10 Mart 2016 Perşembe

Avrupa Merkez Bankası Şapkadan Tavşan Çıkarabilir mi?

Avrupa Merkez Bankası (AMB) 10 Mart’taki para politikası kararları ile sürpriz yaratarak miktarsal genişleme (expanded asset purchase program) kapsamındaki menkul kıymet alım miktarını önemli ölçüde arttırdı. 2017 Mart’ına kadar devam edeceği açıklanan Avro Bölgesi miktarsal genişleme programında (devlet tahvillerini de kapsayan) menkul kıymet alımı ayda 60 milyar avro’dan 80 milyara çıkarılmış oldu. AMB aynı gün politika faizini yüzde 0,05’ten sıfıra indirdi. Aynı zamanda bankaları kredi vermeye teşvik için negatif seviyeye çekilmiş olan mevduat faizini 10 baz puan daha indirerek – 0,4’e çekti. Bankaların AMB’den borç aldıklarında ödeyecekleri faiz oranı da sınırlı bir düşüşle yüzde 0,25’e indirilirken, yatırım notuna sahip şirket tahvilleri de miktarsal genişleme programına eklendi. Bu son karar ve yeni bir finansman operasyonu duyurusu (TLTRO II) ile AMB hem bankalara hem de şirketler kesimine verebileceği desteğin sınırlarına bir adım daha yaklaşmış oldu.

Avro Bölgesi enflasyon verisinin Şubat 2016 için tekrar negatife düşmesi, başka bir ifadeyle yinelenen deflasyon ve Avro Bölgesi için kötüleşen ekonomik beklentiler bu önlemlere yol açmış görünüyor. Kısaca AMB’nin daha önce ne yaptığını ve politik yönelimi hatırlayıp bugünkü önlemlerin muhtemel sonuçlarını tartışmakta fayda bulunuyor.

Geleneksel Olmayan Önlemler Süreklileşiyor ve Sıradanlaşıyor

AMB yeniden finansman işlemleri vadesini 2008 ve 2009’da kademeli olarak arttırırken uluslararası finansal krize verdiği ilk tepki bankaların tahvillerini alarak (CBPP) kredi piyasasını korumak oldu. Tabloda[i]özetlediğim üzere bankalara verilen destek düşük faizli borç temini (LTRO) şeklinde Aralık 2011 ve Şubat 2012’de devam etti. Nihayet, hedef gözeten (reel sektöre kredi temini hedefini vurgulayan) yeniden finansman işlemleriyle 2016 ortasına kadar devam edecek bir program daha (TLTRO) tasarlandı. Menkul kıymet alımlarından uygun koşullarda kredi teminine kadar verilen desteklerin toplamı 2016 ortasında 1,6 trilyon avroyu bulmuş olacak.

AMB politika faizini 2008’de yüzde 4’ten 2009’da yüzde 1’e indirmiş ve bankalardan tahvil alımına giderken özellikle Almanya bankalarına destek sunmuştu. Ancak aynı dönemde Yunan borç kriziyle başlayan ve derinleşen devlet borcu sorunu devlet borçlanma piyasasına müdahaleleri de beraberinde getirdi. Bu müdahaleler özellikle Güney Avrupa ülkelerinin tahvillerinin miktar belirtilmeden ve bir programa bağlanmadan alınmasıyla başladı (SMP). Ancak AMB ve Bundesbank’a egemen olan temel kaygı müdahalenin mali açıdan batık devletleri kurtarmak anlamına geleceğiydi. Bu nedenle Doğrudan Parasal İşlemler (OMT) adıyla tasarlanan alımlarda aynı zamanda Avrupa İstikrar Mekanizması’nın istikrar programına tabi olunması koşulu getirildi. Bir anlamda Troyka (Avrupa Komisyonu, AMB ve IMF) ama özellikle AMB 2012 Eylül’ünde, IMF’nin 1980’ler ve 1990’larda küresel Güney’de oynadığı role soyunmuştu. Son borç verme mercii haline geleceğini açıklayan AMB açısından sorun ağır bir yeniden yapılandırma sürecine tabi kılınacak ülkenin kurtarılmasıydı ve merkez ülkelerden Avro Bölgesi’nin sorunlu coğrafyalarına kaynak transferi ya da borç silme (2012 Mart’ındaki tarihin en büyük takas işlemi istisnası dışında) söz konusu bile değildi.

Politik Yönelimde Israr ve Tükeniş

Kısaca belirtmek gerekirse Troyka açısından para politikası ve kurtarma paketlerinin tasarımı çoktandır yapısal reformun gerekli olduğu ekonomileri bu doğrultuda zorlamak gerektiği inancını yansıtıyordu. Emek piyasası reformları ve sıkı maliye politikası ile toparlanma gerçekleşebilirdi. AMB’nin para politikası ve geleneksel olmayan önlemleri bunun kolaylaştırıcısıydı. Ulusal ölçekte kemer sıkmanın sürekliliği ve yapısal reformlara, Avro Bölgesi düzeyinde finansal sektörün denetimi eklendiğinde krizin geride bırakılabileceği anlayışı ve AMB’nin “kendi kendini düzelten”[ii]mekanizmaları da barındırdığını belirttiği önlemlerinin zamanla ortadan kalkacağına yönelik iddiasına karşı planlar işlemedi.

Buna rağmen AMB’nin tercihi finansal kesime ve bankalar aracılığıyla da giderek artan oranda özel sektöre destek vermeye devam etmek oldu. Geçen süre içinde Avro Bölgesi’nde ekonominin yerinde sayması ve 2014 sonunda başlayan deflasyon sorunu nedeniyle AMB 2015’te miktarsal genişlemeye gitmek zorunda kaldı. Üstelik ekonomik durgunluk sorunun katmerlenmesine zemin hazırlıyordu. Tekrar hatırlatmak gerekirse bugün Yunanistan’ın devlet borcunun gayrisafi hasılasına oranı, 2012’de borç takasının gerçekleştiği dönemle aynı! İtalya’nın devlet borcu GSYH oranı ise Yunanistan’ın borç sorununun başladığı 2009’un son aylarındaki oranından yaklaşık 10 puan daha fazla!

Miktarsal genişlemeye rağmen, AMB Eylül 2015’te ve Şubat 2016’da fiyatların düşüşüne engel olamadı. Yukarıdaki tabloda görülebildiği üzere AMB’nin müdahale tarihçesi giderek tükenen seçenekler ve çözüm getirmeyen programlarda ısrar olarak anlaşılabilir. Ancak burada vurgulanması gereken önemli bir nokta daha var. Otoriter neoliberal zihniyet (ordoliberalizmi de barındıran bir devlet-ekonomi ilişkisi yorumu) nedeniyle AMB’nin kriz karşısındaki tepkileri en tepede alınan para politikası kararları aracılığıyla ulusal ekonomilere reform yolunu dayatmak anlamına geliyor. AMB’nin devlet borçlanma piyasasına müdahalesi genişlemeci ve çevrim karşıtı programların takip edilmesi veya kamu harcamalarının artmasa dahi yerinde saymasını kolaylaştırma amacı gütmüyor. Bu nedenle 2010 ve 2011’de SMP son derece ihtiyari ve geçici bir alım anlamına geliyordu ve 2012’de OMT oldukça ağır koşullar ve yapısal reform taahhüdüyle devlet borcu alımını öngörüyordu. 2015’ten itibaren uygulanan miktarsal genişleme programı da aynı şekilde yatırım notuna sahip devlet kağıtlarının alımını ve zarar söz konusu olursa bunun ilgili ülke merkez bankasına yıkılmasını öngörüyor. AMB’nin son kararı miktarı artırmasına karşın kamu harcamalarının artışı konusunda bir yönelim değişikliği simgelemiyor, aksine denenmiş bir yöntemde ısrar ediyor.

Şapkadan Çıkan: Gergin Bekleyiş

2. baskısı ay sonunda çıkacak çalışmamızda belirttiğimiz üzere[iii] merkez bankalarının barutu tükeniyor ve AMB’nin politika faizini daha indirme kararı bunu simgeliyor. Karar sonrasında bir banka uzmanının “Draghi, tavşanın bir kısmını şapkadan çıkardı” yorumundaki benzetmeyi kullanacak olursak şapkadan başka bir şey çıkmasının mümkün olmadığını ve durgunluk ve deflasyonun bundan sonraki seyri için gergin bir bekleyişin başlayacağını belirtmek mümkün.

AMB şirket tahvillerini işin içine katarak (ve TLRTO II aracılığıyla bankalara daha da ucuz finansman sağlayarak) kamudan esirgediğini özel sektöre vermek dışında bir önlem alamıyor. Draghi 10 Mart’taki açıklamasıyla faizlerin daha uzun bir süre bu seviyede tutulacağını belirtirken bir yandan da bankaların karlılık oranlarına olumsuz etkide bulunabilecek daha da düşük faiz oranlarından kaçınmak ve daha uygun finansman sağlamak isteğini belirtti. Elbette yaygın beklenti piyasaya pompalanan avroların kredi piyasasını canlandırması, avrodaki sınırlı değer kaybıyla ihracatı desteklemesidir. Nitekim çok sayıda piyasa oyuncusu ve finansal uzman bunlara ek olarak yeni finansman programının olumlu yanlarından da söz etme ihtiyacındadır. Ancak önceki yıllarda başlatılan geleneksel olmayan yöntemlerde olduğu üzere özel sektöre verilen desteğin ekonomiye etkisinin derecesi tartışmalıdır. Ancak şurası açıktır: AMB’nin kriz sırasındaki rolü Avrupa’da milyonlarca emekçinin yaşam standardını düşürmek doğrultusunda olmuştur. Tam da kendi politik tercihleri ve kararları aracılığıyla AMB neoliberal bir çerçevede yapabileceklerinin sonuna gelmektedir.






[i] Tablo daha önceki bir çalışmamda yer almaktadır, burada güncellenmiştir ancak TLRTO II'nin ayrıntıları belirginleşmediği için bu program dahil edilmemiştir: Güngen, A. R. (2015) “Whatever it takes? The European Central Bank’s Sovereign Debt Interventions in the Eurozone Crisis”, mimeo

[ii] European Central Bank (2011) The Monetary Policy of the ECB. ECB, Frankfurt.

[iii] Akçay, Ü. ve A. R. Güngen (2016) Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği. NotaBene: Ankara.

8 Mart 2016 Salı

6 Göstergede Türkiye ve Rusya Ekonomisi: Gerilim Stratejisi Nereye Kadar?

2015 yılının sonlarına doğru düşürülen Rus uçağından sonra Türkiye ile Rusya Federasyonu arasında tansiyon artmıştı. Rusya'nın Türkiye'ye yönelik uyguladığı ekonomik yaptırımlardan sonra iki ülke arasındaki gerilim daha da şiddetlendi. Bazı çevreler petrol fiyatlarındaki düşüş nedeniyle Rus ekonomisinin zaten çöktüğü, dolayısıyla Türkiye'ye yaptırım uygulayacak bir gücünün olmadığını ileri sürüyor. Aşağıdaki 6 temel ekonomik gösterge ile Türkiye ve Rusya ekonomisi karşılaştırıldığında bu görüşü destekleyecek bir sonuca ulaşmak mümkün görünmüyor.

Faiz Oranları


source: tradingeconomics.com

Yukarıdaki grafikte görüldüğü gibi Rusya'daki faiz oranları, geçtiğimiz yıl yerli paranın çöküşü sonrasında Rus merkez bankasının art arda aldığı kararlar sonucunda sert bir şekilde yükselmişti. Rusya'da 2015 yılında yaşanan sürecin bir benzeri, 2014 Ocak ayında Türkiye'de de yaşandı. TL'nin hızlı değersizleşmesi sonucunda TCMB olağanüstü toplantı yaparak faiz oranını sert bir şekilde yükseltmişti. Güncel olarak Rusya'da faizler Türkiye'ye göre yüksek olsa da her iki ülke FED'in alacağı faiz kararına duyarlı olmaya devam edecek.

Ekonomik Büyüme


source: tradingeconomics.com

Her iki ülkedeki yıllık ekonomik büyüme rakamları karşılaştırıldığında, Rusya ekonomisinin son beş yıldır istikrarlı olarak yavaşladığı görülebilir. Bunda petrol fiyatlarının etkisi var. Ancak benzer eğilim petrol ithalatçısı olan Türkiye ekonomisi için de gözlenebilir. Türkiye ekonomisinin büyümesi henüz negatif alana geçmemiş olsa da, her iki ülkenin de küresel krizin üçüncü aşamasının etkisi altında olduğunu söyleyebiliriz.

İşsizlik Oranı


source: tradingeconomics.com

Her iki ülkedeki işsizlik oranları karşılaştırıldığında ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. Geçtiğimiz yıldan beri ekonomisi sert bir şekilde daralan Rusya ekonomisinde işsizlik oranı, Rusya'ya göre görece yüksek bir büyüme oranı yakalayan Türkiye ekonomisinin neredeyse yarısı düzeyinde! Türkiye'de 2000'li yıllarda uygulanan ekonomik politikaların bir sonucu olarak işsizlik oranı kalıcı olarak yüzde 10'lar seviyesine oturmuş görünüyor. Türkiye'de önümüzdeki dönemde ekonomik büyüme temposunda yaşanacak bir yavaşlama, işsizliğin daha yüksek seviyelere çıkmasına neden olabilir. Zira işsizlikte trend yukarı yönlü.

Enflasyon

source: tradingeconomics.com

Geçtiğimiz yıl Rusya'daki sert faiz indirimi sonrasında, artan enflasyonun tekrar çöküş öncesi seviyelere getirilerek kontrol altına alındığı görülebilir. Buna karşılık Türkiye'de Ocak 2014'te yapılan sert faiz artışı sonrasında enflasyonun kontrol altına alınması şöyle dursun, daha arttığı görülüyor. Dolayısıyla TCMB üzerindeki faiz artışı yönündeki baskının önümüzdeki dönemde de süreceğini söyleyebiliriz.

Cari Denge


source: tradingeconomics.com

İki ülke ekonomisinde temel farklardan biri cari denge hesaplarında ortaya çıkıyor. Buna göre doğal kaynak zengini Rusya'da, petrol fiyatlarındaki sert düşüşe rağmen cari denge halen fazla verir vaziyette. Türkiye'de ise yine petrol fiyatlarının hızlı düşüşü sonrasında hızla iyileşen cari denge halen yüzde 4'lük cari açığın altına inememiş durumda. Türkiye ekonomisinin yapısal özellikleri nedeniyle ekonomik büyüme ancak yüksek cari açık ile elde edilebiliyor. Bu yapının kısa dönemde değişmeyeceği göz önüne alınırsa, petrol fiyatlarındaki artışın Rusya ekonomisine etkisi pozitif olacakken, Türkiye ekonomisine etkisi mutlak olarak negatif olacaktır.

Kamu Borcunun Milli Gelire Oranı


source: tradingeconomics.com

İki ülke ekonomisindeki farklardan biri de kamu borcunun milli gelire oranında görülüyor. Buna göre Rusya ekonomisinin petrol fiyatları nedeniyle yaşadığı çöküşe rağmen kamu borcunun Türkiye'ye göre halen oldukça düşük olduğu görülüyor. Türkiye ekonomisinde ise borcun "özelleştirilmesi" politikasının bir sonucu olarak borçlanma piyasasından kamu çekilirken, özel sektör ve hane halkı borçluluğu hızla artmakta. Buna rağmen kamu borçluluğu halen oldukça yüksek. Türkiye ekonomisinde önümüzdeki dönemde ekonomik yavaşlamaya karşı kamu harcamalarının artırılacağı düşünülürse, bu borçluluk oranının daha da yükselmesi beklenebilir.

Sonuç
Elbette, birbirinden oldukça faklı coğrafi büyüklüğü, doğal kaynak donanımı, teknolojik düzeyi ve ekonomik yapısı olan iki ülke ekonomisini sadece bu veriler üzerinden karşılaştırmak tam olarak sağlıklı bir sonuç vermeyebilir. Rusya, küresel krizin üçüncü aşamasına geçişin sancılarını yaşıyor. 2012'den beri resesyonda. Ancak bu, işsizlik, cari denge ya da kamu borcu gibi alanlarda ciddi sorunlar yaratmış gibi görünmüyor. Elbette bu sürecin devamı genel bir ekonomik çöküşe neden olabilir. Ancak bir düşünce egzersizi olarak yukarıda ele aldığım 6 temel göstergelerden çıkan sonuç, kısa dönemde Rusya'nın içinde bulunduğu ekonomik koşulların, alacağı siyasi kararlarda frenleyici bir etki yapmayabileceği yönünde.

28 Şubat 2016 Pazar

#G20 Shanghai Zirvesi: IMF Planının Reddi ve Tükenen Seçenekler

Üye ülkelerin maliye bakanları ve merkez bankası başkanlarının katıldığı ve geçtiğimiz hafta Shanghai'da gerçekleştirilen G20 zirvesine, IMF'nin önerdiği mali genişleme planı damgasını vurdu. Plan reddedildi. Ancak bu tartışma, 2008'den itibaren süren krizde, politika yapıcıların alet çantasındaki araçların birer birer tükendiğini göstermesi açısından önemli idi.

IMF'nin Planı: Yeni Keynesçilik İşbaşında
IMF'nin G20 toplantısında tartışılmak üzere hazırladığı plan, 2008 krizinden itibaren uluslararası kurumlardan gelen raporlar arasında en karamsarlardan biri. İki temel tespitten hareket ediyor: (i) finansal dalgalanma ve varlık fiyatlarında yaşanan düşüş atmosferinde ekonomik toparlanma zayıflamıştır, (ii) küresel ekonomi şoklara karşı çok daha kırılgandır. Bu iki tespitten hareketle küresel ekonomik krizden çıkış için önerisi geniş tabanlı bir politika tepkisi.

IMF'ye göre geniş tabanlı bu politika tepkisi ilk olarak ekonomik büyümeyi güçlendirecek unsurlardan oluşmalı. Bunlardan ilki para politikası. Ancak bilindiği gibi para politikası ile yapılabileceklerin sonuna gelinmiş durumda. Merkez bankalarının barutu giderek tükeniyorsa, alet kutusunda geriye maliye politikası kalıyor. IMF'ye göre maliye politikası, para politikasının istenen sonuçları verebilmesi için destekleyici olmalı. Özellikle bütçesi çok kötü durumda olmayan (mali alanı bulunan) ülkeler kamu harcamalarını artırmakta tereddüt etmemeli.




Tek Ülkede Kapitalizm Zor!
Küresel bir sistem olan kapitalizmin karşısında tek ülkede sosyalizm kurmanın zorlukları gibi, küresel ekonomik kriz ortamında tek ülkede krizden çıkış da mümkün değil. Bu durumun farkında olan IMF, potansiyel riskleri sınırlamak ve ekonomik toplarlanmanın gerçekleşmesi için G20 bileşenlerine farklı ülkelerde uygulanacak ekonomi politikasında bir koordinasyonun olması gerektiğini hatırlatıyor. Yani tek bir ülkede değil, eşgüdümlü olarak kamu harcamalarının ve yatırımlarının artırılması öneriliyor.

IMF Keynesciliği vs. Neoliberal Alman Modeli
IMF'nin bu önerisi karşısına en sert itiraz Alman Maliye Bakanı'ndan geldi. Schäuble, borçla finanse edilen bir büyüme modelinin sınırlarına ulaşıldığa işaret ederek, herhangi bir şekilde bir mali genişleme programının üzerinde uzmaşmanın mümkün olmadığını belirtti. Bakan'ın aklında olan çözüm ise, Troyka aracılığıyla yıllardır krize giren Güney Avrupa ülkelerine dayatılan kemer sıkma tedbirleri. Alman Bakan bunu "yapısal reformlar" olarak kodluyor. Krizdeki Avrupa ülkelerine dayatılan kemer sıkma programının bir bileşeni olan Fransa Maliye Bakanı Sapin de, Alman meslektaşı gibi bir küresel mali genişleme programının söz konusu olmadığının altını çizdi.



Ara Sonuç: Kriz Derinleşiyor
Son G20 zirvesi iki gelişmeyi daha görünür kıldı: (i) küresel krizin geride bırakması söz konusu bile değil, (ii) küresel krize karşı uygulanan tedbirler istenen sonuçları vermiyor. Bu iki gelişme, aynı zamanda küresel krize karşı geliştirilen "daha fazla neoliberalizm" reçetesinin de işlemediğini ilan ediyor. Önümüzdeki ay ikinci baskısı çıkacak olan Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş kitabımızda, zaten krizle iflas eden ekonomi politikalarının neden krizden sonra dahi değiştirilmeden uygulandığı konusunu etraflıca tartışmıştık. Özetle söylediğimiz sorunun teknik olmaktan çok siyasi olduğu idi. Son G20 toplantısı, bu tespitimizi teyit ediyor. Ekonomi ile siyasetin "görünüşteki" ayrımı üzerine kurulan kapitalist sistemin işleyişi ve bu işleyişten kaynaklanan ekonomik krizlerden çıkış hiç bir zaman pür teknik düzeydeki çözümlerle olmadı. IMF'nin önerisi teknik olarak ne kadar "doğru" olursa olsun, buna uygun siyasal ve sınıfsal ittifaklar gelişmedikçe bunun uygulanması mümkün değil.

10 Ocak 2016 Pazar

Hükümetin 2016 Planı Netleşiyor: Kriz Karşıtı Önlemler Devrede

64. Hükümet’in kuruluşunun üzerinden çok zaman geçmedi ancak küresel krizin derinleştiği bir ortamda 2016 yılında hükümetin hayata geçireceği program netleşmeye başladı. Bu yazıda üç ayaklı (kamu harcamaları + asgari ücret artışı + kredi genişlemesi) bu planı ele aldım. Özellikle kredi genişlemesine yönelik alınan önlemlerin bir proaktif banka kurtarma operasyonu olduğuna dikkat çektim.

Mahroihtiyati Önlemlerden Kredi Genişlemesine
2008-9 krizi sonrasında Türkiye gibi ülkelerde 2010 ve 2011’de hızlı büyüme rakamlarına ulaşılmıştı. Bunu krizin “teğet geçmesi” olarak tartışanlar oldu. Bu hızlı büyüme kredi genişlemesinden kaynaklanıyordu ve bunun gerisinde de merkez ülkelerde krizden çıkış için alınan faiz indirimi ve miktarsal genişleme gibi önlemler yatıyordu. Makroihtiyati önlem çerçevesi, özellikle bankacılık sistemi kaynaklı risklerin önlenmesi için kredi genişlemesinin daraltılmasını öngörüyordu. Şimdi kaldırılması gündeme gelen, geçmişte makroihtiyati önlemler çerçevesinde kredi genişlemesini sınırlandıran önlemlerdir. Peki bu önlemler neden gündeme geldi ve daha önemlisi neden şimdi?




Önlemler Neden Şimdi Gündeme Geldi?
Aslında Kriz Notları’nı takip edenler soruların yanıtlarına aşina ancak “genel okuyucuya” hatırlatmak için şu kısa özeti geçebiliriz: 2008’de ABD’de patlak verek küresel ekonomik kriz halen sürüyor. Krizin ilk aşaması ABD’de finansal sistemin çökmesiyle ve firma iflaslaryla gündeme geldi. İkinci aşamasında kriz Avrupa’ya sirayet etmişti. Burada firma iflasları aşamasından devletlerin iflasları aşamasına geldik. 

Bu süreçte aralarında Türkiye’nin olduğu “yükselen piyasalar” olarak kodlanan ülkelerde yüksek büyüme rakamları görülüyordu. Bunun nedeni merkez ülkelerde faizlerin sınırlanması sonucu getiri arayışına giren büyük fonların bizim gibi ülkelere akmasıydı. 2013’ten itibaren küresel krizin üçüncü aşamasından geçiyoruz. Bu aşamanın tipik özelliği krizin mekansal genişlemesinin tamamlanmış olması ve artık derinleşmeye başlaması. Üçüncü aşamada dikkat çeken unsur “yükselen piyasaların” çöküşü. Başta Çin olmak üzere bu kategoride olan (Hindistan hariç) tüm ülkelerde ekonomik büyüme temposu yavaşlıyor. Ocak’ın ilk haftasında Çin’de yaşananlar, 2016’da bu sürecin devamının geleceğini gösteriyor.




Kriz Karşıtı Önlemler: Ücret Artışı + Kamu Harcaması + Kredi Genişlemesi
64. Hükümet Programı ve ekonomi kabinesi açıklandığında küresel krizin üçüncü aşamasında hükümetin “utangaç kalkınmacılık” olarak adlandırdığım politikalara yönelinmesinin yüksek bir ihtimal olduğuna işaret etmiştim. Bunun anlamı şu idi: Küresel krizin derinleşmesi nedeniyle dış ticaretin zaten çöktüğü bir ortamda iç talebin giderek daha fazla öne çıkması. Hükümet geçtiğimiz süreçte tahmin ettiğimiz gibi iç talebi destekleyecek üç kritik hamle yaptı.

1. Bunlardan ilki asgari ücret artışı idi. Bizzat Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, asgari ücret artışının iç talebi artıracağını ve büyümeyi destekleyeceğini ifade etti.

2. İkincisi, Saray’ın ekonomi danışmanlarından Cemil Ertem’in de belirttiği gibi bir miktar bütçe açığı pahasına kamu harcamalarının artırılmasının gerekliliği idi. Bu alanda üç önemli hamle yapıldı. İlki Ziraat Bankası ve KOSGEB devreye sokularak KOBİ’lerin finansmana daha kolay ulaşmasını sağlayacak önlemler alındıİkincisi asgari ücret artışının sermaye kesimine getireceği yükleri azaltmak için, en son 2009 krizi sırasında gördüğümüz bir düzenleme yeniden devreye sokuldu: “SGK primlerinin yüzde 20.5'luk kısmı işsizlik fonu tarafından karşılanacak”. Üçüncüsü, küçük esnafı vergiden muaf tutacak düzenlemeleri içeren kanun tasarısı TBMM’ye getirildi.

3. Kriz karşıtı önlemlerin sonuncusu,  kredi musluklarının yeniden açılarak borçlan(dır)ma politiklarına hız verilmesi oldu. Bu da BDDK eliyle devreye sokulacak. Ancak devreye sokulması gündeme gelen bu önlemler sadece kredi genişlemesini öngörmüyor. Aynı zamanda proaktif bir banka kurtarma operasyonu anlamına da geliyor.

Proaktif Banka Kurtarma Hamlesi
Son günlerde ekonomi basınına sızan haberlere göre “ihtiyaç kredilerinde, kredi kartlarında ve kredili mevduat hesaplarında genel karşılık yükümlülüğünü 2013’te yüzde 1’den 4’e çıkaran BDDK, şimdi bu oranı yüzde 1’e indirecek”. Bunun ne önemi var diyebilirsiniz. İki açıdan önemli. İlki bu üstü örtük bir banka kurtarma hamlesi. Ya da daha doğru bir tabirle küresel ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte bankacılık sisteminde görülebilecek olası sorunlar için alınmış proaktif bir önlem. Zira bu hamle ile birlikte, “genel karşılık oranlarında yapılacak yüzde 1’lik azalma, bankaların 2016 tahmini kârlarını yüzde 8 artıracak”. Yani bankaların düşen karlılıklarını yeniden artırarak finans sisteminde ortaya çıkabilecek olası sıkıntıları şimdiden önlemeye yönelik bir adım.

Bankaların Kaldıraç Oranı Artıyor
İkincisi, BDDK’nın bu adımı ekonomik kriz karşısında hükümetin yaptığı en kritik hamlelerden biri olması nedeniyle önemli. Daha da açaçak olursa, BDDK aracılığıyla yapılacak olan düzenlemelerle bankaların kredi riskinden korunmak için ellerinde tutmak zorunda oldukları karşılıklar azaltılarak kaldıraç oranları artırılması planlanıyor. Bu 2000’li yıllar boyunca girilen finansallaşma sürecinin derinleşerek devamı anlamına geliyor. Yani ihtiyaç kredisi, tüketici kredisi, konut ve taşıt kredilerinde bir genişleme evresine girilecek ve hanehalkı borçlanmasında daha da artacak. Gelirleri harcamaları oranında artmayan geniş kesimler için borlan(dır)ma bir mecburi istikamet. Bu derinleşerek sürecek.




Sonuç
Kısacası, küresel krizin üçüncü aşamasına geçtiğimiz bu süreçte hükümet Ali Koç’un dediklerini yerine getiriyor. Koç’un yaptığı son açıklamalarda görüldüğü gibi, kendisi güzelce ‪#‎Piketty okunmuş, röportajı itinayla sosyal demokrasiye evritilmiş ve “yüzyıllardır emek ve sermaye arasındaki dengede gidip gelen sarkaç bu kez fazlaca sermaye tarafına kaydı" diye eklemiş. Bir de bu süreci “tercihen değiştirmezsek mecburen değişecek" demiş. Hükümetin “ücret artışı + kamu harcamaları + kredi genişlemesi” formülü tam da bunun yerine getirilmesi anlamına geliyor.

Gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz.


7 Ocak 2016 Perşembe

Devre kesiciler mi, makina kırıcılar mı? Çin’de borsa çöküşleri devam ediyor

7 Ocak'ta dünya borsa tarihinin en sersemletici olaylarından birisi yaşandı. Yine Çin’de. CSI endeksi işlemlerin ilk 13 dakikasında yüzde 5 düşünce borsa oyuncularının sakinleşmesi için 15 dakika süren bir ara verildi. Bu otomatik ara sonrasında düşüş oranı yüzde 7’yi geçince Çin borsası bugün için işlemlere kapandı. 30 dakikada son derece olağandışı durumlarda kullanılması beklenen devre kesiciler (circuit-breaker) iki kez  devreye girmiş oldu.

Ani düşüşlerde işlemlere ara verilmesi amacıyla kullanılan devre kesici, finansal piyasalarda oluşan döngü nedeniyle satışların olumsuz beklentileri körüklediği ve aslında böyle bir düşüşün zemini bulunmamakla birlikte aşırı düşüşlerin gerçekleşebildiği tespitine dayanıyor. Bunu engellemek için bulunan çözüm basit, önce ara verelim, “piyasa” sakinleşmiyorsa kapatalım. Derinlikli finansal piyasalarda yüzde 7 ya da yüzde 10 benzeri düşüş oranları çok nadiren rastlanabildiği için olağandışı koşullarda olağandışı önlemler alınabileceği öngörülmüş. Ancak Çin’de 2016 başından itibaren devre kesiciler ise yüzde 5’te iş başında oluyor ve ara veriliyor.

Bu nedenle başta the Economist olmak üzere liberal piyasa gözlemcileri yine temel bir kuralın (yeterince olgunlaşmamış bir piyasada ani düşüşlerin görülebilme olasılığı yüksek olduğu için yüzde 5’lik bir düşüş sıklıkla görülebilir!) çiğnenmiş olduğunu ve bu olağandışı önlemin yersiz kullanımına yol açacak bir hatadan bahsediyorlar. Sorun yetersiz düzenleme ve düşüncesiz finansal düzenleyiciler mi?

Devre kesiciler neden devrede?

Çin ekonomisine dair veriler bu aceleciliğin üzerine gitmeyi gerektiriyor. Düzenleme anlamındaki acelecilik de tespit yapanların aceleciliği de dikkatle ele alınmalı.

Öncelikle bu blogda üzerinde durduğumuz bir veriyi hatırlatalım: dünyada en yüksek büyüme oranlarına sahip ekonomilerden biri olmasına karşın Çin ekonomisinin büyüme oranları istikrarlı bir şekilde azalıyor (bkz. ilk grafik). Bu 2007-2009’da ilk dalgası ile arz-ı endam eyleyen krizde ilk etapta “yükselen piyasalar” ve Çin kurtarıcılığından bahseden argümanların kullanım süresini de doldurmuş oluyor. Merkezde zayıf toparlanma (ABD) ve deflasyon tehlikesi (Avro Bölgesi, Japonya) karşısında atılım gerçekleştirecek bir odak olarak BRICS düşüncesi çoktan berhava oldu. Görece yüksek büyüme oranlarına sahip Çin ve Hindistan’ın dünya ekonomisindeki beklentileri değiştiremediği ancak küresel hasılanınn yerinde saymasını engelledikleri söylenebilir. IMF World Economic Outlook’a göre “gelişmekte olan ülkeler” 2015’te (yüzde 4’e gerileyen toplam ekonomik büyüme beklentisiyle) 2009’dan sonraki en kötü büyüme performanslarını sergilediler. IMF 2016 için daha iyimser bir tablo çizse de bizzat kurumun bu beklentileri 2015’te iki kez eksi yönlü revize ettiğini biliyoruz.

Şangay endeksinin 2015 Haziran’ından Temmuz’una varan sürede yüzde 30’lara varan gerilemesi politik bağlantılarla desteklenen şirketlerin borsa balonunun patlaması kadar Çin ekonomisine yönelik beklentilerin de satışı desteklemesiyle ilgiliydi. Bankaların daha fazla kredi vermesi düzenlemeleri ve bağımsız varlık fonunun hisse senedi alımlarına başlamasının yetersiz kaldığını artık görüyoruz. Devre kesiciler bu bağlamda politika yapıcılar tarafından işe koşuluyor. Düzenlemenin yeni yılla birlikte başlaması aceleciliğinin arkasında bu yatıyor. Ancak hem Çin'deki çöküş hem de tetiklediği Avrupa borsaları çöküşü işlerin planlandığı gibi gitmediğini anlatıyor (bkz. 7 Ocak'ta Avrupa'daki borsalarda düşüşü gösteren grafik)

Sorun borsa ile mi sınırlı?

Yetersiz düzenleme ve kural ihlali argümanı ise sorunun esasen düzenleyici otoriteden kaynaklandığı ve çarenin borsanın olgunlaşması ve Çin’deki politik bağlantılardan – müdahalelerden azade bir yatırım ortamı sağlanması olduğunu ileri sürmek için kullanılıyor. Ancak işlemlere ara verme düzenlemesinin yapılmaması gerektiği, bunun derinleşme yetersizliği nedeniyle erken tarihli bir düzenleme olduğu düşüncesi hem aceleci hem de tek başına son derece yanıltıcı. Devam eden proleterleşme, fabrika yaşamının zorluğunun tetiklediği grevler ve buna karşın pmi endeksinin Mart 2015’ten bu yana 50’nin altında seyretmesinin gösterdiği üzere ekonomik yavaşlama eğilimi dikkate alınmadan borsa üzerine edilecek laf rakam fetişizmini dayatıyor.  

Dolayısıyla resme “Çin mucizesi” adıyla konulan örtüye rağmen artık daha görünür olan grev ve isyanları eklemeliyiz. Yan taraftaki son grafik uzun dönemdeki eğilimleri gösteriyor (Chuang dergisi preview makaleden alınmıştır, link: http://chuangcn.org/journal/one/no-way-forward-no-way-back/). Çin dünya ekonomisinin en büyük imalathanesi olduğu kadar grev sayılarının eşitsiz ancak istikrarlı bir şekilde artışı ile de merkezden farklılık arz ediyor. 2015'te grev ve gösteri sayısı 2014'ü ikiye katladı. Kısaca Çin kar oranları düşme eğilimi arka planında artan oranda ve daha etkili grevlerle sarsılıyor. Bir yandan da birikim temposunda yavaşlamanın sürdüğü ve spekülatif faaliyetin önemini arttırdığını görüyoruz.  

Kısaca değinilen acelecilikler, başa çıkılamaz çelişkilerin birikiminin bir parçası olan zengin ve güçlü ailelere karşı öfkeyi, akacak kültürel mecralar bulan bu hisleri, Çin’in bütün dünyaya emek ihraç ederken içeride de baskı aygıtlarını yetersiz bırakacak bir deneyim birikimine sahne olduğunu ve makina kırıcıların devre kesicilerden daha büyük borsa kapatmalarını hazırladığını görmezden gelmek anlamına geliyor. 

19 Aralık 2015 Cumartesi

FED Sahne Aldı, Sıra TCMB'de!

Uzun süredir beklenen FED faiz artışı gerçekleşti. FED’in sözlü yönlendirme mekanizmasını etkin kullanması sonucunda 0.25 oranında yapılan faiz artışı esasında etkisi olmayan bir olay  (non-event) haline geldi. FED başkanı Yellen’in yaptığı basın açıklamasında 2016 için ılımlı bir faiz artışı sürecinin öngörüldüğünü ancak bunun verilerdeki gelişmelere bağlı olduğunu açıkladı. Faiz artışı sonrası aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkeleri zor bir 2016 bekliyor.

2016 ABD Ekonomisi İçin Kritik Yıl
Piyasalar FED kararına kilitlendiği için geri planda kalan üç önemli gelişme, 2016 içinde ABD ekonomisinin doğrultusunu belirleyecek nitelikte. Bunlardan ilki ABD sanayi üretimdeki toparlanma emarelerinin zayıflaması idi. 16 Aralık’ta açıklanan ABD Kasım ayı sanayi üretimi verisinin beklentilerin altında kalması, hatta sanayi üretiminde Mart 2012’den beri en hızlı aylık düşüşün gerçekleşmesi, faiz artırımı kararının gölgesinde kaldığı için dikkat çekmedi. Kasım verisi tek seferlik bir düşüş değil, yaz aylarından itibaren süren düşüş trendinin devamı niteliğinde.


İkincisi ve daha önemlisi geçtiğimiz hafta ABD’deki gölge bankacılık alanında faaliyet gösteren üç önemli finansal kurum batmasıydı. Çöp kağıtlar (junk bonds) olarak adlandırılan bu yüksek riskli ancak yüksek getirili yatırım araçlarını pazarlayan finansal kurumların ardı ardına batması, en son 2007’de görülmüştü.

Üçüncüsü, Yellen’i şaşırtacak derecede düşen petrol fiyatları düşmeye devam ettiği ve Çin’deki devalüasyon politikası sürdüğü sürece, 2016 yılında gerçekleşmesi beklenen faiz artışının garanti olmadığının altını çizmeliyiz. ABD ekonomisi için her ne kadar 2016 büyüme beklentileri yüzde 2’nin üzerinde olsa da, enflasyonun yüzde 2 seviyesine gelmesi oldukça kuşkulu.

Dolayısıyla 2016 için dört defa yapılması öngörülen faiz artışının sürüp sürmeyeceği ya da bu dört taneden kaçının yapılabilceği, ABD ekonomisindeki gelişmelere bağlı. Yani 0.25 düzeyindeki faiz artışı yapılması, ABD ekonomisi açısından 2008 krizinin etkilerinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.

22 Aralık’ta TCMB Sahne Alacak
FED’in faiz kararının Türkiye’ye etkilerini görmek için kritik tarih 22 Aralık’taki TCMB toplantısı. Bu aşamada TCMB’nin oldukça zor bir durumda olduğunu belirtmek gerek. Zira (i) FED’i takip ederek faiz artışına gitmesi, (ii) faizleri sabit tutması durumlarında ekonomik büyümedeki tempo kaybı sürebilir. İlk durumda TCMB faiz artışına giderse, bu başta faiz artışına duyarlılığı yüksek olan konut sektörü gibi alanları etkileyerek, ekonomik büyümenin tempo kaybetmesine neden olabilir.


İkinci yol takip edilerek faiz artışına gidilmezse, bu sefer dövizin artışı yönündeki baskılar artacak ve bu durum özel sektör üzerindeki döviz borcunun çevrilememesi ve enflasyon ile cari açığın artışı gibi kanallarla yine ekonomik büyümenin tempo kaybetmesine neden olacak. Dolayısıyla her iki seçenek de benzer bir sonuca yol açabilir.


Sorumluluk FED’de Değil Hükümette!
Ancak bu merkez bankasının ve hükümetin bir kusurunun olmadığı, maruz kaldıkları bir süreç yaşadığımız anlamına gelmesin. 2000’ler boyunca hayata geçirilen neoliberal popülizmin gerisindeki temel faktörlerden biri olan uluslararası konjonktür şimdi tersine dönmeye başlıyor. Ve bu değişimin geleceği çok iyi biliniyordu. Dolayısıyla ekonomi yönetimindeki bu sıkışma hükümetin ve merkez bankasının bilinçli olarak tercih ettiği bir modelin sonucunda gerçekleşti. 

Hükümet geçen hafta açıkladığı eylem planı ile bu sıkışmayı iç talebi destekleyerek aşmaya çalışacağının sinyallerini verdi. Buna ek olarak geçtiğimiz yıl merkez bankasının ve hükümetin elini kolaylaştıran en önemli unsurlardan biri olan petrol fiyatındaki düşüş halen sürmeye devam ediyor. Bu önümüzdeki yıl için de bir kolaylık olmaya devam edecek. Ancak elimizdeki verilere dayanarak 2016’nın 2015’ten daha iyi bir yıl olacağını söyleyebilmek mümkün değil.

Şimdilik, 22 Aralık'ta TCMB'nin sahne almasını izleyeceğiz.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazının bir benzeri, 18.12.2015 tarihinde Başlangıç Dergi'nin web sitesinde yer aldı.

16 Aralık 2015 Çarşamba

Fed Faiz Kararı ve Etkileri

ABD merkez bankası FED’in faiz kararını açıkladığı 16 Aralık 2015 Çarşamba günü, RIT Youtube kanalından canlı yayında 2008 küresel ekonomik krizin evveliyatını, son dönemdeki gelişmeleri ve faiz kararının olası sonuçlarını tartıştığımız programı aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:




Gelişmeleri takip etmeye devam edeceğiz.