10 Temmuz 2014 Perşembe

Sıradaki Kriz Gelsin: Bu Sefer Portekiz!

10 Temmuz günü Portekiz’in en büyük bankasının kağıtlarının borsada işlem görmesi askıya alınınca, Avrupa’da 2008’den beri hiç dinmeyen finansal dalgalanmalara bir yenisi daha eklendi. Konunun ekonomik ve politik yönlerine aşağıda değineceğim ancak Portekiz’deki gelişmelerin malum olanı bir kere daha ilan ettiğini baştan belirtmek gerekir: Kemer sıkma politikaları öldü, ancak cenazeyi kaldıracak "mezar kazıcılar" henüz ortada görülmediğinden durum giderek kötüleşiyor!
 
Ne Oldu?
Portekiz'de 2011 Nisan'da başlayan ve IMF-AB tarafından sağlanan 78 milyar avro ile desteklenen kurtarma paketi kısa bir süre önce sonlanmıştı. Bunun ardından başbakan Pedro Passos Coelho, finansal piyasalardan borçlanarak devam edileceğini açıkladı. Ancak bu duruma biri ekonomik diğeri politik iki gelişme eklenince, IMF-AB kredi şemsiyesinden henüz çıkan Portekiz'in durumu tehlikeli hale gelmeye başladı. Zira henüz krizin etkisi ortadan kalkmış değil. İşsizlik oranı düşüşe geçse de hala kriz öncesinin neredeyse iki katı seviyesine. Ekonomik büyüme ise hala yüzde 2'ler düzeyinde bile değil.

Kaynak: http://goo.gl/hyNYEb

Ekonomik Durum
İlk olarak ekonomik alanda yaşanan gelişmeye baktığımızda, sorunun merkezinde Portekiz'in en büyük bankası olan Banco Espirito Santo (BES) olduğunu görüyoruz. Finansal panik, bankanın sahip olduğu şirketlerden birinin hesaplarında 1.3 milyar dolarlık bir açığı usulsüz bir şekilde kapatıldığı spekülasyonu ile patlak verdi. Aslında sorun yeni değildi, BES'in bağlı bulunduğu holdinge ait şirketlerdeki sorunlar nedeniyle batabileceği korkusu Mayıs ayında ortaya çıkmış ancak Portekiz Merkez Bankası'nın garanti vermesiyle bu sorun geçici olarak çözülmüştü. Sonunda, BES merkezli spekülasyonlar arttı ve yüzde 19 oranındaki düşüşten sonra bankanın borsadaki kağıtlarının dolaşımı 10 Temmuz'da durduruldu.

Politik Durum
İkinci olarak siyasi duruma baktığımızda, koalisyon hükümetinin daha fazla kemer sıkma politikası uygulamaya mecali kalmadığını ve Maliye ve Dışişleri Bakanlarının istifalarının hükümeti sarstığını görüyoruz. Buna göre 2008 krizinin Avrupa'yı etkilemesi sonrasında iktidardan düşen sosyal demokratların yerine 2011'den sonra iktidara gelen mekez-sağ koalisyon hükümetinin temel misyonu AB-IMF tarafından önerilen kemer sıkma tedbirlerini hayata geçirmek idi. İki yılı aşkın zamandır harfiyen uygulanan programa rağmen ekonomik durumda kayda değer bir iyileşme olmaması istifaları tetikleyen önemli unsurlardan biri oldu.

 
Kaynak: http://goo.gl/F8xRkn

Kemer Sıkma Tedbirlerinin İflası
2011'de Portekiz'de kamu açığının milli gelire oranı yüzde (-) 4.3 idi. İki yıllık program ile bunun düşürülmesi öngörülmüştü. Program dahilinde, IMF ve AB'den sağlanan krediler karşılığında, kamu harcamalarının kısılması, ücretlerin dondurulması, emeklilik ve sosyal güvenlik gibi hakların daraltılması ve vergilerin artırılması gibi, geniş toplum kesimlerinin yaşam koşullarını giderek zorlaştıran tedbirler uygulandı. Sonuçta varılan noktada kamu açığının milli gelire oranı azalmak şöyle dursun, daha da arttı: 2013'teki oran yüzde (-) 4.9

Buradan da basitçe görebileceğimiz şey kemer sıkma tedbirlerinin çalışmadığı. Peki, çalışmadığı aşikar olan bu politikalarda neden ısrar ediliyor diye sorduğumuzda, yaşananın bir sermaye projesi olduğunu görebiliriz. Bu projeyle (başka Alman sermayesi olmak üzere) Avrupa genelinde sermaye krizi kullanarak çalışanların haklarını geriletmeye çabalamaktadır. 

Sıradaki Kriz Gelsin!
Tıpkı Bulgaristan krizinde olduğu gibi, ancak her seferinde daha yüksek bir şiddetle korkulan, bu küçük finansal dalgalanmaların yeniden tüm finansal sistemi sarma riski, yani krizin yayılma etkisi. Zira BES'in kağıtlarının borsadaki işlemlerinin dondurulduğuna dair haber çıktığı gün Avrupa genelinde borsalarda düşüş yaşandı, hatta bunun etkileri ABD'de dahi görüldü. Bunun iki nedeni var. İlki finansal piyasaların bütünleşik yapısı, ikincisi bankacılık sisteminin hala çık kırılgan olmasıdır. Bu ikisinin gerisinde ise 6 yıldır süren kemer sıkma politikalarına rağmen hala ekonomik krizden çıkılamaması yatıyor.

Sonuçta, Avrupa bölgesinde yaşanan irili ufaklı bankacılık ve finans krizleri bir gerçeği tekrar gösterdi. Eğer işçi sınıfı ve daha geniş toplumsal muhalefet kesimleri ortak hareket ederek bu süreci tersine çevirmezse kaybeden tüm Avrupa'daki çalışanlar olacak.
------------------------------------------------------------------------------
Bu yazının bir versiyonu daha önce Başlangıç Dergi'nin web sitesinde yer aldı.

1 Temmuz 2014 Salı

Kriz Sürüyor, Bu Sefer Bulgaristan

Geçtiğimiz hafta Bulgaristan'da yaşanan finansal panik, Avrupa'da krizden çıkış için gösterilen onca çabaya rağmen hem finansal sistemin hem de ülke ekonomilerinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Finansal sistemin kilitlenmesini önlemek için Bulgaristan bankacılık sistemine 2.3 milyar avroluk bir desteğin enjekte edilmesi, Avrupa Komisyonu tarafından onaylandı. Peki Bulgaristan krizinin yayılma ihtimali var mı? İste korkutan soru bu.

Cuma Paniği: Finansal Komplo Mu?
Geçtiğimiz Cuma günü (30 Haziran), pek çok insan bankaların batacağı korkusuyla paralarını çekmek için bankalara hücum etti ve tek bir bankadan bir günde 560 milyon dolarlık para çekildi. Bunun üzerine Bulgar merkez bankası, "finansal sistemin sistematik bir saldırı altında olduğunu" ilan etti. Banka biraz daha ileri giderek, bu saldırının Bulgar finansal sistemini çökertmek üzere yapılmış bir komplo olabileceğini ve devlet kurumlarının ortaklaşa çalışarak sorumluların bulunmasını sağlaması gerektiğini savundu

Polis ise, bankaların batacağı ile ilgili e-mailler ve mesajlar atan organize bir suç örgütünün bu saldırıyı gerçekleştirdiğini ileri sürüyor. Konu hakkında New York Times, gerçekten de finansal sisteme bir saldırı olduğunu ve siyasi bağlantıları da olan rakip büyük sermayedarlar arasındaki kavganın bir sonucu olabileceğini yazdı. NYT'a göre sorun bir finansal krizden değil, iki oligarkın güç mücadelesi nedeniyle birbirinine karşı savaşmasının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Saldırının odağında Bulgar finansman sisteminin üçüncü büyük bankası olan "First InvestmentBank" vardı. 

Paniğin Gerisindekiler
Her ne kadar AB teknokratları ve Bulgar yetkilileri olayın bir finansal bir kriz olmaktan çok bir güven krizi olduğunu ileri sürse de, en azından, böyle bir güven krizinin neden bir anda ve bu kadar kolay bir şekilde bankacılık sisteminde bir paniğe yol açtığı sorusunu sormalıyız. Bu sorunun yanıtı için dört faktör sıralayabiliriz.

İlki, geçtiğimiz hafta Bulgar merkez bankasının, Bulgar finansal sisteminin dördüncü en büyük bankası olan "Corporate Commercial Bank"a el koyması, Cuma günkü paniğin yaşanması için uygun bir ortam yaratmıştı. İkincisi,  kredi değerlendirme kuruluşu olan S&P'nin Haziran ayında Bulgaristan'ın ülke notunu düşürmüş olmasıydı. Üçüncüsü ise Bulgar halkının hafızasında yaklaşık yirmi yıl önce 14 bankanın battığı 1996-1997 finansal krizin izlerinin hala canlı olmasıdır. Sovyet bloğunun çözülmesi sonrası uygulanan piyasa reformlarının bir sonucu olarak ortaya çıkan 1997 krizi sonrasında ekonomi yönetmi IMF programı çerçevesinde yürütülmeye başlandı. IMF programının önemli bir parçası da "para kurulu" uygulaması oldu. Dolayısıyla Bulgaristan yerli parasını belirli bir orandan Avro'ya bağladığından fiili olarak para politikasını Brüksel'e bağlamış oldu.

Kaynak: http://goo.gl/XXPo6j
Sonuncu neden, ekonominin kriz durumundan henüz çıkmamış olmasıdır. Buna göre Bulgar ekonomisi, (bizdekine benzer bir şekilde) krizlerle geçen 1990'ların ardından, 2000'li yıllarda 2008 krizine kadar var olan dünya genelindeki kredi genişlemesi döneminde yüzde 5'in üzerinde bir büyüme oranı tutturabildi. Ancak kriz sonrasında ekonomik büyüme bir türlü istenilen düzeye erişemedi, dolayısıyla krizden henüz çıkılmış sayılmaz, ki işsizlik oranları da bunu gösteriyor.

Kaynak: http://goo.gl/pPNQLp
Dolayısıyla yaşanan paniğin nedeni sadece ekonomik ve siyasal elitler arasında yaşanan güç mücadeleleri ya da bir komplo değil, Bulgar halkının (a) geçmiş deneyimleri (90'lardaki krizde banka mevduatlarının yarısı buharlaşmıştı), (b) henüz krizden çıkılmamış olması (büyümenin düşük, işsizliğin yüksek) nedenleriyle yaşananlara verdiği normal tepkidir.

Hükümet Düşüyor
Bulgaristan krizinin siyasete ilk etkisi, hükümetin düşmesidir. Geçtiğimiz yıl yapılan kuvvetli sokak gösterilerinden sonra iktidara gelen (sözde)-sosyalist Oresharski hükümeti, özellikle Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki kötü sonuçlardan sonra zor günler yaşıyordu. Kriz üzerine Bulgar devlet başkanı Plevneliev, acil bir zirve yaparak muhalefet ve iktidar partilerini topladı ve 25 Temmuz'dan sonra parlamentoyu feshedeceğini, 5 Ekim'de ise erken seçimlere gidileceğini açıkladı. 5 Ekim'de yapılacak erken seçimlere kadar ülkeyi yönetecek bir teknokrat hükümet ise seçenekler arasında. Ancak siyasi alternatifler pek de iç açıcı değil. Zira merkez sağ muhalefet lideri Borisov, bir dahaki bütçenin IMF tarafından hazırlanması gerektiğini savunuyor.

Esas Mesele: Kriz Bulaşıcı Olabilir Mi?
Bulgaristan krizinin gündeme getirdiği esas sorun ise krizin bulaşıcı olup olmadığı. Bu sorunun gündeme gelmesinin iki temel nedeni var. İlki Bulgar bankacılık sisteminin 85'inin Avrupa'daki diğer bankalara ait olması. İkincisi de batık borçların toplam borçlara oranının giderek artıyor oluşu.

Ülkeler arasındaki finansal bütünleşme, "normal" zamanlarda finans piyasalarının derinleşmesine neden olabiliyorken, "kriz" zamanlarında sistemin herhangi bir noktasında meydana gelen tıkanıklığın hızla diğer noktalara taşınmasını kolaylaştırıyor. Bu çerçevede bankacılık sisteminin büyük bir kısmına diğer ülke bankalarının sahip olması, krizin oralara da taşınması riskini artırıyor. Örneğin yabancılar arasındaki en büyük oyuncu İtalyan UniCredit. Ancak Bulgar bankacılık sektöründe Macaristan, Avusturya, Yunanistan ve Fransız kökenli bankalar mevcut. Dolayısıyla krizin farklı ülkelere yayılma riski hiç de az değil.

Kaynak: http://goo.gl/pZ3SKw

İkinci neden ise batık borçların durumu. Her ne kadar Bulgar kamu borcunun GSMH'ye oranı sadece yüzde 18, yani pek çok Avrupa ülkesinden çok daha iyi durumda olsa da, takipteki alacakların toplam borçlara oranı oldukça yüksek. Bankacılık sistemindeki bu sorun Balkan ekonomilerinde de görülüyor. Örneğin Bulgaristan'da takipteki alacakların toplam borçlara oranı yüzde 16.6 iken, Romanya'da 21.6 ve Hırvatistan'da 15.4 düzeyinde.


Sonuçta, her ne kadar AB teknokratları krizin "izole" bir kriz olduğu ileri sürse de, 2008'den itibaren ardı ardına süren "izole" krizler resmine bakınca aradaki boşlukları doldurmak hiç de zor değil. Bulgar finans sistemine yapılan acil kurtarma müdahalesinin, krizin yayılmasını engelleyip engellemeyeceğini de yaşayarak göreceğiz. Ancak bunun Bulgar halkının sorunlarına çözüm getirmeyeceği açık.

25 Haziran 2014 Çarşamba

Soğuk Havalar ABD'yi Çarptı: Ekonomi 2,9 Küçüldü!

ABD ekonomisi verilere göre ilk çeyrek büyümesi (küçülmesi), 2009'dan bu yana en kötü durumda: ekonomi ilk çeyrekte yüzde 2,9 daraldı. Ekonominin iyiye gittiği ve FED'in miktarsal genişleme programını aşamalı olarak daralttığı bir dönemde gelen bu rakam, ABD ekonomisini izleyenler için bir sürpriz olarak algılandı. Küçülmenin nedenleri ile ilgili olarak, ilk üç ayda hava koşullarının kötü olması argümanı o kadar çok tekrarlandı ki, verilere bakma ihtiyacı duydum.Gerçekten de Ocak-Mart arasında hava çok soğuktu. Ancak bu ekonominin yüzde 2,9 küçülmesi için yeterli bir sebep mi?

Her Şey Soğuktan Oldu!
Bu soruyu cevaplamak için 2002-2014 yılları arasında ABD'deki ilk çeyrek büyüme rakamlarını yine aynı dönemde ortalama hava sıcaklıklarıyla karşılaştırdım ve aşağıdaki grafik oluştu.



Grafiğin sol tarafında, 2002-2014 arasında ilk üç ayların "ulusal ortalama sıcaklık sıralaması" yer alıyor, sağ tarafında da yine aynı dönem için 1. çeyrek büyüme rakamları. Tabii ki, bir grafikle büyük genellemeler yapacak değiliz. Ancak kabaca görünen şu: Hava sıcaklıkları ile ekonomik büyüme arasında kuvvetli bir ilişki olduğunu söylemek zor. Örneğin 2002-2004 arasında hava sıcaklıkları hemen hemen aynı kalsa da, büyüme farklılıklar gösteriyor, ya da 2009 krizinde herhangi bir ilişki olmadığını görüyoruz. Ancak son üç yıldır, hem ortalama sıcaklıklar azalıyor hem de büyüme! Sonuçta ortaya çıkan bu rakamlarda hava koşullarının etkisi olmadığını söylemek zor. Ancak küçülmenin bu düzeyde olması, hala ekonominin krizin etkisinden çıkamadığının ve bu tip şoklara karşı kırılgan olduğunun da bir göstergesi olarak görülmeli.



Doğaya Rağmen Büyümeye
Hava koşulları ile ekonomik büyüme ilişkisi kapitalizm öncesi toplumlarda çok daha doğrudan ilişkiliydi. Çünkü bu toplumlar için temel üretim faaliyeti tarıma, tarım ise diğer faktörlerin yanında büyük ölçüde hava koşullarına dayanıyordu. Ancak kapitalizmin gelişimiyle birlikte, ekonomilerin büyümesi içinde tarımın belirleyiciliği azaldı ve hava koşulları ile ekonomik büyüme arasındaki ilişki daha seyreldi diyebiliriz. Ancak küresel iklim krizinin kapıda olduğunu düşünürsek bu ilişkinin koptuğunu söylemek mümkün değil. Son gelen ABD büyüme rakamları bir yanıyla bunu da gösterdi.


Krizin Geleceği
ABD için son büyüme (küçülme) rakamlardan sonra bu yıl için büyümenin beklendiği gibi yüzde 3,5-4 arasında gerçekleşmesi zorlaştı. Buna ek olarak işsizlik oranının azalıyor olması da kendi başına bir krizden çıkış sinyali olarak değerlendirmek zor, çünkü işsizliğin azalmasının gerisinde yeni iş yaratılması kadar iş arayanların vazgeçmesi, yani emek piyasasına katılım oranının düşmesi yatıyor. Tüm bunlara rağmen FED, piyasalara iyimserlik pompalamaya devam ediyor. 

2. çeyrekte havalar fena değildi, büyümenin ne kadar geleceğini de kısa sürede göreceğiz!

25 Mayıs 2014 Pazar

Ekonomik Kriz ve Yükselen Aşırı Sağ: Avrupa Seçimlerini Nasıl Okumalı?

Dün (25 Mayıs) sonlanan Avrupa Parlamentosu seçimlerinin en önemli sonucu aşırı sağın yükselişi oldu. İlk gelen sonuçlara Aşırı sağcı Ulusal Cephe Fransa'da yüzde 25 oy aldı. Danimarka, Avusturya, Macaristan, Finlandiya ve Yunanistan aşırı sağcı partilerin oy artırdığı ülkeler arasında yer aldı. Birleşik Krallık'ta ise göçmen karşıtı parti (UKIP) oylarını yüzde 11 artırarak birinci oldu. Buna karşılık Avrupa'da sola ait en iyi haber, krizle cebelleşen Yunanistan'dan ve İspanya'dan geldi. Yunanistan'da Syriza oyunu artırarak birinci parti olmayı başardı, İspanya'da Podemos hareketi ise büyük bir başarı göstererek ilk kez katıldığı seçimde yüzde 8 oy almayı başardı ve ekonomik krize ve kemer sıkma politikalarına karşı geniş kitlelerin sesi oldu.  Seçim sonuçlarının her bir ülke için değerlendirilmesi önemli. Ancak burada iki noktaya değineceğim: İlki, seçim sonuçları ekonomik kriz bağlamında değerlendirilmesi gerekliliği. İkinci de, sosyal demokratların neoliberal kemer sıkma tedbirlerini uygulamalarının sağın yükselişindeki önemli etkenlerden biri olduğu.

Avrupa'nın Derinleşen Krizi
Avrupa Parlamentosu seçim sonuçlarının gerisinde yatan dinamikleri daha iyi anlayabilmek için içinden geçmekte olduğumuz küresel ekonomik krizi göz önüne almalıyız. Aksi takdirde, krizi göz ardı eden analizler Avrupa'da aşırı sağın yükselişini sürpriz olarak değerlendirecektir. Buna göre, 21. yüzyılın ilk büyük krizi, 2008'de ABD'de patlak vermiş, ardından hızla Avrupa'ya ulaşmış ve derinleşerek günümüze kadar sürmüştür. Yakın zamanda yayınlanan kitabımızda, Avrupa krizinin ABD krizinden farkları üzerinde durmuştuk. Bu farklar gerek AB'nin kurumsal yapısından gerekse parasal birlik uygulamasından kaynaklanmaydı. 



Kısaca belirtmek gerekirse, Avrupa'da yaşanan süreç Alman sermayesinin, krizi fırsat bilip, tüm Avrupa işçi sınıfını disipline etme çabası çerçevesinde devam ediyor. Dolayısıyla yeni Avrupa'nın yükselen "Alman modelinin" gerisinde çalışanların üzerindeki kontrol mekanizmalarını daha güçlendirmiş olan Alman sermayesinin artan rekabet gücü yatmakta. Almanya önceki dönemde sosyal demokrasinin ve "Sosyal Avrupa'nın" modeli iken şimdi, "Neoliberal Avrupa'nın" simgesi durumunda.

Başını Alman sermayesinin çektiği istikrar paktı, paranın değersizleşmesinden çok doğrudan emek gücünün değersizleşmesini hedefleyen bir yol izliyor. Yaklaşık 5 yıldır uygulanmaya çalışılan politikanın temeli bu. Bu istikrar politikalarının içeriğine baktığımızda ise, kamu harcamalarının azaltılması, ücretlerin düşürülmesi, özelleştirmeler, emek piyasalarının esnekleştirilmesi ve sosyal hakların azaltılması gibi önlemlerin uygulandığını görüyoruz. Bunun karşılığında ise büyüme oranının bir türlü toparlanamaması, yüksek oranlı işsizlik özellikle Güney Avrupa'da hala en büyük problem. Son olarak gündeme gelen deflasyon riski ise, 2008 krizinin hala aşılamadığının en net göstergesi.


Yükselen Sağ ve Fransa
Bu bağlamda gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağın en önemli başarısı Fransa'da gerçekleşti. Yabancı düşmanı partinin bu derece yüksek oy alması pek çok açılardan değerlendirilecektir. Ancak burada özellikle 2012'deki seçimlerden bu yana uygulanan kriz karşıtı politikalara değineceğim. 

Fransa'da 2012'de iktidara gelen sosyal demokratlar ve Hollande, seçim kampanyalarında krizden çıkış için neoliberal kemer sıkma tedbirleri yerine, bir "büyüme ve istihdam programı" önermişti. Gerçekten de Hollande, 2012'deki seçim sürecinde neoliberal politikaları eleştirmiş ve bunun yerine alternatif olarak büyüme ve istihdam yaratacak bir programı uygulamaya koyacağını vaat etmişti. Zira seçim döneminde The Economist dergisinin kendisini bir "tehlike" olarak tanımlaması ve Almaya'nın başını çektiği "istirar" paktının değişeceği beklentisi, seçim sürecinde bir "heyecan" yaşanmasına neden olmuştu. Holande'ın başkanlık seçimlerini kazanması, Fransa için uzun yıllar sonra solcuların yeniden başkanlık kazanmaları açısından bir başarı olarak değerlendirildi. 

Ancak 2012'de Hollande'ın seçilmesinin temel bir politika değişimine neden olmayacağını ve bunun seçmenin sağa kaymasına neden olabileceğine işaret etmiştik. Kriz Notları'ndaki yazıda, "Avrupa para birliği sürdükçe, bu politikanın uygulanma şansı olmadığını" yazmıştık. Bunun sonucunun ise aşırı sağın yükselişi olabileceğini öngörmüştük: "Bu durumda geniş kitlelerde heyecan yaratan sol iktidarların başarısızlığı, zaten kriz sürecinde bir düzeyde yükselen aşırı sağcı, neo-nazi hareketlerin güçlenmesine ve hatta bir felaketle sonuçlanacak yeni bir faşizm dalgasının oluşmasına neden olabilir".



Ancak Fransa'da yaşanan sadece oraya özgü bir durum değil. Dolayısıyla Avrupa'da sağın yükselmesinin nedenlerinden biri de sosyal demokratların neoliberal programı uyguluyor olmasıdır diyebiliriz. 2012'de sosyal demokratlara yönelen büyük yığınlar şimdi çareyi sağda arıyor. Özellikle Fransa'da (sözde) sosyalist Hollande kemer sıkma politikalarını uygulamaya şaşmadan devam etti.

Bu noktada altını çizmemiz gereken husus, Avrupa’nın krizini derinleştirenin sadece Alman sermayesinin istikrar ısrarıyla sınırlı olmadığıdır. Bunun da ötesindeki ortak para birimi var olduğu ölçüde, tek tek ülkelerin yapısal olarak parasal genişleme yoluyla krizden çıkış yolunun tamamen kapalı olduğu görülüyor. Dolayısıyla özellikle Syriza açısından önümüzdeki dönemde en önemli sorun, nasıl bir alternatif programın uygulanacağı olacak.

Sol Alternatif
Bu nedenle solun bir kez daha önemli bir tarihsel karar anında olduğunu belirtmek gerekiyor. Ekonomik krizin tahrip edici etkilerine karşı insanların gündelik sorunlarına gerçekçi çözümler üreten bir ekonomik programla mevcut neoliberal çemberin kırılması solun öncelikli görevi. Aksi takdirde Fransa'da yaşanan aşırı sağ yükselişinin, tüm Avrupa'ya yayılmaması için bir neden yok. Çünkü insanlar artık kemer sıkma tedbirlerini daha fazla çekmek istemiyor. 

Sonuç Niyetine Hatırlatmalar
Toparlarsak Mayıs 2014 seçimleri iki tespiti bir kere daha doğrulamış oldu:
1. "Ekonomik kriz = Solun yükselmesi" gibi bir formülün geçerliliği yok.
2. Tarihin sarkacı sola salındığında onu tutacak bir alternatif yoksa, gideceği yer sağdır.
Dolayısıyla Avrupa'daki toplumsal muhalefet, neoliberal programı geri çevirecek bir alternatif yaratamazsa, önümüzdeki dönemde neoliberalizmin derinleşmese ve sağın yükselişe tanık olmamız kuvvetle muhtemel.

13 Mayıs 2014 Salı

İşçi Ölümlerinin Önüne Nasıl Geçilebilir? Emek Hareketi İçin Hatırlatmalar

Bu satırları yazarken Soma'daki faciayla ilgili elimizde olan son bilgi, 232 işçinin öldüğü, 80 yaralı olduğu ve göçük altında hala yüzlerce işçinin bulunduğu idi. Hiç kuşku yok ki, Çetin Uygur'un söylediği gibi "tarihin en büyük iş cinayetiyle karşı karşıyayız".Soma'da yaşananlar ilk değildi, ancak ölümleri sistematik katliamlar halinden çıkarmak mümkün. Nasıl mı?

Bunu açıklamak için öncelikle kısaca Türkiye'de madencilik ve kömür sektörünün ekonomideki yerine bakacağım, ardından da iş cinayetlerinin artışına işaret edip, işçi ölümlerini yaratan temel mekanizmanın ne olduğunun altını çizeceğim. Sonrasında da işçi ölümlerinin önüne nasıl geçilebileceğini ve bu konudaki taleplerin neler olabileceği üzerinde duracağım.


Türkiye'de Madencilik ve Kömür Sektörü
2010 yılı itibariyle Türkiye'de madencilik sektörünün toplam sanayi üretimi içindeki payı yüzde 7.32, milli gelir içindeki payı ise yüzde 1.40 düzeyindedir. 2000'li yıllar boyunca madencilik sektörüne yapılan yatırımların toplam yapıtımlar içindeki payı artarken, bu yatırımlar daha çok özel sektör ağırlıklı gerçekleşmiştir.

Erişim: http://www.enerji.gov.tr/index.php?sf=webpages&b=tabiikaynaklar

 Madencilik sektörünün zaman içindeki değişimine baktığımızda ise milli gelir içindeki payının çok yüksek olmamasına rağmen 2001 ile 2012 yılları arasında bu payın yüzde 50 düzeyinde arttığını görebiliriz.

Erişim: http://www.mta.gov.tr/v2.0/default.php?id=maden-dis-ticaret

Yine 2000'li yıllarda sektördeki firmaların kökenine baktığımızda, yabancı sermayeli firmaların sayısının hızla arttığını görebiliriz.


Erişim: http://goo.gl/I3V430

Son olarak sektörün dış ticaret içindeki konumuna baktığımızda, ithalatın ihracattan fazla olduğunu, yani madencilik sektörünün Türkiye'deki ihtiyacı karşılamaya yetmediğini görebiliriz. Örneğin Türkiye'de tüketilen kömürün yüzde 20'si ithal edilmektedir.

Erişim: http://goo.gl/C6R7yv
 Dünya ekonomisinde ise, 2000'li yıllarda özellikle Çin ve Hindistan gibi hızlı büyümekte olan ekonomilerin taleplerini artırmaları, maden fiyatlarının artmasına neden olmuş, 2008 krizi nedeniyle yavaşlayan fiyat artışları, kriz sonrasında tekrar artmaya başlamış ve bu yüksek talep, "küresel madencilik endüstrisinin yoğun büyüme sürecinin arkasındaki itici güç olmuştur".

Toparlarsak, bu bölümü tamamlarken çıkarmamız gereken temel sonuç, Türkiye'de madencilik sektöründeki ithalat baskısının, bu sektörde faaliyet gösteren firmalar üzerinde müthiş bir rekabet basıncı yarattığıdır.


Soma Holding: 6 Ayda 2,5 Kat ArtanÜretim
Madencilik sektöründe yüksek dış rekabete karşı bir firmanın nasıl ayakta kalabildiğini, hatta kısa sürede karlı bir yatırım haline gelebildiğini ise Soma Holding örneğinden anlayabiliriz. Soma Holding’in sahibi Alp Gürkanişin sırrını şöyle açıklamış:



"Ancak, Soma'daki işlerin asıl büyümesi Türkiye Kömür İşletmeleri'nin (TKİ) 2005'te aldığı kararla oldu.
- Neydi o karar?
- TKİ, rödovans karşılığı işleri özel sektöre devretme kararı aldı. O döneme kadar çoğunlukla zarar eden TKİ, bu karar sonrasında kâra geçti.
- Nasıl oldu? Sihirli bir formül mü devreye girdi?
- TKİ, Soma'da kömürü kendisi çıkarırken tonunu 130-140 dolara mal ediyordu. Biz ihaleye girip, tonun TKİ'ye yüzde 15'lik rödovans payı dahil 23.80 dolara çıkarma taahhüdü verdik.
- TKİ, kömürün maliyetini oldukça indirmiş. Bu model size de para kazandırıyor mu?
- Gerek biz, gerekse diğer özel şirketler kâr etmesek bu işe girmezdik.
- Kârlılığa ulaşmak nasıl oldu?
- Bizim mühendis ve işçilerimiz uzaydan gelmedi. Sadece işi iyi planlamak, özel sektörün çalışma tarzı devreye girdi o kadar".

Soma Holding sahibinin verdiği röportajda vurguladığı rödovans sisteminin altını çizmemiz gerekir. Rödovans kelimesinin sözlük anlamı imtiyaz ücretidir. Bir özelleştirme yöntemi olan rödovans düzenlemesinin uygulamadaki anlamı şudur: Devlet, kamuya ait olan madenleri tamamen satmak yerine bunun kullanım hakkını belirli bir bedel karşılığında bir firmaya kiralamaktadır. Ancak bu sözleşmenin çerçevesinde bir firmanın karlı olabilmesi için, mutlak surette sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerinin üzerinde bir üretim kapasitesine ulaşması gerekir. Dolayısıyla, firma üzerinde, yukarıda değindiğimiz ithalat baskısının yanında, rödovans sisteminden de kaynaklanan bir üretim baskısı mevcuttur. 




 Son olarak şunu vurgulamamız gerek: Soma Holding'in bu müthiş atılımı sadece "özel sektörün çalışma tarzı" ile gerçekleşmedi.Soma Holding'in iktidar partisiyle yakın olduğu ise bir sır değil. Bu yakınlık giderek holdinge giderek stratejik bir oyuncu olma olanağı sağlamış ve holding inşaat sektöründe de büyük yatırımlara girmeye başlamıştır.

Türkiye'de İş Cinayetleri
Soma Holding'in son yıllarda gerçekleştirdiği bu müthiş atağın altını çizdikten sonra, Soma faciasının gerisindeki dinamiklere biraz daha yakından bakabiliriz. Başlarken kavramsal netlik açısından neden "iş cinayetleri" kavramını kullandığımızı açıklayalım. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin yaptığı tanımlamaya göre gerekli önlemler alındığında bütün kazalar önlenebilir olduğuna göre, gerekli önlemlerin alınmaması sonucunda işçinin yaşamını yitirmesine "iş kazası" değil "iş cinayeti" denmelidir.

Erişim: www.ttb.org.tr/msg/images//files/dergi/40/msg40.pdf
Verilere baktığımızda sadece 2013 yılında 5000 iş kazası gerçekleşmiş bunun sonucunda da 1235 işçi yaşamını yitirmiştir. Bu 1235 işçiden 93'ü ise madencilik iş kolunda çalışmaktaydı. 2014'ün ilk dört ayında ise 396 işçi yaşamını yitirmiştir. Türkiye'de iş kazası geçirenlerin sektörel dağılımına baktığımızda, yüzde 10.1 ile ilk sırayı madencilik sektörünün aldığını görüyoruz. Türkiye'de toplamda 1941'den bu yana 3000'den fazla ölüm gerçekleşti. En büyük facia ise 1992'de Kozlu'daki grizu patlaması sonucunda 263 işçinin yaşamını yitirmesiyle gerçekleşti.

Erişim: http://goo.gl/yXv0oS
Son olarak, dünyanın ilk iki büyük kömür üreticisi ile Türkiye'yi karşılaştırmalı olarak değerlendirirsek, Türkiye'de çıkarılan milyon ton başına düşen işçi ölümü sayısının bu iki ülkenin çok üzerinde olduğu rahatlıkla görülebilir.


Neden İşçi Ölümleri Gerçekleşiyor?
Bu soruya iki tip cevap veriliyor. Bunlardan ilki gözünü kar hırsı bürümüş patronlar yüzünden. İkincisi de vicdansız siyasetçiler yüzünden. Baştan belirteyim, gerek ana akım gerekse muhalif medyada sıklıkla rastlayabildiğimiz bu söylemlerin her ikisi de doğru değildir. İşçi ölümlerinin ardında "patronların kar hırsı" olması, "hırslı olmayan" patronlarla meselenin çözülebileceğine işaret eder. Mesele Nuray Mert'in vurguladığı gibi vicdanlı olup olmama meselesi de değildir. Zira bu tip açıklamalar, işçi ölümlerinin kötü insanlar nedeniyle gerçekleştiği gibi naif bir  noktadan yola çıktıkları ölçüde sorunun sistemik boyutunu yani işçi ölümlerinin kapitalizmin temel işleyiş mekanizmalarının bir sonucu olarak gerçekleştiğini görmezden geliyorlar.


İşçi Ölümlerini Yaratan Temel Mekanizma: Sermaye Birikimi ve Rekabet
Peki, işçi ölümleri gözünü kar hırsı bürümüş patronlar ya da vicdansız siyasetçiler nedeniyle gerçekleşmiyorsa neden yaşanıyor. Bunu açıklamak için kapitalist sermaye birikiminin temel mekanizmalarını, güncel olayı aklımızda tutarak hatırlayalım. Kolaylaştırmak için maddeler halinde yazacağım.

1. Güvenlik önlemi almak masraflıdır:
Firmalar, işçilere güvenli bir çalışma ortamı sağlamak için bu alana yatırım yapmalıdır. Ancak bu yatırımlar üretim maliyetlerine ek bir maliyet getirecektir.

2. Firmalar, sistematik olarak sürekli daha ucuza üretmek zorundadır. Aksi takdirde piyasadan elenirler.

3. Güvenlik önlemleri, küresel rekabet baskısı altındaki firmalar için maliyet artırıcı bir unsurdur:
Gerçekten de Türkiye'deki madencilik sektörünün yapısına baktığımızda, yukarıdaki bölümden çıkardığımız sonuç, bu sektörün yoğun bir ithalat baskısı altında faaliyet gösterdiğidir. Dolayısıyla bu sektördeki firmalar, rakiplerine karşı ayakta durabilmek için maliyetlerini sürekli azaltmak zorundadır. Bu zorunluluk, patronların iyi yürekli olması ya da gözünü kar hırsı bürümüş olmasından, yani niyetlerinden bağımsız olarak var olan bir gerçekliktir. Kapitalizmin temel yasalarından biridir. Ancak firmalar sert küresel rekabet koşullarına tabii olmasa dahi, yani ürettiklerine devletin alım garantisi vermesi koşulunda dahi, maliyet baskısı sürecektir. Bunun nedeni, özellikle rödovans mekanizmasında olduğu gibi, firmanın kar etmesi için devlete ödemeyi taahhüt ettiği meblağın üzerinde üretim yapma zorunluluğudur.

4. Bu şartlar altında çalıştıracak işçi bulduğu sürece, firmaları güvenlik önlemi almaya itecek herhangi bir nedeni yoktur:
Firmaların yeterli güvenlik önlemleri olmayan ve sonu ölümle bitecek kazaların yaşanmasının çok muhtemel olduğu iş ortamını sunmalarının üç temel nedeni vardır. Bunlardan ilki, dışarıda bu iş işin çalışmak zorunda olan işçilerin olması, firmanın elini güçlendirir. Yani işsizlik oranı yüksek olduğu sürece, firmalar gereken güvenlik yatırımlarını yapmadan da faaliyet gösterebilirler, zira her zaman bu şartlarda çalışmayı kabul edecek işçiler bulunabilir. İkincisi devletin yaptığı piyasa dostu deregülasyonlardır. Bu kuralsızlaşırma uygulamaları sonucunda firmaların üzerindeki denetim azalacaktır ve güvenlik yatırımının yapılmaması durumunda firmanın karşılaşabileceği maliyet azalacaktır. Rödovans sisteminin en önemli sonuçlarından biri budur. Sonuncusu ise, işçilerin örgütsüz olması ya da örgütlü emeğin güçsüz olmasıdır. Bu durumda da işçiler çok zor çalışma koşullarında çalışmak zorunda kalacaklardır.


Nasıl Değişir?
Yukarıdakileri firmayı haklı çıkarmak için anlatmadım. Aksine, kapitalist sistemde işçiler gibi firmaların ida tabii olduğu mekanizmalar olduğunun altını çizmek istedim.  Peki, bu şartlar altında işçi ölümlerinin önlenmesi mümkün müdür? Tamamıyla sıfırlamak gerçekçi olmasa da işçi ölümlerini azaltmanın tek yolu firma için iş güvenliği ile ilgili önlemleri almamayı maliyetli hale getirmektir. Bunun için iki temel strateji izlenebilir:

Bunlardan ilki, emek örgütleri facianın yaşandığı firma ve bu firmanın bağlı olduğu holding üzerinde baskı yaratarak, güvenlik önlemi almamayı maliyetli hale getirmesi olabilir. Ancak tek tek firmalar düzeyinde, her bir iş kazasında ayrı ayrı mücadele etmek hem zaman kaybına neden olur hem de tek bir firmada elde edilen kazanımlar, rekabet baskısı sürdüğü sürece kalıcı olmayabilir. Bu durumda ikinci olarak, mücadele doğrudan devlete yönelik olmalıdır. Bu yolla ilgili sektörde düzenlemeler ve kontroller sıkılaştırılabilir.



Ne Yapmalı?
Hiçbir firma, güvenlik önlemi almamanın maliyeti, güvenlik önlemi almanın maliyetini aşmadıkça bu önlemleri kendiliğinden almaz. Hiçbir devlet, bu önmeleri almamanın maliyeti, almanın maliyetlerini aşmadıkça, yeni düzenlemeler getirmez. Dolayısıyla, işçi ölümlerini kısa vadede azaltılmanın yolu firmaların ya da devletin kendiliğinden yapacağı düzenlemeler değildir. Bunun tek yolu, tüm bileşenleriyle birlikte emek hareketinin, firmaları ve devleti bu önlemleri almaya mecbur bırakmasıdır.

Talepler Neler Olabilir?
Son olarak bu alandaki taleplerin neler olabileceği üzerinde duracağım.Somut taleplerin içinin doldurulması, tabii ki olayın muhatapları tarafından çok daha yetkin bir şekilde gerçekleştirilecektir. Ben sadece gözüme çarpan iki örneğe değinmekle yetineceğim. İlki İ.Ü. SBF'de görev yapan Yrd.Doç.Dr. Ahmet Bekmen'in önerisi. Bekmen şunları sıralıyor:
-"Soma kömür işletmeleri yöneticileri yargılansın
- İşçi sağlığı-güvenliği yasası çöpe! Yeni yasa ve uygulamanın denetimi tamamen emek ve konuyla ilgili meslek örgütleri tarafından gerçekleştirilsin.
- "İş cinayeti" kavramı ve buna özel hükümler ceza hukuku içerisinde tanımlansın".

İkincisi de Güney Kore'den. Yakın zamanda Kore'de yaşanan gemi kazasında 260 genç öğrenci yaşamını yitirmişti. Kore'li yetkililer kazanın bir talihsizlik sonucunda gerçekleştiğinde ısrarcı oldu ancak meselenin iç yüzü kısa sürede ortaya çıktı. Hükümetin bu alandaki sağlık ve güvenlikle ilgili düzenlemelerin gevşetilmesi, kamunun elinde olan hizmetlerin özelleştirilmesi ve çalışma yasasının esnekleştirme yönünde değiştirilmesi, kazaya giden yolu açmıştı. Güney Kore'deki gemi faciası ile Soma'daki maden faciası, bir noktada aynı neoliberalleşme sürecinin farklı görünümleri olarak görülebilir. O nedenle Koreli muhaliflerin talepleri Türkiyeliler için de geçerlidir diyebiliriz. Talepler şundı:
1. Hayatta kalanlar ve ölenlerin ailelerine tıbbi yardım, tedavi ve gerekli maddi tazminat ödenmelidir.
2. Hükümet yaşanan trajedideki sorumluluğunu üstlenmelidir. Eğer bir devlet kendi vatandaşlarını koruyamıyorsa, o artık devlet olarak adlandırılamaz.
3. Facianın nedenlerini araştırmak ve sorumlularını bulmak üzere bağımsız bir uzman heyet görevlendirilmelidir.
4. Neoliberal deregülasyonlar geri çekilmeli, kamu güvenliği ve yararı ile ilgili düzenlemeler uygulanmalıdır.
5. Hükümet medya üzerindeki kontrolüne ve sansüre bir son vermeli, basın özgürlüğünü garantilemelidir.

20 Nisan 2014 Pazar

Yeni "Örtülü Ödenek" Mi Geliyor?

Şubat başında, olası krize hazırlık olarak hükümetin özel sektörün borcunu devralabileceğine işaret etmiştik. Dün (19 Nisan 2014) Resmi Gazete'de yayımlanan yönetmeliğe göre bu olasılık gerçekleşti. Artık özel sektör borçlarına Hazine garantisi getiriliyor. Peki, iki kritik seçim yaklaşırken bunun anlamı ne?

Seçimler ve Ekonomik Büyüme
Pek çok faktörün yanında, AKP'nin seçim başarılarına ekonomik büyümenin de olumlu katkı yaptığı biliniyor. Şimdi önümüzdeki iki seçimi ve hükümetin (artık Erdoğan'ın diye okumalı herhalde) ekonomik yavaşlamaya tahammülü olmadığını düşünürsek, bu adımlar sürpriz değil. Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanabilecek herhangi bir aksiliğin ya da her şey yolunda giderse önümüzdeki yıl gerçekleşecek olan seçimler sürecinde iktidarın kaybedilmesinin, sadece iktidardan düşme değil, aynı zamanda bir dönemin yargılanması anlamına da gelebileceği biliniyor. Böyle bir durumda, ekonomik koşulların en azından hükümetin aleyhine çalışmayacak bir düzeyde tutulması hayati önem taşıyor.

Küresel Ekonomik Konjonktür ve Seçimler
Bu şartlar altında, genel olarak küresel ekonomik konjonktürün hükümetin aleyhine döndüğü söylenebilir. Gerçekten de 2008 krizinin üçüncü aşaması olarak görülebilecek olan yeni kriz dalgasının "yükselen piyasalar" olarak kodlanan ülkelerin vurması muhtemel. Bunun ilk işaretlerini Ocak 2014'te gördük. FED'in faiz artırımına başlayabileceği 2015 yılında ise muhtemelen Ocak 2014'teki dalgalanmanın devamını yaşayacağız.

Ancak küresel konjonktürün genel gidişatı bu şekildeyken, özellikle Avro Bölgesi'nde belirginleşen deflasyon riski, genel konjonktür açısından bir istisna olabilir. Eğer Avrupa Merkez Bankası, FED'e benzer bir miktarsal genişleme programı uygulamaya başlarsa, bu AKP açısından hesapta olmayan ama olumlu bir gelişme haline gelebilir. En azından 2015'e kadar ekonomik büyümenin yavaşlaması hızlanmayabilir. Geçtiğimiz hafta merkez bankası ve faizler üzerine yapılan tartışmalar hükümetin Avrupa'daki deflasyonu bir fırsat olarak kullanmaya hevesli olduğunu gösteriyor. Ancak belli ki, hükümet kaderini sadece Avrupa Merkez Bankası'nın kararlarına bağlamak istemiyor.

Özel Sektöre Hazine Garantisi
19 Nisan Cumartesi Resmi Gazete'de yayımlanan "Hazine Müsteşarlığı Tarafından Gerçekleştirilecek Borç Üstlenimi Hakkında Yönetmelik"in 4. maddesine göre, 1 milyar liranın üzerinde olan yap-işlet-devret projeleri ile Sağlık ve Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen 500 milyon doların üzerindeki proje borçlarına Hazine garantisi geliyor. Bunun geçmişteki uygulamadan farkı, büyük projelerin tamamlanamaması halinde Hazine'nin doğrudan devreye girerek, bu projeleri üstlenen şirketlerin borçlarının tamamını üstlenebilecek olması. Dolayısıyla bu yönetmelikle birlikte her fırsatta tamamlanmaları için ne gerekiyorsa yapacağını vurgulayan Erdoğan dediği yapmış oluyor.


Yeni "Örtülü Ödenek" Mi? 
Ancak bu uygulama, sadece bir hükümetin yaklaşan krize ve ekonomik yavaşlamaya karşı aldığı sıradan bir tedbir olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Bunun nedeni hangi projenin borcunun üstlenileceğine Bakanlar Kurulu'nun (yani Erdoğan'ın) karar verecek olması ve daha da önemlisi bu borcu üstlenilecek, yani kurtarılacak projelerin ve firmaların hangileri olduğunun kamuya açıklanmayacak olması.

Buna göre Yönetmeliğin 4. maddesinde, Bakanlar Kurulu şirketin borçlarının Hazine tarafından üstlenilip üstlenilmeyeceğine karar vereceği belirtilmiş. 5. maddede ise  "Bakanlar Kurulu karanın istihsalini müteakip borç üstlenim anlaşması imzalanır. İmzalanan borç üstlenim anlaşmaları Resmi Gazetede yayımlanmaz" denilmiş. Yani hangi projelerin destekleneceği gizli tutulmuş. Son olarak 6. maddede üst sınırın yenilenebileceği ve 7. maddede de Hazine'nin üstlendiği borçların "dış borç"olarak kaydedileceği belirtilmiş.

Sonuçta olan şu: bu büyük projeler için hepimizin ödediği vergilerle hem ihaleyle milyarlarca lira veriliyor, hem bunlar batınca yine vergilerimizle bu firmaların borcu üstleniliyor, hem de bu üstlenilen  projelerin hangileri olacağı kamuya açıklanmıyor!


3-5 Ağaç, 3. Köprü ve 3. Havaalanı
Hazine tarafından desteklenmesi muhtemel, yani batması muhtemel olan projeler hangileridir diye baktığımızda, başta 3. Köprü ve 3. Havaalanı olmak üzere, tartışmalı olan projelerin hemen hepsinin olduğunu görüyoruz. 

Geçtiğimiz yılın Haziran ayında yaşananların hafızası hala diri. Bu kolektif iradenin ve hafızanın, batması muhtemel bu projelere karşı doğayı savunması, tıpkı 3-5 ağaç meselesinde olduğu gibi, bir kez daha sadece doğayı savunmak anlamına gelmeyebilir.