (bundan sonra sadece dolar) Kanada doları karşısında son iki yıla yayılan ancak 2015’te daha da belirginleşen değer kazanması oluşturuyor.


Kaya gazına (shale gas) erişim ve toprağı çatlatarak petrol çıkartma (fracking) teknolojisindeki büyük atılım nedeniyle Kuzey Amerika’da artan enerji üretimi bir petrol şoku yarattı. WTI ham petrol varil fiyatı son bir yıl içerisinde 100 dolardan 44 dolar civarına geriledi. Bu düşüşün arkasında dünya ekonomisinde toparlanma beklentisinin zayıflığı da bulunuyor. Ancak bir o kadar önemli olan nokta Suudi Arabistan’ın Venezuela’nın itirazlarına rağmen OPEC’ten üretimi kısmama kararını çıkartması ve uzun soluklu bir kumara girişip maliyeti halen eski petrol yataklarındaki üretim maliyetine göre daha yüksek olan yeni teknolojiyle üretim gerçekleştiren Kuzey Amerika şirketlerine meydan okuması. Bu düşüş, ticaret dengesinde petrol ihracı önemli bir rol oynayan Kanada’yı da vurmuş görünüyor. Kanada Merkez Bankası’nın (KMB) ekonomiyi canlandırmak için 21 Ocak’ta aldığı önlem 0.25 puanlık indirimle faizi 0.75’e çekmek oldu. Ancak Ocak ayında rekor denilebilecek 2.45 milyar dolarlık açık ve ekonomik toparlanmanın sağlanamaması nedeniyle iki ay içinde tekrar faiz indirimi konuşulmaya başlandı.

Kanada’da faiz oranlarındaki ayarlama nedeniyle başbakan Stephen Harper’ın KMB’yi eleştirdiği ya da övdüğü henüz işitilmedi ancak yine de siyasetçi tepkileri anılmayı hak ediyor. 2015 yılı için % 1.5’luk büyüme öngören Banka’nın faiz indirimini önemsiz gören başbakan vergi indirimi ve kamu finansmanına dikkat çekerek (alışıldık neoliberal reçeteler!) Kanada ekonomisinin büyümeye devam edeceğini açıklamıştı. Buradaki görmezden gelme ve önemsizleştirmeye karşı depresif eğilimlerin ve ABD ekonomisinin kısmi ekonomik toparlanmasının yarattığı bulmaca vari durumun sadece aralarında Türkiye’nin de bulunduğu geç kapitalistleşen ülkeler için değil ama ABD ekonomisine entegre olmuş bir kapitalist merkez açısından da geçerli olduğunu belirtmek gerekli.

Harper’ın vergi indirimi aracılığıyla özel sektörü destekleyerek milyonlarca iş yaratma formülü şu sıralar çalışmıyor. Toplam çalışma süresinin yıllık değişimi, emeğe olan talebi göstermesi açısından anlamlı. Yanda bu oranı gösteren tabloda görünen düşüş genel bir durgunluğun ve yeni iş yaratamamanın ifadesi olarak okunmalı. Buna ek olarak dikkate alınması gereken bir başka veri ise hanehalkı borcunun harcanabilir gelire oranının % 162,5’una ulaştığı ülkede kredi genişlemesi ve varlık fiyatlarındaki yükselişin devam etmesi. Faiz indirimi daha fazla borçlanmaya destek olurken, ekonomide en fazla getiriyi ev ve inşaat sektörü vaat ediyor.Nitekim son bir yıl içinde de en fazla istihdam yaratan sektörler inşaat sektörü ve genel olarak kamu.  

Ekonomik büyümeyi desteklemek için enerji yatırımlarına bel bağlayan neoliberal hükümetin, düşen fiyatlar karşısında eli kolu bağlı. Yatırımları ve tüketimi teşvik için faiz oranı düşüşü kredi kullanımının daha da artmasına aracı oluyor. Kredi genişlemesini engellemek için faiz arttırımı verili koşullar altında ekonomik durgunluk hatta küçülme anlamına geldiği için KMB’nin faiz arttırımı pek olası değil. % 6.8 olarak kaydedilen işsizlik oranı oldukça düşük gibi görünse de aslında istatistikler yanıltıcı özellikler barındırdığı için(Türkiye’yi aratmayan ayarlamalar ve emek piyasasına katılım oranındaki dramatik düşüşün atlanması nedeniyle) düşük oranlar daha sorunsuz bir ekonomi ve sermaye birikimi süreci için sağlam dayanaklar anlamına gelmiyor.

Kanada dolarının düşüşünü de ekleyerek bu ağır çekim krizin gelişimini özetleyebiliriz. Dolar karşısında Ocak ayı içinde % 10 değer kaybeden Kanada doları Kanada’lıların alım gücünün azalmasına aracı olurken, teknokratların beklediği ABD toparlanması ertelendikçe bu değer kaybının Kanada menşeli şirketler açısından somut bir kazanıma dönüşmesi de ertelenmiş oluyor. Ortadaki içinden çıkılmaz durum değer kaybeden para birimine karşı cari açığın 2014’te daha da artışı, cari açığın diğer akımlarla (yabancıların mevduat yatırımı) finansmanı, ancak 2015 başında ekonomik göstergeler nedeniyle Kanada dolarından kaçış ve para biriminin hızla değer kaybetmesi ile biçimlendi. Ancak bunun rekabetçi bir avantaja dönüştürülememesi ve petrol fiyatlarındaki düşüşün de katkısıyla cari açık büyümeye devam ediyor. Ekonomik yavaşlamaya verilen tepki, yani faiz indirimi ise hanehalkının borcunun artışına katkıda bulunuyor, ev talebini (son grafikte 2014 sonuna kadar olan eğilim 2015'te de değişmedi) canlı tutuyor ve balonunun patlamasını erteliyor, geciktiriyor.

Ancak çöküşü hızlandıracak gelişmeler de mevcut. Göçmen politikasındaki kademeli değişim biraz da ekonomik gidişatın bir sonucu olarak iş teklifi almayanların başvurularının kabul edilmemesini kolaylaştırıyor. Geçen yıl  Kanada’da yaşanan parlamento saldırısının ardından azınlıkların günah keçisi ilan edilmesi ve C-51 adıyla da anılan “teröre karşı” güvenlik yasa tasarısının gündeme gelişini süregiden çalkantıdan ayrı düşünmemek gerekli. Hem ekonomik gidişat hem de Kanada’nın müttefiklerini takiben bir parçası haline geldiği Ortadoğu’daki savaş yabancı düşmanlığını alttan alta körükler ve göçmen oranında düşüşü müjdelerken, bu düşüşün Kanada’daki emlak balonunun patlayışını hızlandıracağını öngörmek mümkün.

Başka bir ifadeyle (muhafazakar soslu) neoliberalizm krize verilen tepkileri piyasa işleyişinden ve sermayeden uzak tutmanın yolunu ararken yeni krizlerin yolunu döşüyor. Kısacası dalga dalga devam eden kriz (ABD eşikaltı krizi sonrası, Avro Bölgesi’nde borç krizi ve deflasyon riski, Rusya ve diğer “yükselen piyasalar”dan kaçış) petrol şokuyla ve ABD faiz arttırımı olasılığıyla birlikte birçok ülkede yeni çalkantılara yol açıyor.

15 Mart 2015 Pazar

İnşaat Sektörü İçin Yeni Önlem: Bina Tamamlama Sigortası

Küresel ekonomik krizin derinleşmesi, Türkiye ekonomisini daha şiddetli bir şekilde etkilemeye başladı. Bu süreçte hükümetin ekonominin daha da kötüleşmesi karşısında aldığı önlemler sıklaşıyor. Geçtiğimiz hafta Kredi Garanti Fonu'nun aktivasyonu ile Hazine garantisinin kapsamı genişletilmişti. Bu değişiklik ile olası bir döviz şokunun KOBİ'lere olan etkisinin azaltılması amaçlanmıştı. Bu hafta Hazine Müşteşarlığı'nın yayınladığı "Bina Tamamlama Sigortası Genel Şartları" ile inşaat sektöründeki iflas riskinin etkilerinin azaltılması amaçlanıyor.

İnşaat-Finans Kompleksinin Kurumsallaşması
Türkiye ekonomisindeki yeri çok büyük olmamasına rağmen konut sektörü, (i) pek çok farklı sektörle ileri-geri bağlantıları olması ve bu nedenle ekonomik büyüme ve istihdam için kritik sektör haline gelmesi, (ii) kent rantının yaratılması ve yeniden paylaşılmasının aynı zamanda siyasi boyutları olması ve (iii) büyük ölçekli kentsel dönüşüm projeleri nedeniyle büyük bir genişleme potansiyeli olması gibi nedenlerle giderek daha önemli hale geliyor. Sektörün bu şekilde gelişmesini olanaklı kılan en önemli gelişme, 2000'li yıllarda giderek kuvvetlenen finans-inşaat kompleksinin kurumsallaşması oldu. İnşaat-finans kompleksi kabaca dört ayak üzerinde duruyor. 
  1. Konut talebinin oluşturulması ve sürekliliği için uzun vadeli konut kredisi mekanizmasını kurumsallaştıran bankacılık sistemi. 
  2. Altyapı yatırımları ve şehir planlarında yaptıkları değişikliklerle kent rantını artıran belediyeler.
  3. Büyük konut projelerini hayata geçiren GYO'lar ve inşaat tekelleri.
  4. Sektördeki katalizör rolü oynayan TOKİ.

Kaynak: http://goo.gl/bhjeQ3
 
Kötüleşen Ekonomik Konjonktür
Yukarıda bileşenlerini ana hatlarıyla sıraladığım inşaat-finans kompleksinin olgunlaşmasını mümkün kılan süreç, 2000'li yıllarda dünya ekonomisinde yaşanan ekonomik konjonktür idi. Bilindiği gibi bu konjonktür 2008 krizi ile birlikte değişti. 2008'de patlak veren küresel ekonomik krizin etkileri bir türlü atlatılamadı, hatta 2014'ten itibaren krizin derinleşmesi  aşamasına geçildi. Türkiye ekonomisinde son yıllarda gözlemlenen ekonomik büyüme temposunun giderek yavaşlaması, bu sürecin bir sonucu idi. Özellikle 2015 ile birlikte ihracatın sert bir şekilde daralması iç talebin canlı tutulmasını daha da önemli kıldı. Buna ek olarak seçimlere çok az bir zaman kala ekonomi kaynaklı bir sorunun yaşanmaması, hükümet açsından temel önceliklerden biri haline geldi. Dolayısıyla, hükümet için, iç piyasadaki canlılığın önemli bir unsuru olan inşaat-finans kompleksini ayakta tutmak daha da önemli.

İnşaat-Finans Kompleksi İçin Yeni Önlem: Bina Tamamlama Sigortası
Geçtiğimiz yıllarda inşaat sektöründe firma iflaslarının yaşandığı bir sır değil. Özellikle henüz tamamlanmamış konut projeleri üzerinden satış söz konusu olduğunda, tüketicilerin bu süreçte mağdur olduğu da. Hazine Müsteşarlığı tarafından çıkarılan ve 16 Mart 2015 itibariyle yürürlüğe giren "Bina Tamamlama Sigortası Genel Şartları", inşaat-finans sektörünü daha da pekiştirmek üzere tasarlanmış. 

Yapılan düzenlemenin amacı, inşaat firmaların projelerini tamamlayamadan iflas etmeleri durumunda oluşacak riskin, inşaat-finans kompleksini oluşturan unsurlara yayılmasını engellemek. Bunun için inşaat firmalarına bina tamamlama sigortası yaptırma zorunluluğu getiriliyor. Böylelikle, maketten satış yapan bir inşaat firmasının iflas etmesi ya da belirtilen tarihte konutların teslim edilememesi durumunda, sigorta yapan kuruluş devreye giriyor. 

Sigorta şirketi ya inşaatın tamamlanması için yeni bir müteahhit ile anlaşarak proje tamamlayabiliyor ya da tüketicinin o zamana kadar ödediği parayı iade ediyor. Dolayısıyla bu düzenleme ile hem sektörün sigorta şirketleri tarafından denetlenmesi sağlanarak iflas riskinin asgariye indirilmesi sağlanmaya çalışılıyor hem de riskin gerçekleşmesi, yani inşaat firmasının iflası durumunda bunun etkilerinin yayılması önlenmeye çalışılıyor. 

İnşaat-Finans Kompleksinin Pekişmesi
Kısacası yapılan bu düzenlemeyi iki düzeyde değerlendirebiliriz. 
- Bunlardan ilki, yapılan düzenleme kısa dönemde ekonomideki kötüleşme olasılığına karşı inşaat sektörü kaynaklı bir riskin ortaya çıkmasını önleme amacı taşıyor. 
 - İkincisi ise, düzenleme ile inşaat tekelleri ile bankacılık sistemi arasındaki ilişkinin daha da sağlamlaşmasını sağlamak üzere sigorta şirketlerinin devreye sokulması ile orta ve uzun dönemde Türkiye'deki inşaat-finans kompleksinin daha da kurumsallaştırılması hedefleniyor.

20 Nisan 2014 Pazar

Yeni "Örtülü Ödenek" Mi Geliyor?

Şubat başında, olası krize hazırlık olarak hükümetin özel sektörün borcunu devralabileceğine işaret etmiştik. Dün (19 Nisan 2014) Resmi Gazete'de yayımlanan yönetmeliğe göre bu olasılık gerçekleşti. Artık özel sektör borçlarına Hazine garantisi getiriliyor. Peki, iki kritik seçim yaklaşırken bunun anlamı ne?

Seçimler ve Ekonomik Büyüme
Pek çok faktörün yanında, AKP'nin seçim başarılarına ekonomik büyümenin de olumlu katkı yaptığı biliniyor. Şimdi önümüzdeki iki seçimi ve hükümetin (artık Erdoğan'ın diye okumalı herhalde) ekonomik yavaşlamaya tahammülü olmadığını düşünürsek, bu adımlar sürpriz değil. Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanabilecek herhangi bir aksiliğin ya da her şey yolunda giderse önümüzdeki yıl gerçekleşecek olan seçimler sürecinde iktidarın kaybedilmesinin, sadece iktidardan düşme değil, aynı zamanda bir dönemin yargılanması anlamına da gelebileceği biliniyor. Böyle bir durumda, ekonomik koşulların en azından hükümetin aleyhine çalışmayacak bir düzeyde tutulması hayati önem taşıyor.

Küresel Ekonomik Konjonktür ve Seçimler
Bu şartlar altında, genel olarak küresel ekonomik konjonktürün hükümetin aleyhine döndüğü söylenebilir. Gerçekten de 2008 krizinin üçüncü aşaması olarak görülebilecek olan yeni kriz dalgasının "yükselen piyasalar" olarak kodlanan ülkelerin vurması muhtemel. Bunun ilk işaretlerini Ocak 2014'te gördük. FED'in faiz artırımına başlayabileceği 2015 yılında ise muhtemelen Ocak 2014'teki dalgalanmanın devamını yaşayacağız.

Ancak küresel konjonktürün genel gidişatı bu şekildeyken, özellikle Avro Bölgesi'nde belirginleşen deflasyon riski, genel konjonktür açısından bir istisna olabilir. Eğer Avrupa Merkez Bankası, FED'e benzer bir miktarsal genişleme programı uygulamaya başlarsa, bu AKP açısından hesapta olmayan ama olumlu bir gelişme haline gelebilir. En azından 2015'e kadar ekonomik büyümenin yavaşlaması hızlanmayabilir. Geçtiğimiz hafta merkez bankası ve faizler üzerine yapılan tartışmalar hükümetin Avrupa'daki deflasyonu bir fırsat olarak kullanmaya hevesli olduğunu gösteriyor. Ancak belli ki, hükümet kaderini sadece Avrupa Merkez Bankası'nın kararlarına bağlamak istemiyor.

Özel Sektöre Hazine Garantisi
19 Nisan Cumartesi Resmi Gazete'de yayımlanan "Hazine Müsteşarlığı Tarafından Gerçekleştirilecek Borç Üstlenimi Hakkında Yönetmelik"in 4. maddesine göre, 1 milyar liranın üzerinde olan yap-işlet-devret projeleri ile Sağlık ve Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen 500 milyon doların üzerindeki proje borçlarına Hazine garantisi geliyor. Bunun geçmişteki uygulamadan farkı, büyük projelerin tamamlanamaması halinde Hazine'nin doğrudan devreye girerek, bu projeleri üstlenen şirketlerin borçlarının tamamını üstlenebilecek olması. Dolayısıyla bu yönetmelikle birlikte her fırsatta tamamlanmaları için ne gerekiyorsa yapacağını vurgulayan Erdoğan dediği yapmış oluyor.


Yeni "Örtülü Ödenek" Mi? 
Ancak bu uygulama, sadece bir hükümetin yaklaşan krize ve ekonomik yavaşlamaya karşı aldığı sıradan bir tedbir olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Bunun nedeni hangi projenin borcunun üstlenileceğine Bakanlar Kurulu'nun (yani Erdoğan'ın) karar verecek olması ve daha da önemlisi bu borcu üstlenilecek, yani kurtarılacak projelerin ve firmaların hangileri olduğunun kamuya açıklanmayacak olması.

Buna göre Yönetmeliğin 4. maddesinde, Bakanlar Kurulu şirketin borçlarının Hazine tarafından üstlenilip üstlenilmeyeceğine karar vereceği belirtilmiş. 5. maddede ise  "Bakanlar Kurulu karanın istihsalini müteakip borç üstlenim anlaşması imzalanır. İmzalanan borç üstlenim anlaşmaları Resmi Gazetede yayımlanmaz" denilmiş. Yani hangi projelerin destekleneceği gizli tutulmuş. Son olarak 6. maddede üst sınırın yenilenebileceği ve 7. maddede de Hazine'nin üstlendiği borçların "dış borç"olarak kaydedileceği belirtilmiş.

Sonuçta olan şu: bu büyük projeler için hepimizin ödediği vergilerle hem ihaleyle milyarlarca lira veriliyor, hem bunlar batınca yine vergilerimizle bu firmaların borcu üstleniliyor, hem de bu üstlenilen  projelerin hangileri olacağı kamuya açıklanmıyor!


3-5 Ağaç, 3. Köprü ve 3. Havaalanı
Hazine tarafından desteklenmesi muhtemel, yani batması muhtemel olan projeler hangileridir diye baktığımızda, başta 3. Köprü ve 3. Havaalanı olmak üzere, tartışmalı olan projelerin hemen hepsinin olduğunu görüyoruz. 

Geçtiğimiz yılın Haziran ayında yaşananların hafızası hala diri. Bu kolektif iradenin ve hafızanın, batması muhtemel bu projelere karşı doğayı savunması, tıpkı 3-5 ağaç meselesinde olduğu gibi, bir kez daha sadece doğayı savunmak anlamına gelmeyebilir.

22 Ekim 2013 Salı

5. Yılında 2008 Krizi: Bir Ara Değerlendirme


21. yüzyılın ilk büyük ekonomik krizi, geçtiğimiz Eylül ayında beşinci yılını doldurdu. 2008’de ABD’de patlak veren kriz, bugüne kadar farklı aşamalardan geçerek şu anda Avrupa’ya çöreklenmiş gibi görünüyor. Ancak 2008 krizinin nedenlerini açıklamak ve muhtemel sonuçlarını tahmin edebilmek için güncel krizin kapitalizmin yaşadığı diğer büyük krizlerle benzeşen ya da farklılaşan yönlerinin neler olduğu sorusuna cevap vermek gerekiyor.

Kapitalizmin Krizleri
Kapitalizmin krizlerinin benzeşen yönlerine vurgu yapmak, krizlerin somut düzeyde uygulanan yanlış ekonomi politikaları nedeniyle ya da düzenleme eksikliği sonucunda ortaya çıktığı gibi argümanların ötesine geçebilmek açısından önemli bir olanak sağlıyor. Bu açıklamaları bir kenara koyduğumuzda, krizin nedeninin bizzat üretim organizasyonunun kapitalist sermaye birikime dayanan örgütlenişinde olduğunu görebiliriz. Bir başka ifadeyle, K. Marks’ın ve ardıllarının ısrarla vurguladıkları gibi kriz, bizzat sermaye birikim sürecine içkindir. Bunun anlamı, sermaye döngüsünün her aşamasının risk taşıdığı ve bu aşamalardan herhangi birinde meydana genebilecek bir aksaklığın sistemik etkileri olabileceğidir.
 Bu aksaklıklar üretim araçlarının ya da üretimde kullanılan girdilerin temiminde meydana gelebilecek ve arz şokları olarak adlandırılan (örneğin petrol fiyatları gibi meta fiyatlarının yükselmesi) sorunlardan kaynaklanabileceği gibi, üretim aşamasındaki emek süreçlerinde çalışanlardan gelen direnç nedeniyle de yaşanabilir. Ya da kriz, eksik talep/arz fazlası nedeniyle üretilenlerin satılamaması sonucunda ortaya çıkabilir. Nihayetinde, hem üretim sürecinin başlangıcında, hem de üretilenlerin satılmasında kullanılan kredi sisteminde ortaya çıkabilecek iflas ya da borcun geri ödenememesi riskleri, sermaye döngüsünün genelini tehdit edebilir.

Meselenin paradoksal yanı, tüm bu aşamalarda işler yolunda gitse de kriz riski devam edeceğidir. Daha doğru bir ifadeyle kriz tam da birikimin sorunsuz bir şekilde devam etmesi nedenle ortaya çıkabilir. Kapitalizmde krizi içsel hale getiren bu son risk, kar oranlarının düşme eğilimidir. Kar oranlarının düşme eğişimi, toplumsal üretimin kapitalist örgütlenişinin bir paradoksudur. Paradoksu yaratan, bir yandan üretim sürecinde değeri (ve artı değeri) yaratan unsurun canlı emek olması, ancak diğer yandan kapitalistler arası rekabet nedeniyle var olan daha ucuza üretme baskısının sürekli olarak meta içerisinde canlı emeğin miktarını azaltmaya yönelik sistematik bir baskı yaratmasıdır. Yani emek verimliliğini artıracak teknoloji kullanımının artması, üretilen metalardaki canlı emek miktarının azalmasına neden olacağından kar oranlarının azalması riski ortaya çıkabilir.

2008 Krizi: Süreklilik İçinde Farklılaşan Yönler
Dolayısıyla kapitalizmin tarihindeki ekonomik krizlerin, buraya kadar aktardığımız risklerin herhangi birinin ya da herhangi bunların bir bileşiminin gerçekleşmesi sonucunda ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu çerçevede krizleri ortaya çıkaran yapısal mekanizmalara işaret etmek, yaşanan krizin kapitalizmin krizi olduğunu vurgulamak açısından önemli. Ancak analizimiz bu düzeyde kaldığı sürece, yani tüm krizler kapitalizmin krizidir demekle yetindiğimiz anda analizimiz yanlış olmaz ama eksik olur. Bu eksikliğin ise, günceli anlama, potansiyel gelişmeleri takip etme ve bunun muhtemel sonuçlarını öngörme alanlarında ciddi sorunlar doğuracağı açık. Dolayısıyla herhangi bir ciddi kriz analizinin, gerek krizin oluşumunda etkili olan kurumsal dinamikleri, gerekse krizin açığa çıkışındaki tetikleyici unsurları yapısal dinamiklerle bağlantılarını kurarak açıklaması gerekir. Bu nedenle bu kısa değerlendirmenin kalan kısmında 2008 krizinin kapitalizmin yaşadığı diğer krizlere benzeşen yanlarından çok son krize özgü olan yanlarına dikkat çekeceğim.

Yeni Finansal Mimari
Bu çerçevede ilk olarak 2000’li yıllarla beraber ABD’de yeni bir finansal yapının oluştuğunun altını çizmeliyiz. Bu yeni oluşan finansal mimarinin gerisinde iki temel dinamik vardı: kurumsal yeniden yapılanma ile borcun ve riskin metalaştırılmasını mümkün kılan finansal yenilikler. Bu iki temel üzerinden gelişen yeni finansal mimarinin en önemli başarısı, konut sahipliği rüyası ile işçi sınıfının en yoksul kesimlerini finansal sisteme dahil etmekti. Ancak bu başarı, kısa süre sonra derin bir ekonomik krizi tetikleyecekti.

Yeni finansal mimarinin oluşumundaki kurumsal yeniden yapılanma dinamiklerine baktığımızda, ABD’de 1999’da yapılan bir yasal değişiklik sonrasında gölge bankacılık sisteminin geleneksel bankacılık sistemi yanında geliştiğini söyleyebiliriz. Gölge bankacılık sisteminin özelliği, geleneksel bankacılık sisteminin yapabildiği işlemlerin tümünü yapabilmesine karşın, geleneksel bankacılığın tabi olduğu yasal yükümlülüklere ve denetimlere tabi olmaması idi. Hızla gelişen gölge finans alanı, finans alanında herhangi bir denetime tabii olmayan piyasaya ütopyasının gerçekleştirilmesi anlamına geliyordu. Gölge finansın gelişimi, “Etkin Piyasa Hipotezi” argümanıyla akademik olarak, “finansal deregülasyon” uygulamalarıyla da FED tarafından desteklendi.

Borcun ve Riskin Metalaşması
Yeni finansal mimarinin ikinci boyunu olan finansal inovasyon ise, finansal kurumların risk yönetiminde geliştirdikleri yeniliklere dayanıyordu. Bunlardan ilki olan menkul kıymetleştirme mekanizması, konut, araba ya da ihtiyaç kredi borcu gibi farklı türde ve farklı vadede olan, ayrıca farklı riskler taşıyan borçların bir araya getirilmesi, sonrasında da bunların parçalara bölünerek gelir vaadi olarak yatırımcılara satılmasına dayanıyordu. Dolayısıyla bu mekanizma orijinal borcun geri ödenmesine bağlı olan gelir akışının sürmesine dayanıyordu ve borcun metalaştırılmasını mümkün kıldı.

Finansal inovasyonun ikinci boyutu ise kredi türevine dayanan finansal ürünler ile riskin metalaştırılmasıydı. Kredi türevlerinin özelliği, diğer türev ürünler gibi yatırımcının gelecekteki gelir akışının kesilmesi durumunda, yani satın aldığı kağıdın batması durumunda kullanabileceği bir çeşit sigorta olarak kullanılabilmesiydi. Ancak kredi türevlerin bir diğer özelliği, bunların finansal kurumlar tarafından bizzat kendi borçlarına karşılık olarak da çıkarılabilmesiydi. Böylelikle türev ürünlerin gelişimi ile finansal kurum kendi taşımak zorunda olduğu kredi riskini, kredi türev kağıdı alan yatırımcıya aktarma olanağını bulmuş oldu. Dolayısıyla menkul kıymetleştirme ve kredi türevleri gibi mekanizmalar sayesinde finansal kurumlar, kredi riskini ortadan kaldırmamış olsalar bile fiilen başka aktörlere kaydırdıklarından; a) kaldıraç oranları arttığı için daha fazla kredi üretebilir hale geldiler, b) geri ödenmesi daha riskli olduğu bilinen alanlara daha kolay bir şekilde yönelebildiler. Bu alanların başında işçi sınıfının en yoksul kesimlerine pazarlanan konut kredileri geliyordu.
 İşçi Sınıfının İçerilmesi
ABD’de işçi sınıfının yoksul kesimleri 1990’lara kadar konut piyasasında dışlanmışlardı. Konut sahipliği oranı düşük olan siyahlar ve Latin Amerika kökenli göçmenler ile yoksulluk sınırının altında yaşayan geniş bir kesim, 2000’li yıllarda yeni gelişen finansal mimari sayesinde finansal sistem tarafından içerildi ve bu kesimlere geri ödeme riski olduğu bilinmesine rağmen konut kredileri açıldı. Finansal sistem açısından kredinin borcunun geri ödenememesi, konut fiyatlarının artmaya devam etmesi, menkul kıymetleştirme ve kredi türev araçlarının geliştirilmesi gibi faktörler nedeniyle bir sorun olarak görülmemeye başlandı, zira finansal kurumlar kendi üzerlerindeki riski aktarabildiklerini varsayıyorlardı. Sonuçta kriz, konut fiyatlarının düşmeye başlaması, faizlerin yükselmesi ve 2000’li yıllarda sisteme içerilen yoksulların borçlarını ödeyememeye başlamalarıyla tetiklenmiş oldu. Bu andan itibaren büyük finansal kurumların batması sonucunda ve yeni finansal sistemin entegre yapısı nedeniyle önce likiditenin, ardından da kredilerin donması krizi tüm ekonomiye ve küresel ölçeğe taşıdı.
Sonuç: Aynısının Fazlası
2008 krizinin sonuçlarını kısaca şöyle sıralayabiliriz. İlki devletin kapitalist sistem içindeki yeri ve işlevinin altı çizilmiş oldu. Asıl kurtarılmaya ihtiyacı olan yoksulların parasıyla finans sistemi kurtarıldı. İkincisi, ev sahibi olma hayali ile konut kredisine girenler, sadece evlerinden olmakla kalmadı, aynı zamanda işlerinden de oldular. İşsizlik yüzde 10’lar düzeyine çıktı. Üçüncüsü, krizden çıkış için yapılan harcamalar var olan eşitsizliği daha da derinleştirdi. Nüfusun en zengin kesimleri (hatta yüzde 1’i) krizle gelen zararları kapatıp gelir artışı yaşarken, geri kalan geniş toplum kesimlerinin yaşam standartları mutlak olarak olarak geriledi ve gerilemeye devam ediyor. Dördüncüsü, kriz öncesinde “batmak için çok büyük” olarak tanımlanan finansal kurumların hepsi, kriz öncesine göre daha da büyümüş durumda. Sonuçta krizin 5. yılını geride bırakırken görünen, bu krizin 1929 ya da 1970’li yıllardakiler gibi temel politika değişimini tetiklemekten çok neoliberalizmin daha da derinleşmesine neden olacağı.
-----------------------------------------------------------------
Bu yazı daha önce 21.10.2013 tarihindeki SoL Bakış'ın "Finansallaşma" dosyasında yer aldı: http://haber.sol.org.tr/ekonomi/5-yilinda-yeni-finansal-mimari-isci-sinifinin-icerilmesi-ve-2008-krizi-haberi-81322