27 Şubat 2014 Perşembe

Yabancı Sermaye, AKP ve Demokrasi

27 Şubat itibariyle, BİST'teki yabancı yatırımcı payı yüzde 61'e geriledi. Bu 2005 yılı Temmuz ayından itibaren en düşük pay. Bu 9 yılda ABD'de yaşanan 2008-9 krizi ve 2011'de yoğunlaşan Avro Bölgesi krizleri gibi çok önemli gelişmeler yaşandı. Ancak yabancı yatırımcı bunlar yerine son dönemde yaşanan gelişmelerden daha çok etkilenmiş gibi görünüyor.

Bunun için birbiriyle ilişkili üç temel nedenden bahsedebiliriz. İlki, 2008'de başlayan küresel krizin üçüncü aşaması olarak "yükselen piyasalar" olarak adlandırılan ülkelerin önümüzdeki dönemde yeni bir ekonomik krizle karşılaşması ihtimalinin giderek artması. Tabii ki FED'in para politikası değişikliği bunda en önemli etken olarak görülebilir. İkincisi, Türkiye ekonomisindeki büyüme temposunun giderek yavaşlıyor olması. Sonuncusu ise tabii ki siyasi istikrar unsuru. 


Ancak altını çizmek gerek: Yabancı yatırımcı ülkedeki rejimlerin niteliğiyle doğrudan ilgili değildir. Yani gittiği ülkenin demokrasiyle ya da otoriter sistemlerle yönetildiği, yatırım yapmak için yegane kriter olarak görülmez. Yabancı yatırımcı bunun dışında iki noktayı dikkate alır. İlki yapacağı yatırımın karlı olup olmayacağı; ikincisi de yatırımını koruyacak bir devlet sisteminin ve dolayısıyla da kurumsal ve hukuksal sistemin istikrarlı olup olmadığı. Türkiye açısından son dönemde yaşanan gelişmeler bu kriterlerin her ikisinde de ciddi aşınmaların olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla yabancı yatırımların azalmasını bu şekilde anlayabiliriz.

Ara Sonuç: 
Yabancı sermaye AKP otoriterleşiyor diye değil, yoğunlaşan çelişkileri yönetemiyor diye desteğini çekebilir. Buradan demokrasi falan da çıkmaz!

13 Şubat 2014 Perşembe

2014’e Girerken Küresel Güney’de Ekonomik Kilitlenme: Çalışanlar Nasıl Etkilenecek?


“Yükselen piyasalar” olarak kodlanan ülkelerde yaşanan sert devalüasyonlar, Çin’in ekonomik büyüme temposunun azalması, Avro Bölgesi’nde artan deflasyon riski ve ABD’de bir türlü toparlanamayan ekonomik büyüme 2014’ün ilk ayında göze çarpan gelişmelerdi. Türkiye’de ise devlet krizinin eşlik ettiği seçim sürece ve buna eşlik eden yavaşlayan bir ekonomik büyüme temposuna tanıklık ediyoruz. Son olarak 7 Şubat’ta gelen uluslararası kredi değerlendirme kuruluşu Standart&Poors’un Türkiye’nin kredi notu görünümünü durağandan negatife çevirmesi haberi, önümüzdeki dönemin ekonomik büyüme için çok da parlak olmadığına işaret ediyor.

Bu yazıda, 17 Aralık ile başlayan yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ve bunun giderek bir devlet krizine dönüşmesi süreci olmasaydı da, Türkiye’nin küresel ekonomik dalgalanmadan yine de etkileneceğini, devlet krizinin ise, sadece bu etkiyi daha da derinleştiren ve büyüten bir unsur olarak ele alınması gerektiğini ileri süreceğim. Bu çerçeveden hareketle yaşanan tüm bu gelişmeleri daha iyi anlayabilmek için önerim bir adım geri çekilerek şu temel sorulara yanıt aramak: Yeni bir ekonomik krize mi giriyoruz? “Yükselen piyasalar” krizi 2008 krizi ile bağlantılı mı? Olası krizin mekanizmaları neler olabilir? Ve bu krizden çalışanlar nasıl etkilenecek?


Sermaye Birikimi ve Karlılık
Güncel krizi tetikleyen unsurları ele almak için, kapitalizmin basit işleyiş mekanizmasını hatırlamak gerekiyor. Kapitalist toplumlarda üretimin amacı ihtiyaç gidermek değil, kar etmektir. Firmalar, amaçları kar etmek olan ve bizatihi bunun için kurulmuş işletmelerdir. Her ne kadar devletin sermaye birikimindeki yeri ve işlevi kritik olsa da, prensip olarak ekonomik büyüme ve çoğu zaman buna bağlı olarak gelişen istihdam artışı özel sektör yatırımları sonucunda gerçekleşir. Dolayısıyla, siyasi iktidarlar açısından kritik önemi olan ekonomik büyümenin sağlanması, özel sektör yatırımlarına bağlıdır. 


Bu çerçevede firmalar için kar etme olanaklarının daralması ya da kar oranının azalması, yatırımların azalmasına, bu ise ekonomik büyümenin durmasına yani ekonomik krizlere neden olabilir. Karlılığın azalmasının K. Marks’ın işaret ettiği üretimde kullanılan değişmeyen sermaye oranının artması gibi uzun dönemli ve yapısal kökenleri olabileceği gibi, kredi akışının kesilmesi ya da arz şokları gibi kısa dönemli ve konjonktürel nedenleri de olabilir. Kökenleri nerede olursa olsun, kar etme olanaklarının azaldığı durumda sermaye ya kar etme koşullarını yeniden sağlamaya çalışacak ya da kar olanaklarının yüksek olduğu başka pazarlara yönelecektir.

Karlılık ve Kriz
İlk olasılıkta, üretim maliyetlerin düşürülmesi kritiktir. Maliyetlerin düşürülmesinde iki husus önemlidir. İlki ücretlerin düşürülmesi ya da işçi çıkarma önemli bir karlılık stratejisi olabilir. İkincisi de, devletten yardım etmesi, yani zararlarının devlet tarafından karşılanmasını talep etmek gündeme gelebilir. Her iki seçenek de daha önceki krizlerde sermaye tarafından uygulanmıştır.

İkinci olasılık ise karlılığın daha yüksek olduğu başka pazarlara yönelmektir. Bu hareketi mümkün kılan ise “küreselleşme” olarak adlandırılan, sermayenin uluslararasılaşması ve finansal bütünleşme sürecidir. Böylelikle sermayeler, büyük engellerle karşılaşmadan, bir pazardan çıkıp bir başka pazarda yatırım yapabilir. Sermayenin bu hareketi, hem geçmiş krizlerde, hem de günümüzdeki krizde kritik rol oynamaktadır. 

Küresel Krizin Yeni Aşaması
David Harvey’in Sermaye Muamması: Kapitalizmin Krizleri kitabında altını ısrarla çizdiği gibi kapitalizmde krizler kalıcı olarak çözülmez, ancak zaman içinde ve mekan üzerinde hareket ettirilir. Harvey’in bu vurgusundan hareketle, günümüzde yaşadığımız ekonomik sıkıntıların 2008 krizi ile doğrudan bağlantılı olduğunu söylemeliyiz. Buna göre 2008’de ABD’de başlayan kriz küresel ekonomiyi derinden sarsmıştı. 2011’e geldiğimizde, ABD’de firma iflaslarıyla sonuçlanan krizin Avro Bölgesi’ne ulaştığında devletlerin iflası aşamasına ulaştığını gördük. Şimdi ise Küresel Güney ülkelerinde yeni bir kriz dalgasıyla karşı karşıyayız. 


Olası Krizin Mekanizması
2014’ü 2008’e bağlayan ise, güncel krizi tetikleyen en önemli unsurlardan birinin ABD’de krizden çıkış için uygulanan para politikasının değiştirilmesi olmuştur. Buna göre FED’in ABD ekonomisini canlandırabilmek için 2000’lerin başında itibaren uyguladığı düşük faiz politikası sayesinde bollaşan döviz, karlılık koşullarının daha yüksek olduğu, aralarında Türkiye’nin de olduğu geç kapitalistleşmiş ülkelere doğru hareket etti. Şimdi ise FED’in bu politikasını değiştirmesi sonucunda 2000’ler boyunca geç kapitalistleşmiş ülkelere akın eden sermaye, yeniden ABD’ye dönme eğilimine girdi. Bu hareket sonucunda, sermaye çıkışı olan ülkelerdeki yerel paralar değersizleşti. Peki, bu ekonomik dalgalanma, basitçe doların yükselmesi ve buna karşı alınan faiz kararları ile geçiştirilebilir mi?

Küresel Güney’de Ekonomik Kilitlenme
28 Ocak’ta TCMB’nin faiz oranlarını sert bir şekilde artırması sonrasında, dolar ve avronun yükselişinde kısa süreli bir duraklama yaşandı. Ancak bu duraklamanın sürekli olması çok düşük bir ihtimal. Dahası, faiz artışları ile cevap verilmeye çalışılan yerli paranın değersizleşmesi sürecinin, daha ciddi sorunlara neden olabilecek gelişmeleri tetiklediğini ileri sürebiliriz. Buna göre Küresel Güney ülkeleri bir yandan yavaşlayan ekonomik büyüme temposunun getirdiği işsizlik oranlarının artışı gibi siyasi maliyeti yüksek olan sorunlarla baş etmek zorunda kalacaklar.

Buna ek olarak, büyümeyi yeniden canlandıracak faiz oranlarının düşürülmesi gibi kritik bir araç, küresel krizin bir sonucu olarak kullanılamaz hale gelecek. Dolayısıyla Küresel Güney’de ekonomi politikaları tam anlamıyla hareketsiz kalma ve kilitlenme riskini taşıyor. Bu durumda kullanılabilecek bir yol olan kamu harcamalarının artırılmasının ise, ülkelerin risk primini daha da artırmaktan, buna bağlı olarak faizlerin yükselmesine neden olmaktan ve ekonomik büyümenin daha da daralmasına etki etmeden başka bir işe yaramama ihtimali yüksektir.

Krizin Adı: Stagflasyon!
Bu kilitlenmenin nedeni, krizin stagflasyon biçimine dönüşme olasılığının artmasıdır. İktisatta kullanılan stagflasyon terimi, 1970’li yıllardaki krizi açıklamak ve özellikle de ABD ve Birleşik Krallık’ta yaşanan ekonomik durumu nitelemek için, durgunluk (stagnation) ve enflasyon (inflation) kelimelerinin birlikte kullanılmasıyla (stagflation) türetilmiştir. Kavramın orijinalinde, 1970’lerdeki petrol fiyatlarının yükselişi sonucunda oluşan arz şokları stagflasyonun nedeni olarak görülür. Buna göre ekonomik büyümenin yavaşladığı bir konjonktürde petrol fiyatlarının artışı, ekonomideki maliyetleri artırmış bu ise fiyatlara yansımıştır. Sonuçta hem enflasyon artışının hem de işsizliğin aynı anda yaşandığı bir ekonomik kilitlenme yaşanmıştır.


1970’lerde petrol fiyatlarının yükselişi sonucunda oluşan maliyet şokunu ile günümüzde geç kapitalistleşen ülkeler için dövizin değerlenmesiyle gelen maliyet artışlarının (en azından) sonuçları açsından benzer etkileri olduğunu söyleyebiliriz. Buna ek olarak, sermaye çıkışlarını önlemek için yapılan faiz artışının ekonomik büyüme temposunu daha da yavaşlatacağı yüksek bir olasılık olarak karşımızda duruyor. Sonuçta aralarında Türkiye’nin de bulunduğu diğer geç kapitalistleşen ülkeler için önümüzdeki dönemde krizin hem ekonomik büyümenin daralması hem de enflasyonun artması, yani stagflasyon biçiminde yaşanması ihtimali giderek yükseliyor.

Olası Krizin Çalışanlar İçin Anlamı: Çifte Kapan Tehlikesi
Bu süreçte çalışanlar açısından üç temel tehlike görünüyor. İlki, stagflasyon konjonktürünün derinleşmesini önlemek için devletin döviz borcu olan şirketlerin borçlarını satın alması, yani bu yükün tüm toplum üzerine yansıtılması. Vergi sistemindeki adaletsizlikleri de düşündüğümüzde, özel şirketlerin kurtarılmasının faturasının çalışanlara yüklenme ihtimali beliriyor.

İkinci tehlike, firmaların karlarının azalması ve bunun sonucunda yatırımların azalarak ekonomik büyüme temposunun daralması, firmalar açısından maliyetlerin kısılmasını gündeme getirecektir. Ancak ithalata bağımlı olan üretim yapısına döviz fiyatları artışının getirdiği şoku da eklediğimizde, sermayenin maliyetlerini kısmak için işçi ücretlerini baskılamak isteyeceğini görebiliriz. Bunun sonraki aşaması ise işçi çıkarmalar olacaktır.


Üçüncü tehlike ise enflasyon artışından geliyor. Stagflasyondışındaki ekonomik daralma dönemlerinde, yine ücret artışları engellenmeye çalışılır hatta reel ücretin düşürülmesi gündeme gelebilir. Ancak böyle dönemlerde ekonominin küçülüyor olması, talebin azalmasını ve fiyatların artış temposunun gerilemesini beraberinde getirmesi beklenir. Ancak stagflasyondurumunda ekonomik büyümenin yavaşlamasına enflasyon artışı da eklenecektir. Sadece enflasyonun olduğu durumlarda, bu geliri enflasyon oranında artmayanlardan artanlara doğru bir kaynak transferi anlamına gelir. Ancak her ikisi de aynı anda olunca yani hem ücretler baskılanıp işsizlik artınca yaşam koşullarını kötüleşecek, hem de ikinci etki olarak enflasyon sonucunda ücretleri zaten gerilemiş olan çalışanların hayat pahalılığı karşısında alım güçleri daha da azalacaktır. Bu ise çalışanlar için çifte kapan anlamına gelecektir.

Ancak tüm bunların yaşanması kader değildir. Giderek belirginleşen olası krizin çalışanlara etkilerini en aza indirmek, emek örgütleri ve sendikaların ortak hareket ederek geliştirecekleri mücadele programına ve bunun uygulanabilmesine bağlı olacaktır.
---------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazı daha önce 09.02.2014 tarihinde Evrensel Pazar'da yayınlandı.

28 Ocak 2014 Salı

Küresel Krizde Yeni Aşama, Merkez Bankası Kararları ve Yaklaşan Krizin Adını Koymak



Geçtiğimiz hafta TL, Dolar karşısından, Arjantin Peso’sundan sonra en hızlı değer kaybeden para birimi olunca 27 Ocak akşamı, merkez bankası para politikası kurulunu olağanüstü toplantıya çağırdı ve sonuçta sert faiz artırımı kararları aldı. Bankanın aldığı kararları ve bu kararların olası etkilerini anlayabilmek için, meseleyi dünya ve Türkiye ekonomisinin temel dinamiklerini hesaba katan bir konjonktür analizinin içine yerleştirmek isabetli olacaktır.


2008 Krizi Sürüyor!

İlk olarak belirtmemiz gereken unsur, 2008’de ABD’de patlak veren küresel krizin etkilerinin hala devam ettiği. Krizin gerisinde 1990’ların sonlarından itibaren ortaya çıkan yeni finansal mimarinin borcun ve riskin metalaştırılmasına olanak vermesi sayesine Amerikan toplumunun en yoksullarının borçlandırılması yatıyordu. Yoksulların borçlarını ödeyememeleri sonucunda önce konut sektörüne ardından da finansal alana ve nihayetinde ekonominin geneline yansıyan bir krizle karşılaşıldı. Amerikan ekonomisi küçüldü, işsizlik arttı ve devlet (merkez bakası ve hazine) devreye girerek, batan bankaları ve büyük şirketleri kurtardı.


Krizin ikinci aşaması 2011 yılında Avrupa’da derinden hissedildi. Bu aşamada artık bankaların batması aşamasından devletlerin batması aşamasına geçilmiş oldu. Krizin Avrupa serüveninde, Avrupa Birliği’nin kurumsal yapısından kaynaklanan faktörlerin yanında, Birlik üyesi ülkeler arasındaki rekabetçilik farkları ve bunun yansıması olan dış ticaret açıkları/fazlalıkları önem taşımıştır. Ancak bunlar kadar önem taşıyan bir başka konu, özel zararın sosyalleştirilmesinin devletleri iflasa sürüklediğidir. Yani, ABD’deki krizin etkisiyle batan bankaları kurtarma uğraşı, devletleri batmanın eşiğine getirmiş ve tüm Avrupa finansal mimarisinin çatırdamasına neden olmuştur. Krizin Avrupa ayağında, ABD'dekinen farklı olarak kemer sıkma tedbirleri çok daha sert uygulanmış ve Avrupa sermayesi, krizi emekçileri disipline etmek için fırsat bellemiştir.


Küresel Krizde 3. Aşama Olarak “Gelişen Piyasalar” Krizi

2014’e geldiğimizde küresel krizin yeni aşaması, bu sefer “gelişmekte olan piyasalar” olarak kodlanan ve krizin önceki iki aşaması sırasında dünya ekonomisinin lokomotifi olan geç kapitalistleşmiş ülkeleri etkisi altına alıyor. Bunun temel sebebi, dünya parası olan dolayısıyla tüm ülkelerin dış ticaretlerini sürdürürken kullandıkları doları basan FED’in, sıkça tartışıldığı gibi, Amerikan ekonomisinin gerekleri uyarınca para politikasını yeniden düzenlemesi.


FED’in kararlarını alırken geç kapitalistleşen ülkeleri düşünerek karar alacak durumu yok, zira ABD’de şu an için esas olan bir yandan krizden çıkmak, krizin etkilerini azaltmak ve istikrarlı bir ekonomik büyüme temposuna ulaşmak. Diğer yandan da oluşması muhtemel varlık fiyatları balonlarının ve enflasyonun önüne geçmek. Dolayısıyla bugün yaşadığımız süreç, Mayıs 2013’te ilan edilen miktarsal genişlemenin aşamalı olarak daraltılması stratejisinin sonuçlarının başlangıcı olarak görülebilir. Sonuç olarak vurgulanması gereken, bundan sonra küresel piyasalardaki fonların yönü “gelişmekte olanlar” değil, ABD ve AB olacaktır. İçinde bulunduğumuz evreyi küresel krizin üçüncü aşaması olarak adlandırmayı önerdikten sonra Türkiye'deki son gelişmeleri değerlendirmeye geçebiliriz.

Merkez Bankası “Bağımsızlığının” İşlevi
Dün merkez bankası toplantısı sırasında “dik dur artırma” nidalarını işittik. Aynı anda başbakan da “faiz artırımına karşı olduğunu” açıkladı. Dolayısıyla merkez bankasının aldığı kararları yorumlamadan önce merkez bankası “bağımsızlığı” konusunu kısaca açmak gerekiyor. Para politikası uygulanmasını siyasetin etki alanından çıkarmayı amaçlayan bir kurumsal düzenleme olarak merkez bankası bağımsızlığı, Post-Washington uzlaşısı olarak bilinin politika paketinin en önemli parçalarından biriydi ve Türkiye’de 2001 krizi sonrası uygulamaya kondu.


Ancak 2001 yılından beri uygulanan merkez bankası bağımsızlığı hiç bugünkü kadar işlevli olmamıştı diyebiliriz. Zira eğer faiz artırımı tutarsa "bağımsız" banka "gereğini" yapmış olacak ve bankanın bağımsızlığına saygı gösteren hükümet bundan dolayı artı puan kazanmış olacak. Ancak faiz artırımı kararı beklendiği gibi etki yapmazsa, hükümet biz dedik ama banka "bağımsız", bizi dinlemedi ve faizi artırdı diyebilecek ve hükümet için her iki durumda da meselenin siyasi mesuliyetinden sıyrılmak için bir alan oluşacaktır. Dolayısıyla her durumda hükümetin siyasi sorumluluğunu alabilmek için tasarlanmış bir kurumsal mekanizma olarak merkez bankası bağımsızlığının en çok işe yaradığı zamanlardayız.

Kararlarının Anlamı ve Türkiye İçin Krizin Adını Koymak: Stagflasyon Mu?

Bankanın aldığı kararları tek tek sıralamak yerine bunların topluca ne anlam ifade ettiği üzerinde durmak daha toparlayıcı olacaktır. Dünkü kararlarla banka ilk olarak faiz oranlarını sert bir şekilde yükseltmiş oldu, ikincisi de politika faizi olarak haftalık repo faizini işaret ederek faiz araçlarını sadeleştirdi. Peki bu kararlar ne anlama geliyor? 


Öncelikle içinden geçtiğimiz dönem ve kısa vadeli konjonktür için krizin adını koymaya çalışmanın sadece teknik bir mesele olmadığının altı çizmek gerekir. Zira bu tespit üzerinden hem hükümetin hamleleri, hem sermayenin hareketi, hem de emek cephesinin krizin faturasının kendisine yıkılmasını önlemesi için yapabilecekleri hakkında öngörülerde bulunabiliriz. Üzerine uzun uzun tartışılabilir ancak bir yerden başlamak için krizin stagflasyon biçiminde ortaya çıkabileceğini ileri sürüyorum. Stagflasyonu en basit haliyle hem fiyatlar genel düzeyinin arttığı yani enflasyonun yükseldiği, hem de durgunluğun olduğu yani ekonomik büyümenin tempolu bir şekilde artmadığı bir ortam olarak tanımlayabiliriz. Bunun için gerekçeleriz şunlar olabilir:

-Dünya ekonomisinde ekonomik büyüme temposu hızlanmıyor hatta başta Çin olmak üzere “gelişmekte olan” olarak kodlanan geç kapitalistleşmiş ülkelerin büyüme hızı yavaşlıyor. Her ne kadar Avrupa için büyüme beklentisi olsa da, toplamda dünya ekonomisinde ihracatın artması için canlı bir dış pazar atmosferi mevcut değil.

-ABD ekonomisi için olan “iyimser” senaryo, “yükselen piyasalar” için krizi tetikleyen en önemli unsur olacaktır. Faiz artırımında gördüğümüz gibi borçlanmanın maliyeti artacak. Bu özellikle Türkiye gibi cari açığı yüksek olan ülkeleri daha fazla etkileyecek. Dolayısıyla dünya ekonomisi içindeki en önemli ağırlık merkezlerinden olan ABD ve Avro Bölgesi’nde ekonomik büyümenin yaşanması durumunda dahi, bu durum Türkiye gibi ülkeler için küçülme anlamına gelecektir. 

-Bu iki noktanın anlamı, merkez bankasının yaptığı faiz artırımının, orta vadede kuru düşürmeye yetmeyebileceğidir. TL geçtiğimiz yıl zaten çoktan devalüe oldu ve bu sefer yeniden değer kazanması, 2011’deki gibi kolay olmayabilir. Zira o zaman FED faizleri sıfıra yakınken, şimdi faiz artırmaya hazırlanıyor. 

Bu üç koşul ışığında merkez bankası kararlarının olası sonuçların ana hatlarıyla aşağıdaki gibi özetleyebiliriz. 

Yaklaşan Durgunluk ve İnşaat Odaklı Birikimin Sonu

Faiz artışı kararının en dolaysız sonucu, zaten 2012'den itibaren iyice azalan ekonomik büyüme temposunun daha da azalması yönünde olacaktır. Ekonomik büyümenin daralmasının cari açığı kısmen azaltması beklenebilir. Ancak esas etkisi işsizlik üzerinde olacaktır. Dolayısıyla faiz artışı kararının ikinci etkisinin, işsizlik oranının yüzde 10'ların üzerine çıkması beklenebilir. Üçüncü olarak, özellikle kredi faizlerinin de artacağı düşünüldüğünde, kararlardan en çok konut sektörünün etkileneceğini tahmin etmek zor değil. Dolayısıyla bu kararlarla, 2008 krizinden sonra hükümetin iç talebi canlandırmada kullandığı en önemli araç olan "inşaat odaklı birikim" stratejisinin önemli yaralar alacağını söyleyebiliriz. Son olarak faizlerin artışı, özellikle küçük işletmeler için kredi borcunu ödeyememe anlamına gelebilir. Bu bağlamda, 2008 krizi sonrası iç talebin canlandırılmasıyla desteklenen büyüme, talebin daraltılması sonucunda büyük ölçüde ihracat artışına bağlı kalacaktır.

 

Enflasyonun Yükselişi

Merkez bankası kararlarından sonra kısa vadede doların ve avronun gerileyeceğini söyleyebiliriz. Ancak bu gerilemenin sürekli olacağını varsaymamız için elimizde herhangi bir kanıt yok. Zira 2002-2013 arasındaki dönemde FED trend olarak genişleyici para politikaları uyguladı, ancak bu sürecin sonuna gelindi. Eğer ABD'de toparlanma devam ederse, önümüzdeki dönemde faiz artışı bile gündeme gelebilir. Dolayısıyla konjonktür Türkiye gibi ülkelerin aleyhine işliyor.

İkinci olarak, ihracat ithalata bağlu olduğu sürece döviz açığı sorunu öyle ya da böyle önümüze gelecektir. Faiz kararları sonucu ülkeye gelen döviz sayesinde bastırılan döviz, Türkiye ekonomisinin bu bağımlı yapısıyla ilgili herhangi bir iyileştirme getirmeyecektir. Aksine var olan sanayi yapısı için olumsuz etkilerde bulunma ihtimali daha yüksektir.

Son olarak Gezi Direnişi ile birlikte iktidar bloğu içinde var olan çatlakların belirginleştiği, 17 Aralık'ta başlayan operasyonlarla da daha da derinleştiği ve bir devlet krizi halini aldığını söyleyebiliriz. Bunun anlamı AKP'nin en önemli siyasi sermayesi olan "istikrar" kozunun elinden kaymaya başlamasıdır. 

Dolayısıyla, faiz artırımı ilk anda etkili olsa bile, faizin kendisi orta vadede siyasi riski yüksek bir ülke için TL'nin yeniden değer kaybetmesine engel olabilecek bir araç olarak görülmemelidir. Dövizin TL karşısında yeniden değerlenmesi ise, başta yakıt ve enerjii fiyatları olmak üzere ithalat kanalıyla iç piyasayı etkileyecek ve enflasyon artışını körükleyebilecektir.

Toparlamak gerekirse, faiz artış kararının etkileri çok yönlü olacak ve bunlar tartışılmaya devam edilecek. Şu aşamada söylenebilecek olan önümüzdeki dönemde, büyümenin yavaşlaması ve işsizliğin artmasının yanında dövizin yeniden değerlenmesiyle beraber enflasyonun yükselmeye devam etmesi gibi, seçime giden bir hükümetin hiç de hoşlanmayacağı gelişmelerin yaşanabileceğidir. Tüm bu sürecin olası siyasi sonuçlarını tartışmak da bir başka yazıya kalsın.