20 Eylül 2012 Perşembe

Sürekli Kriz Çağının Başlangıcı: Batı Cephesinde Değişen Bir Şey Yok

Geçtiğimiz haftayı kısaca özetlersek 2007-8'den itibaren var olan tablonun değişmediğini, hatta krizin daha da derinleştiğini görebiliriz. FED, gelen işsizlik rakamlarının bir türlü düşürülememesi üzerine piyasalara sınırsız parasal destek sağlayacağını ilan etti. Bunun karşısında Avrupa Merkez Bankası (ECB), geleneksel yolundan sapmayarak, sadece yapısal reformların uygulanması koşulu ile ikincil piyasalardan fon alımının yapılabileceğini ilan etti. Geçtiğimiz dönemden farklı olan ise, Çin'deki yavaşlamanın daha da belirginleşiyor olması.

Daha  önceden de belirttiğimiz gibi, devletlerin ya da kamu otoritelerinin krize müdahale edebilmek için çok fazla seçenekleri yok. Ya parasal değersizleşme ya da emek gücünün değersizleştirilmesi yoluyla yeniden toparlanma yönünde politika izleyebilirler. Son krizde ABD, her iki yolu da aynı anda uyguluyor. AB ise (Almanya olarak da okunabilir), ikinci seçenek üzerinde ısrarla duruyor. Ancak krizi karşılama biçimleri farklı olsa da krizi yaratan yapısal dinamiklerde bir değişiklik olmadıkça, konjonktür karşıtı politikalarla, politik otoritelerin krizi önleme şansları bulunmuyor. O zaman bu yapısal şartların neler olduğuna bir kez daha göz atabiliriz (#).

1970'li yıllardan itibaren sistemin yapısal krizi, kar oranlarının bir türlü yükseltilememesinden kaynaklanıyor. Bu durumda, en geleneksel yöntem, ücretlerin düşürülerek, yeniden karlılığın sağlanması. Ancak ücretlerin düşürülmesi, bu defa sistematik bir şekilde üretilenlerin satılması sorununu, yani talep yetersizliğini beraberinde getiriyor. Bu durumda ise kredi mekanizması devreye sokularak, talebin suni olarak pompalanması gündeme geliyor. Ancak buradaki talebin, öncekine göre niteliksel bir farkı var, o da borçlanmadan kaynaklanıyor olması. Dolayısıyla, finansallaşma olarak da özetlenen bu durum, farklı ülkelerde farklı zamanlarda devreye sokulsa da, günümüzde dünya genelinde gözleyebileceğimiz bir vak'a olarak karşımıza çıkıyor.

Kapitalist toplumsal ilişkilerde ve üretim yapısında temel motif kar olduğuna göre, karlılığın azalması, bir dizi sonucu da beraberinde getiriyor. Bu durumda, ekonomik büyüme yavaşlıyor, işsizlik artıyor, kamu borcu yükseliyor ve tüm bunlar döngüsel bir şekilde tekrar talebin daralmasına ve tekrar kredi/bireysel borçlanma yoluyla suni talep yaratılması yönündeki çabalara neden oluyor.

Krizin temel dinamiklerinden biri olan karlılığın yeniden tesis edilememesinin en önemli nedeni ise yine sistemin bir diğer yapısal unsuru olan rekabet mekanizması. Özellikle 1970'lerden itibaren önce Almanya ve Japonya'nın, ardından 1980'lerde ve 1990'larda Doğu Asya ülkelerinin son olarak da Çin'in oyuna girmesiyle çıta giderek ulaşılması zor olan noktalara tırmanıyor. Yani bir şirket, aynı kalitedeki herhangi bir malı diğerlerinden  daha ucuza ürettiği anda, diğerlerinin rekabet üstünlükleri sarsılıyor. Ancak, aynı kalitedeki bir malı daha ucuza üretmenin mümkün olan tüm yolları (teknoloji yoğun: işsizlik; emek yoğun: düşük ücret; hızın artırılması: fazla çalışma) çalışanların yaşam koşullarını giderek daha da kötüleştiren uygulamalar.

Toparlamak gerekirse, kar oranlarının düşmesi, rekabet, işsizlik ve ücretlerin düşürülmesi, talebin daralması ancak buna karşı kredi yoluyla bireysel borçluluğun genişletilmesi, günümüze kadar gelen süreçte krizin temel seyri idi. Ancak sistem açısından güncel olan sorun, mevcut bu mekanizmaların da işlemiyor oluşu. Tüm parasal destek çabalarına rağmen ABD'nin en büyüklerinden olan Bank of Amerika'nın bugün, yıl sonuna kadar 16.000 çalışanı daha işten çıkaracağını ilan etmesi, mevcut mekanizmaların işe yaramadığını bir kere daha ortaya koyuyor.

(#) Bu kısa değerlendirme, R. Brenner'in krizin yapısal kökenleri üzerine olan analizinden yola çıkmıştır.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz: Neoliberal Ütopyanın Krizi

Geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği İstatistik Kurumu tarafından yayınlanan verilere bakıldığında 2012 yılının sonunda teknik olarak resesyona girileceği belli oldu. Teknik resesyon, üst üste iki çeyrek, yani 6 ay boyunca negatif büyüme gerçekleşmesi durumuna verilen ad. Ekonomik büyümenin gerçekleşmemesi durumunda, ekonominin resesyonda olduğu ilan ediliyor. Ancak bu dar teknik yorumu bir kenara bırakırsak, Avrupa’nın krizinin ne durumda olduğunu nasıl anlayabiliriz? Bunun için biraz geriye dönüp krizin yapısal ve Avrupa’ya özgü yanlarına bakmak gerekiyor[1].

Krizin yapısal kökenleri, Marksistler tarafından uzunca bir süredir açıklanıyor. Her ne kadar bu açıklama biçiminde farklı kriz teorileri olsa da, hemen hemen hepsinin paylaştığı ortak nokta, krizin kapitalizme içkin olduğu ve piyasa ekonomilerinin kendiliğinden dengeye geldiğini iddia eden neoliberal yaklaşımın geçersizliği.

Ancak güncel krizi anlayabilmek için Avrupa içi dinamiklere de değinmek gerekiyor. Buna göre Avro birliği, Almanya için devalüasyon, yani yerli parasının değersizleşmesi anlamına gelirken, şu anda krizde olan ülkeler açısından revalüasyon, yani yerli yarasının değerlenmesi anlamına geldi. Bunun dış ticarete yansıması ise, devalüasyon etkisi yaşayan Almanya için ihracatının kolaylaşması ve dış ticaret fazlasına ulaşılması iken, revalüasyon etkisi yaşayan diğer ülkeler için ihracatın daha da zorlaşması ve bunun sonucunda da dış ticaret açığının giderek sürdürülemez bir boyuta erişmesi sonucunu doğurdu.

Kur farkları dış ticaret açısından önemli bir etken. Ancak süreci belirleyen yegane unsur değil. Para birliğinden kaynaklanan sorunların dışında, Avrupa Birliği’ni oluşturan ülkelerin arasında yapısal eşitsizlikler de mevcut. Buna göre geleneksel olarak bir ekonomideki dış ticaret açığı (fazlası) yurt dışına satılan mal ve hizmetler ile yurt dışından alınan mal ve hizmetlerin farkına göre belirleniyor. Dış ticaret açığı ya da fazlasını belirleyen, kur ayarlamalarından daha önemli (ve yapısal) bir değişken emek üretkenliği. Yani birim zamandaki çıktı miktarı. Dolayısıyla bir ekonomide emek üretkenliği yükseldiği oranda birim zamanda daha fazla çıktı elde edilebiliyor. Böyle bir durumda ise maliyetlerin azalması yani üretilenlerin daha ucuza üretilmesi durumu ortaya çıkıyor. Bunu mümkün kılan ise, bir ekonominin sermaye yoğun, yani teknoloji yoğun üretim yapabilme kapasitesi. Dolayısıyla emek verimliliğini artıran sermaye yoğun üretim yapabilme, yani teknolojiyi kullanabilme kapasitesi. Bu noktada belirtmek gerekir ki, sermaye yoğun üretim ya da teknolojinin (Marksist terminolojiyle söylersek ölü emeğin) giderek üretim sürecinde daha fazla kullanılıyor olması, kendi başına artı değer yaratan bir süreç değil, ancak artı değerin yaratılmasını hızlandıran bir etki yapıyor. Ancak Almanya’nın son dönemde bu kadar öne çıkmasının en önemli nedeni, sermaye yoğun üretim yapabilme kapasitesinin yanında, özellikle 2000’li yılların başından beri ücret artışlarını radikal bir şekilde kısıtlayabilmesinden ileri geliyor.

Dolayısıyla Avrupa’nın krizinin gerisinde, parasal birliğin getirdiği etkilerin yanı sıra, Avrupa ekonomileri arasındaki eşitsiz ve bileşik gelişme süreci yatmakta. Eşitsiz ve bileşik gelişme ise, bir yanda hızla gelişen ve rekabet gücünü artıran bir Almanya yaratırken, Yunanistan, Portekiz, İspanya ve İtalya gibi ülkelerin rekabet güçlerini yitiren ve giderek artan bir oranda dış ticaret açığı veren ülkeler haline gelmesine neden oluyor.

Dış ticaret açığı veren ülkelerin bunu karşılama biçimlerine bakıldığında da krizin patlak verdiği noktaya ulaşıyoruz. Buna göre şu anda kriz yaşayan ülkelerin tamamında dış ticaret açıkları dış borçlanma ile  karşılanmaya çalışılıyor. Bunun birkaç temel mekanizması olabilir. Ancak kriz sürecinde öne çıkan temel mekanizma kamu borçlarının artması olarak ortaya çıkıyor. Medyada sık sık karşılaştığımız İtalyan ve İspanyol devlet tahvillerinin faizlerinin yükselmesi ya da krizde olan ülkelerin borçlanma maliyetlerinin artması ya da giderek daha yüksek faizlerle borçlanmak durumunda kalması bunun bir sonucu olarak görülebilir.

Krizdeki ülkelere, bu yüksek borçluluk durumundan kurtulmaları için önerilen reçete ise kamu harcamalarını daraltmaları ve yapısal uyum politikalarını hızla hayata geçirmeleri. Her iki önerinin dayandığı temel unsur ise, bu ekonomilerin tekrar “rekabetçi” bir konuma gelmeleri. Bu ise, esas olarak emek piyasalarının esnekleştirilmesine, yani, sendikaların ve işçi sınıfının pazarlık gücünün kırılmasına dayanıyor. Dolayısıyla, krizdeki ülkelere çözüm olarak önerilen paketlerdeki temel argüman, emek gücünün değersizleştirilmesi, yani ücretlerin ve sosyal hakların daraltılması. Çözüm paketlerine göre ancak bu sayede, krizdeki ülkeler daha rekabetçi hale gelebilir ve borçlarını geri ödeyerek dış ticaret açıklarını kapatabilir.

Ancak Avrupa Birliği İstatistik Kurumu tarafından son açıklanan veriler, bunun neredeyse ütopik bir yol olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Açıklanan verilere göre Avrupa Birliği’ni oluşturan 17 ülkede ikinci çeyrek döneminde milli gelir ortalama olarak % 0.4 oranında daralmış durumda. Buna karşılık yukarıda işaret ettiğimiz gibi bu daralma, tüm üyeler için eşit dağılmıyor ve eşitsiz ve bileşik gelişme eğilimini bu verilerden de takip edebiliyoruz. Buna göre aynı dönemde Almanya % 1 oranında büyürken, krizde olan güney ülkeleri (İtalya, İspanya, Yunanistan, Portekiz) ortalama % 3.25 daralmış durumda. Yine krizin etkilediği İngiltere de % 0.8 daralma yaşadı.

Sonuç olarak söylenebilecek olan, bizzat krize neden olan politikaların krizden çıkış için de öneriliyor olmasının irrasyonelliği, esasında şu anda yaşanan krizden çıkışsızlığı ifade ediyor. Krizdeki ülkelerin, borçlarından daraltıcı ekonomi politikaları ile kurtulacağı öne sürülüyordu. Ancak son veriler bunun pek mümkün olmadığını bir kez daha açığa çıkardı. Geldiğimiz noktada, ekonomik kriz giderek neoliberal ütopyanın krizi halini alıyor.


[1] Bu yazı, daha önce 21.08.2012 tarihinde Evrensel Gazetesi’nde yayınlanmıştır:

12 Ağustos 2012 Pazar

Neoliberal Avrupa'ya Geçiş Süreci

Bu röportaj Arif Koşar tarafından yapılmış ve 10.08.2012 tarihli Evrensel gazetesinde yayınlanmıştır. Arşiv açısından burada da bulunsun istedik.

Yunanistan, İtalya, son olarak da İspanya... Yardım isteyecek mi istemeyecek mi? Avrupa Merkez Bankası borçlu ülkelerin tahvillerini alacak mı almayacak mı? Hatta Avro Birliği dağılacak mı? 2008 krizinden bugüne geçen dört yılda dünya hâlâ bir biçimde krizle boğuşmayı sürdürüyor. Dünyanın en gelişmiş ülkeleri krizden henüz yakasını kurtarabilmiş değil. Kolay kolay da kurtarabilecekmiş gibi gözükmüyor. Ancak her kriz süreci de ülkelerin ekonomik ve sosyal yapısında önemli değişikliklere neden oluyor. İşte emekçiler bu neoliberalleşme sürecine karşı çeşitli biçimlerde tepki gösterirken, biz de bu kriz sürecini iki bilim insanıyla konuşuyoruz.
Konuklarımız Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Türkay ve New York Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden Dr. Ümit Akçay.

Avrupa’da süregelen ‘borç’ krizinden başlayalım. Neler oluyor Avrupa’da?
Akçay: Kriz nasıl algılanıyor konusuna biraz değinmek lazım. Birkaç temel açıklama biçimi var. Birincisi; krizin, şirketlerin ya da CEO’ların hırslı davranışları üzerinden çıktığı tezi. Batı Avrupa’daki ve ABD’de Wall Street’teki eylemlerde sıkça vurgulanan bir şey buydu.

Türkay: O da onların ‘saflığı’?

Akçay: Bir başka açıklama daha kurumsal düzeyde. Mesela Merkez Bankası faiz oranlarını şu düzeyde değil bu düzeyde tutsaydı, ya da hazine borçlanma gereğini bu düzeyde değil, şu düzeyde ayarlasaydı kriz olmayabilirdi gibi, yani kurumsal organizasyona yönelik açıklamalar. ‘Aslında kriz engellenebilirdi, kurumsal sorunlar nedeniyle açığa çıktı’ gibi açıklama biçimi var. Gündelik medyada tartışma bu iki çizgide gidiyor. Ama hocanın işaret ettiği gibi, üçüncü açıklama biçimi, krizlerin kapitalizme içsel olduğu, doğası gereği olduğudur. Bu konuda sık verilen örnek, Marx’ın Kapital’inde ayrı bir kriz teorisinin olmadığıdır. Çünkü Kapital’de verildiği şekliyle birikim süreci özel olarak bir kriz teorisine ihtiyaç duymaz, çünkü kapitalizm krizlerle birlikte var olur.
Diğer meselelerde olduğu gibi, krizde de toplulaşmış kategoriler üzerinden konuşmak oldukça zor. Kriz eşit dağıtmıyor. Deyim yerindeyse bir çizgi çiziyor. Bu çizginin altında kalanlar eleniyor. Üzerinde kalanlar daha da güçlü çıkıyor. Dolayısıyla bir ülkenin krizinden bahsetmek oldukça zor. Bu şuna benziyor; “Türkiye ihracat rekoru kırdı, 120 milyar dolar ihracat yaptı”. Sanki ‘Ben yaptım’. Kişi başına düşen gelir 15 bin dolara geldi ama bu herkesin başına düşmüyor. Buralara dikkat ederek kriz tartışmaları yapılabilir.


Avrupa’da herkes bir biçimde krizin muhatabı. Kimisi alacaklı kimisi borçlu olarak. Nedir bu alacaklıların ve borçluların derdi?
Akçay: Avrupa krizi denilen krizi, aslında 2008’de ABD’de başlayan ve Lehman Brothers’ın çöküşüyle başlayan krizin devamı olarak görmek lazım.

Bu da tartışmalı bir konu. Çünkü kimi iktisatçılar Avrupa’da yaşananın başka bir kriz olduğu da ifade ediliyorlar. Ama siz devamı olduğunu söylüyorsunuz.
Akçay: Evet, bunlar bağlantısız olarak gerçekleşmiyor. Çünkü ABD ve Avrupa piyasaları büyük oranda entegre olmuş durumda. Dolayısıyla bunların birbirine yansımaması mümkün değil. 2008’de başladı. Ne oldu 2008’de? Kredi ilişkilerinin değerlenecek alanların daralması nedeniyle en fakirlere, oynak faizlerle verilen konut kredileri 2008’e geldiğimizde artık geri ödenemez hale geldi. Bu kredilere dayanarak daha spekülatif türev araçlar oluşturulmuştu. Emeklilik fonları bu araçlara yatırılmıştı vs. Dolayısıyla, bir yerde başlayan dalga, diğer yerleri de etkiledi.

Peki, Avrupa kriziyle bağlantı noktası nedir?
Akçay: ABD’de krizde zor duruma düşen şirketlere kaynak aktarılması söz konusu oldu.

Kurtarma operasyonları?
Akçay: Kurtarma operasyonları olarak söylenen olgu, aslında devletin sistemdeki işlevini açığa çıkan bir noktada. Batılıların ‘Too big to fail’ dedikleri yani “Batmak için çok büyük” olarak görüldüğü bir noktaya gelindi. Bunun anlamı, eğer krizde olan şirketlerin batmasına izin verilirse, daha sistemik risklerle karşılaşılacağı.

Türkay: Devletin, bu süreçlerde maliyeti toplumsallaştıran, kârı özelleştiren bir aygıt olduğu daha görünür hale geldi. Kurumsalcılar açısından bu arızi bir durum. Ancak bizim açımızdan bu yapısal bir durumdur.

Avrupa’da yaşanan da buydu…
Akçay: Evet, Avrupa’daki krizlerde de benzer durum yaşandı. Bu andan itibaren devlet, özel alandaki borçları üstlenmesiyle birlikte bir anda bu özel borçlar, kamu borçları haline geldi. Şu andaki Avrupa krizinin merkezindeki borcun, bu kamusallaştırılmış borçlardan kaynaklandığı söylenebilir.

Yunanistan’daki durum böyle midir?
Akçay: Az önce söylediğim krizin temel mekanizmalarından biriydi. Yunanistan’daki krize geldiğimiz zaman bu daha Avrupa içi bir tartışmayı gerektiriyor. Avrupa içinde son yıllarda Almanya öne çıktı. Son verilere baktığımızda Almanya, kriz sürecinden işsizlik oranlarını azaltarak çıktı. Bütün ülkeler krize girerken büyümesini devam ettirdi, ihracatını yükseltti. Dolayısıyla bir “Alman modeli” çerçevesinde Avrupa’nın yeniden yapılandırılması öngörüldü. Değişik tarihsel dönemlerde değişik modeller, işte Kore modeli, Japon modeli gibi modeller ortaya çıkıyor. Günümüzde neoliberalizmin modeli nedir denildiğinde Alman modelinin öne çıktığı söylenebilir. Yunanistan gibi çevre ülkeleri ise giderek Almanya karşısında dış ticaret açığı vermekte ve bunu da yine Alman ve Fransız bankalarından borçlanarak kapatmaya başladı. Dolayısıyla ülkeler arasındaki emek üretkenliği farklılıkları krizin gerisindeki mekanizma olarak görülebilir.


Alman modelinin özelliği nedir?
Akçay: Eğer kapitalizmin içinde bir modelden bahsediyorsak mutlaka o model olan ülke kendi işçisi üzerinde ciddi bir tahakküm kurmuştur. Model olmanın olmazsa olmazı budur. Kore’de böyleydi, Japonya’da da. Almanya’da da böyle. Özellikle 2004’ten beri Almanya’da emek piyasasının büyük bir dönüşümü yaşanıyor. Şu anda Almanya’da part-time olarak ifade edilen istihdam biçimi, toplam istihdamın yüzde 25’ine ulaşmış durumda. Bu muazzam bir rakam. Almanya gibi bir dönem öncesinin sosyal devlet güvenceli, sendikalı, görece uygun bir ücret alan bir çalışan sınıfı ve güçlü bir sendikacılık geleneği olan bir toplumda, görülmesi beklenmeyen bir durum. Şimdi yaşanan, Almanya’nın kendi uyguladığı model çerçevesinde neoliberal Avrupa Birliğini oluşturması.

Neoliberal bir dönüşümden bahsediyorsunuz. Aslında bu, krizdeki ülkelere dayatılan kemer sıkma politikalarıyla da epeyce ilgili olsa gerek. Buradan devam edecek olursak, kemer sıkma politikaları neleri içeriyor?
Akçay: İlk başta temel mesele, kamu borçluluğu olarak gösteriliyor. Kamu borçluluğunun daraltılması için kamu harcamalarının kısılması. İlk başta da ücret akla geliyor, reel ücretlerin düşürülmesi, ikincisi eğitim, sağlık ev ulaşım gibi kamu hizmetlerinin daraltılması. Üçüncüsü de emeklilik ve sosyal güvenlik gibi sosyal hakların daraltılması. İlalya’da Monti hükümetinin uyguladığı ya da İspanya’da, İrlanda’da, Yunanistan’da uygulanmasına çalışılan programın özeti bu.
Ancak burada enteresan bir durum var. “Borçlanma paradoksu” olarak adlandırabiliriz bu durumu. Deniyor ki, bu ülkelerin borçlarını ödemesi gerekiyor. Bunun için büyümeleri lazım. Buna karşılık daraltıcı politikalar izliyorlar. Ancak ekonomi daralırken borç daralmıyor. GSMH ile borç oranı daha da yükseliyor. Oysa, burada görülen basit bir mantık hatası değil, sistemik bir sorunun açığa çıkış biçimi.
Diğer yandan Fransa Başkanı Holland

Bunun için kemer sıkma politikalarında bu kadar ısrarcılar...
Akçay: Para politikası sabitlendiği oranda bir iktisadi büyüme programı uygulayamazsın. Bunun için AB’nin temel Anayasasını değiştirmen lazım. Almanya’ya güçlü bir karşı çıkış gerekir. Yunanistan’da insanların sola oy vermesi, uygulananlardan hoşnut olmadıkları anlamına geliyor. Ama uygulamalardan hoşnut olmama yeterli olmuyor. Çünkü sosyal demokrat paketlerle de bir yere varmak mümkün değil. Dolayısıyla meşhur sarkaç meselesi vardır. Kriz dönemlerinde kitleler kulaklarını sola doğru açar. Ama sol gereğini yapamazsa kitleler hızla sağa döner.

Yunanistan ve Fransa’da sarkaç sağa dönebilir mi?
Türkay: Tarihsel olarak o farklılıklara da dikkat etmek lazım. Örneğin 1960’lı yıllarda Servan Schreiber’in  “Amerika Meydan Okuyor” başlığıyla yazdığı bir kitapla başlayan ve sonrasında Mandel’in cevaben yazdığı “Avrupa Meydan Okuyor” ile devam eden bir tartışma vardır. Avrupa sermayesine Amerikan sermayesinin örgütlenmesi örnek gösteriliyordu. Bu anlamda gelinen noktaya baktığımızda, Avrupa’nın Amerikanlaşması süreci yaşanıyor.

Almanya neoliberalizmin model ülkesi haline geldi demiştiniz. Ancak, Almanya deyince hâlâ akıllarda emek piyasalarında güvence, sosyal devlet vb. şeyler var. Burada bir çelişki yok mu?
Türkay: Bugün gelinen noktada Almanya,  neoliberal Avrupa’nın simgesidir. İmparatorluktan kalan Almanya’nın tarihsel bakımdan denetleyebildiği bir alan var. Dolayısıyla Almanya’nın bu kadar öne çıkmasında bu alanı denetleyebiliyor olmasının da payı var. Almanya’nın bu şekilde öne çıkması, sembolik olarak da önemli.

Akçay: Şu anda Amerikan basınında muhafazakarlar Merkel’i Obama’ya örnek gösteriyor. “Rekabet gücümüzü arttırabilirsek ayakta kalırız, yoksa bu Çin belası hepimizi ezip geçecek.” diyorlar. Yani, Almanya’daki politikalar Amerika için bile referans noktası olarak gösteriliyor.

Son kriz de sermaye açısından bu esnekleştirme ve neoliberalleştirme süreci için önemli bir ‘fırsat’ oldu sanırım.
Akçay: Tabii tabii. Sermayenin krizi fırsata çevirmesi olarak söylediğimiz bu. Dolayısıyla bu krizi sosyal Avrupa’dan neoliberal bir Avrupa’ya geçiş süreci olarak görebiliriz.

Öyleyse hızlı bir hak gaspı süreci...
Akçay: Tamamıyla öyle.

Son olarak Rubini’nin artık klasikleşen çıkışını değerlendirelim. 2013’te ikinci dip gözüküyor mu?
Akçay: Bu meselelerin bugünden yarına çözülmeyeceği belli oldu. Bunlar spekülatif şeyler. Rubini de bundan kazanç sağlıyor. Ruibini dediğin bir şirket. İnternet sitesine parayla üye oluyorsun. Parlak ya da spekülatif açıklamalarla kriz sürecinden o da faydalanmış oluyor. Sonuçta bu sürecin bir sınıf mücadelesi olduğunu bilmek gerekiyor. Almanya’daki seçimler, önümüzdeki yıl gerçekleşecek. Oradaki seçimler nasıl sonuçlanacak. Güvencesiz çalışma seçimlere nasıl yansıyacak? Krizin nasıl ilerleyeceğini görmek için bunları bir biçimde görmek lazım. (İstanbul/EVRENSEL)

KRİZSİZ KAPİTALİZM MÜMKÜN DEĞİLDİR
Kriz hâlâ Avrupa’nın en önemli gündemlerinden birisi. Belki de birincisi. Avrupa’da ve dünyada krizle ne değişti, neler yaşandı?
Türkay: Krizle ilgili bugünlerde ortada çok şey geziyor. Amerika’nın krizi, Avrupa’nın krizi gibi sanki birbirinden ayrı şeylermiş gibi tanımlamalar var. Oysa böyle değil. Krizin arkasında ne yatıyor, bunların ‘ortak paydası ne’ sorusu önemli. Kapitalizmle kriz arasındaki ilişkiyi nasıl okumak gerekir? Krizler kapitalizme dışsal olan süreçler değil içsel olan süreçlerdir. Sistem, krizi de kendisini yeniden yapılandırma süreci olarak değerlendirir. Ölüm anları ya da geri dönülmez bir son değil sistemin de yeniden yapılanma yollarından belki de en önemli araçlarından birisidir.
Kriz, toplam olarak herkes için kötü bir şey değildir. Sermaye açısından baktığımızda krizde kârlarını yükselten birçok tekel var. Özellikle belli başlı tekeller açısından krizin fırsata çevrildiğini görüyoruz. Ancak toplumun önemli bir bölümü krizlerden zarar görmektedir, krizlerin olmadığı bir kapitalizm de mümkün değildir. Dolayısıyla kriz bir hastalık değildir. Kapitalizmin kendi bünyesinde olan ve sürekli üretilen bir şeydir.
Tabi krizler belirli mekanizmalarla ertelenmiştir. Özellikle 1970 sonrasında, Amerikan ekonomisinde başlayan krizin tüm dünyaya yayılması, sürecin yeniden yapılanmayla kendisi kurmaya başladığını görüyoruz. Bu kapsamda çeşitli ülkelerde belli bir eşiği aşmış sermaye gruplarının uluslararası sermayeyle eklenme biçimlerini yeniden gözden geçirdiğini görüyoruz. Bunu da ‘ulusal ekonomi’ üzerinden gerçekleştiriyorlar.

Krizlerin aynı zamanda bir yeniden yapılanma süreci olduğunu söylediniz. 2008 krizinden sonra nasıl bir yeniden yapılanmadan bahsedilebilir?
Türkay: Aslında 1980’lerden sonra girilen yeniden yapılanma sürecinin sonuçları alınmaya başlandı. ABD’de, İngiltere’de muhafazakar iktidarların başa gelmesi ve liberal düzenlemeleri bir şekilde yaşama geçirmesi kurumları da değiştirdi. Nitekim bunun sonuçları ortaya çıkıyor.
Yaşanan krize baktığımızda ise, mesela Türkiye açısından 12 Eylül 1980 darbesinin mantıki sonuçlarının hayata geçirildiğini görüyoruz. Sadece iktisadi olarak değil sosyal, kültürel ve diğer alanlarda da. Dolayısıyla burada kritik olan şey devletin yerine getirdiği işlevlerin farklılaşmasıdır. Bugünkü müdahale biçimi farklı. Kamuoyuna da yansıdığı biçimiyle özelleştirmeler, kamu-özel ortakları vb. Kısacası, böyle bir süreçte devletin konumu dışarıdan değil bizzat içeridendir. Süreci böyle algıladığımızda çok daha doğru olur. Özellikle küreselleşme diye ifade edilen süreçte, nihai olarak özel sektörün ihtiyaçlarının kamu tarafından giderildiği bir dönüşüm de yaşanmıştır. Bunlar önemli ve kalıcı değişimler.

DEMOKRASİNİN ÇATIRDADIĞI ANLAR
Kahinlik moda oldu. Avro Birliği bu süreç sonunda dağılır mı? İyimserler, kötümserler var. Ki, bence hepsi gayet iyimser. Siz ne dersiniz?
Türkay: Avrupa Birliği kendi iç eşitsizlikleri üzerinden bir var oluşa sahip. Çok katmanlı Avrupa denilmişti bir ara. Avrupa Birliği kapitalist rasyonalizasyona göre oluşmuş. Kapitalin rasyonel işleyişine göre de refleks gösterecek. Ulusal hükümetlerin ortadan kalktığı bir birlikten bahsediliyordu. Ama böyle bir birlik sağlanmış değil. Bizdeki, AB yanlısı sosyalistlerin de görmediği bu. Bu birleşme maksimumda değil minimumda birleşmek anlamına geliyor. AB devam eder mi meselesi başka bir soru. Kendi içinde çatışmalar var. Ama AB kendi içindeki çelişkileri katmanlaştırarak devam eder diye düşünüyorum.

Peki ya Avro Birliği.
Türkay: Avro Birliği bir araç. Standartları minimumda birleştirmenin en önemli araçlarından birisi avro. Ekonomik entegrasyon bir biçimde devam edecek. Avronun ne kadar işlevli olduğuyla ilgili.

Akçay: Avro, neoliberal Avrupa yaratmada ne kadar işlevli olursa o kadar devam edecek. Yunanistan’da borçlar yeniden yapılandırıldı zaten. Şimdi mesele İtalya ve İspanya. Bunlar batması riskli, büyük ülkeler. Bunlar temel olarak Fransa ve Almanya bankalarına borçlu. Yani, bu iki ülke batarsa, Fransa ve Almanya bankaları da batacak. Dolayısıyla bu ülkeler batmaması gereken ülkeler. Şimdi yapmaya çalıştıkları ortak maliye politikasının uygulanması. Bu zor bir süreç tabi.
Diğer yandan şunu da sormak gerekir: Bir toplumda maliye politikasının, para politikasının nasıl yürütüleceği seçimlerle belirlenmiyorsa, deyim yerindeyse, “otomatik pilotla” devam ediliyorsa, bu toplumda demokrasiden ne kadar söz edebiliriz.
Yunanistan’da bu yaşandı. Merkez Bankası Başkanı geçici bir süre başbakan olarak atandı. İtalya’da Monti yine Berlusconi’nin düşmesinden sonra başbakan olarak atandı. Romanya’da benzer bir süreç yaşandı. Yani krizle birlikte düşen iktidarların yerlerine birer birer teknokrat hükümetler getirilmeye başlandı.

Avrupa demokrasisinin sonu mu sizce?
Akçay: Teknokratların yönetime gelmesi şöyle bir soruyu gündeme getiriyor. Kapitalizm için en uygun yönetim biçimi demokrasi mi? Bu, liberal yaklaşımın temel noktası, ekonomi siyasetçilere bırakılamayacak kadar önemli bir iştir. Ekonomi bir bilimdir. Modelleri, ayrı bir dünyası vardır. Doğa bilimleri gibi yasaları vardır. Bu yasaları bilenler, teknokratlar, uzmanlar yönetimde olursa ekonomik kriz olmaz. Bu Platon’a kadar götürebilir. Demokrasinin, sistemin zorlandığı anlarda nasıl çatırdadığını gösteriyor. Demokrasi zaten işçi sınıfının dünyaya armağan ettiği bir yönetim şekliydi. Yani kapitalizm kendi kendine bırakılsaydı böyle bir yönetim şeklini bulmayacaktı. Kriz döneminde kapitalizm özüne dönmeye başlıyor.

28 Haziran 2012 Perşembe

Ekonomik Değişkenlerle Avrupa Krizi ve Türkiye

Ekonomik kriz ile siyasi krizin içiçe geçmiş görünümlerinin, Yunanistan'daki seçimin ardından geçici bir süreliğine de olsa durulacağını bekleyen "piyasalar", Güney Kıbrıs'ın da iflasını duyurması, İspanyol bankalarının resmi olarak kurtarılmayı talep etmelerinin ardından yeniden teyakkuza geçti.
Bu yazıda, yukarıdaki gelişmelerin detaylarına girmek yerine krizin görünümlerini seçtiğimiz bazı ekonomik veriler üzerinden anlamaya çalışacağız. Bu çerçevede neoliberalizmin yeni "model" ülkesi olan Almanya'yı, krizin yoğunlaştığı ülkelerden Yunanistan ve İspanya'yı ve son olarak da karşılaştırma kolaylığı olsun diye Türkiye'yi 6 temel kategoride ana hatlarıyla değerlendireceğiz.


1. Cari Açık
İlk olarak cari açığa bakıldığında, Avrupa krizinin temeline olan Almanya'nın sürekli, özellikle güneyli Avrupa ülkeleri karşısında sürekli cari fazla veren ekonomik pozisyonunu görebiliriz. Bu güçlü pozisyon, Alman ekonomisinin rekabetçiliğini, ya da bir başka değişle, Alman sermayesinin Alman işçi sınıfını sömürebilme kapasitesini gösteriyor.
Türkiye'yi bu resmin içine yerleştirdiğimizde ise özellikle 2001 krizi sonrasında Türkiye ekonmisinin girdiği yeni birikim sürecinin ayırt edici bir özelliği olarak cari açığın giderek artığı görülebilir. Bunun kriz yaşıyan ülkelerle aynı seviyede olması dikkat çekici bir unsur.




2. Ortalama Çalışma Saatleri:

Kriz süresince, özellikle Yunanlı emekçileri aşağılamak için söylenen "tembel güneyliler" söyleminin tamamen ideolojik bir söylem olduğunu göstermesi açısından önemli. Buna göre Almanya dışındaki her üç ülkeki emekçiler daha fazla çalışıyor, Yunnistan'dakiler ise, söylenilenlerin aksine en fazla çalışanlardan.




3. Part-Time Çalışma
Belki de "Alman modelini" tanımlayan en önemli göstergelerden biri bu. Aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi özellikle 1990'lı yıllardan itibaren Almanya'daki emek piyasasının nasıl gönüştürüldüğü görülüyor. Günümüzde neredeyse diğer ülkelerin iki katı büyüklüğünde bir part-time çalışma oranına sahip. Dolayısıyla, diyebiliriz ki, Alman modeli, neoliberal politikaların tam kalbinde yer alan emek piyasalarının esnekleştirilmesini gerçekleştirdiği ve bu yolla emek üzerindeki tahakkümü artırdığı oranda "model" ülke olabilmiştir.
İçinde Türkiye'nin de olduğu dieğr ülkelere bakıldığında ise "model"in takip edildiği görülebilir. Son dönemde kriz süreinden geçerken, "krizi fırsata çevirmek" söyleminin ne anlama geldiğini aşağıdaki grafik ile daha iyi anlayabiliriz sanıyorum. Kriz, sermaye için emek piyasalarının serbestleştirilmesi yolunda önemli bir fırsat sunuyor.




4. İşsizlik Oranı
İşsizlik oranlarını karşılaştırdığımızda İspanya'daki durumun iç karartıcılığı, günümüzde Yunanistan için de geçerli (2012 verilerine bakıldığında). Dolayısıyla bu iki toplumda da resmi işsizlik verileri %25'ler düzeyine ulaşmış durumda. Burada Alman'yanın durumu dikkat çekiyor. Buna göre Almanya, ilk bakışta, ekonomik kriz sırasında bile işsizliğini azaltmış bir ekonomi olarak görünüyor. Ancak bu grafiği, yukarıdaki grafikle birlikte okuduğumuzda gerçek daha açık bir şekilde karşımıza çıkıyor. Buna göre krizle birlikte, Alman sermayesi krizi fırsata çevirmeyi bilmiş ve güvenceli alanda çalışanları hızla part-time alana kaydırarak, hem emek piyasalarında yapısal bir dönüşüm sağlamış, hem de işsizlik oranlarını resmi olarak da olsa düşürebilmiştir.




5. Döviz Kuru
Döviz kuruna baktığımızda ilginç bir tablo ile karşılaşıyoruz. Öncelikle Türkiye dışındaki diğer ülkeler açısında 2000'lerin başından itibaren ortak para birimine geçişleri birlikte her bir ülkenin farklı hareket edebilme olanağı ortadan kalkmıştır. Zira kriz süresince Yunanistan'ın devaluasyona gidememesinin temel nedeni, bu tablodan rahatlıkla görülebiliyor.
Türkiye'nin durumu ise ilginç. 2001 krizi sırasında bir gecede %100 devaluasyon yaptıktan sonra resmi olarak serbest kur rejimini takip eden Türkiye, nispeten hala ihracatını destekleyecek bir kur düzeyine sahip.




6. Birim Emek Maliyeti
Son olarak ülkelerdeki birim emek maliyetini gösteren tablo, diğer ülkelerden çok Türkiye'nin yaşadığı dönüşümün anlamlandırılması açısından önemli bir gösterge niteliğinde. Zira, emek maliyetlerinin zirve yaptığı yıllara bakarsak 1979 ve 1989 yıllarını görüyoruz. Her iki yıl da kendi onyılları içinde toplumsal muhalefetin zirve yaptığı yıllar. Buna göre 1980'de ilan edilen 24 Ocak Kararlarının ve hemen ardından bunu uygulamak üzere yapılan 12 Eylül darbesinden hemen sonra emek maliyetlerinin radikal bir şekilde kısıldığını görüyoruz. 1989 yılındaki tepe nokrası ise, darbe koşullarının etkilerinin sonlanması ile birlikte Bahar Eylemleri olarak tarihe geçen hak arama taleplerinin etkilerini gösteriyor. Son olarak 2001 krizi sonrasındaki sürece bakıldığında Türkiye'deki emek maliyetlerinin radikal bir şekilde düşürüldüğü görülüyor Bu ise sermayenin emek istihdam etmek için ödemek zorunda olduğu maliyetin giderek azalması ya da çalışanların ücret ve sosyal hakları gibi kazanımlarının giderek erimesi anlamına geliyor. Belki de "model ülke" olarak gösterilen Türkiye'nin sözde başarılarının gerisinde yatan en önemli dinamiklerden biri de bu!

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Avrupa İçin Sonraki Adım Ne? Kriz, Aşırı Sağ ve Sol Alternatif


Gerek Fransa’da iktidara gelen sosyal demokratların, gerekse Yunanistan’da daha ileri taleplerle gündeme gelen sosyalistlerin önünde çok önemli bir tarihsel sorunluluk durmakta. Zira Fransız sosyal demokratlarının öne sürdüğü büyüme ve istihdam politikasının, Avrupa para birliği sürdükçe, uygulanma şansı yok!

Tarihsel olarak kapitalizmin geçirdiği önemli krizlere baktığımızda, krizden çıkış için iki farklı stratejinin izlendiğini görebiliriz. İlki 1929 krizi sonrasında uygulanan ve daha sonra Keynesyen politika seti haline gelen, paranın değersizleşmesi yoluyla, yani enflasyon yoluyla emek gücünün değersizleştirilmesi. İkincisi de 1970’li yıllardaki kriz sonrası uygulanan, paranın değerinin sabit tutulması (enflasyon karşıtı mücadele) ancak doğrudan emek gücünün değersizleştirilmesine dayanan strateji. Bu ikinci strateji ise daha sonradan Neo-liberalizm olarak formüle edildi. 

Bu çerçevede 2008 yılından itibaren yaşadığımız güncel krizi değerlendirdiğimizde, krize karşı verilen tepkilerin, farklı coğrafyalar bağlamında çeşitlenebildiğini görüyoruz. Buna göre ABD pragmatik politika oluşturma kabiliyeti nedeniyle, her iki stratejiyi de aynı anda uyguladı. Bir yandan paranın değersizleşmesine yönelik FED’in aldığı genişletici kararlarlar, diğer yandan da banka kurtarmaları ile piyasaya sürülen likidite sayesinde güçlü bir parasal genişleme ile krizden çıkış hedeflendi. Ancak şu anda ABD’de bu yolun sonna gelindiği söylenebilir, zira şu anda reel faizler enflasyon oranın altında.

Avrupa Birliği ise, başın Almanya’nın çektiği istikrar politikaları çerçevesinde, paranın değersizleşmesinden çok doğrudan emek gücünün değersizleşmesini hedefleyen bir yol izliyor. Yaklaşık üç yıldır uygulanmaya çalışılan politikanın temeli bu. Bu istikrar politikalarının içeriğine baktığımızda ise şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz.

İrlanda’da ücretler yüzde 15 oranında daralırken, vergiler yüzde 23 oranında artırıldı. Yunanistanda işsizlik oranı yüzde 21 düzeyine ulaştı ve istikrar programına göre önümüzdeki 10 yıl boyunca ekonomik iyileşme beklenmiyor. Portekiz’de işsizlik yüzde 15 düzeylerine ulaşmışken, ekonominin bu yıl da yüzde 3’ler düzeyinde daralması bekleniyor. İspanya’da işsizlik oranı yüzde 25 düzeyinde ve vergiler yüzde 18 düzeyinde artırılmış durumda. Fransa’da emeklilik yaşı 62’ye çıkarılırken, vergi artırımlarına gidiliyor. İtalya uygulanan ekonomik paket sonucunda bu yıl yaşadığı ekonomik daralmanın ardından gelecek yıl da yüzde 1.2’lik daralma bekliyor. Britanya’da ise, ikinci dip realize oldu ve ekonomi hala resesyonda.

Ancak Avrupa’nın krizini derinleştiren Almanya’nın istikrar ısrarının ötesindeki bir diğer unsur, Euro’dan kaynaklanan sorunlar. Ortak para birimi var olduğu ölçüde, yapısal olarak parasal genişleme yoluyla krizden çıkış yolunun tamamen kapalı olduğu görülüyor.

Bu durumda gerek Fransa’da iktidara gelen sosyal demokratların, gerekse Yunanistan’da daha ileri taleplerle gündeme gelen sosyalistlerin önünde çok önemli bir tarihsel sorunluluk durmakta. Zira Fransız sosyal demokratlarının öne sürdüğü büyüme ve istihdam politikasının, Avrupa para birliği sürdükçe, uygulanma şansı yok. Bu durumda geniş kitlelerde heyecan yaratan sol iktidarların başarısızlığı, zaten kriz sürecinde bir düzeyde yükselen aşırı sağcı, neo-nazi hareketlerin güçlenmesine ve hatta bir felaketle sonuçlancak yeni bir faşizm dalgasının oluşmasına neden olabilir.

Bu nedenle solun bir kez daha önemli bir tarihsel karar anında olduğun belirtmek gerekiyor. Ya büyüme ve istihdam programı çerçevesinde, insanların gündelik sorunlarına gerçekçi çözümler üretemeyen politikaları izleyerek, geniş kitlelerin aşırı sağa kaymasına neden olacak, ya da hızla, var olan tartışmaları bir yana koyup, bir sonraki adımı hedefleyen radikal bir dönüşüm programını gündemine alacak.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Fransız ve Yunan Seçimlerinden Sonra Krizin Gidişatı

Geçtiğimiz hafta sonu Fransa ve Yunanistan'da yapılan seçimler, bir anlamıyla Avrupa'da iki yıldır uygulanan krizden çıkış programının oylanması anlamına geliyordu. Sonuç açık: Programdan kimse hoşnut değil. Ancak yerine ne konacağı hala açık değil!


Seçim sonuçlarına geçmeden önce güncel krizle ilgili birkaç hatırlatma yapmakta fayda var. İlki, kriz ne "basiretsiz siyasetçiler" yüzünden, ne "tembel güneyliler" yüzünden ne de"aç gözlü şirketler" nedeniyle yaşandı. Tüm bunların ötesinde, krizin anlaşılması için bakılması gereken yer kapitalist toplumsal ilişki sisteminin bütünü ve bunun temeli olan sermaye birikim süreci. Soruna buradan bakınca, aslında kapitalist üretim tarzının, her aşamasında krizle karşılaşma riskini içinde barındırmakta olduğunu görebiliriz. Üretim araçlarının ve hammaddelerin teminindeki muhtemel gecikmeler ya da fiyat dalgalanmaları, işçi ücretleri, çalışanların muhtemel hak mücadeleleri, üretilen ürünlerin satılamaması riski, rekabet nedeniyle düşen kar oranları gibi birçok neden sıralayabiliriz.

Ancak sıraladığımız bu riskler teorik olmaktan çok aktüel bir gerçekliğe de işaret ediyor. Dolyısıyla bugünkü gelişmeleri anlayabilmek için krizin tarihselliğine dikkat etmemiz gerekiyor. Buna göre 1970'lerde kar oranlarının düşme eğilimi ile başlayan ve bunun sonrasında uygulanan neoliberal politikalar, sermayenin karşı saldırısı olarak gelişen köklü yeniden yapılandırma süreci şeklinde hayata geçti. Ancak burada devreye sokulan kredi ve borçlandırma stratejisi, sadece var olan kriz durumunun geleceğe ertelenmesi bağlamında "geleceğe kaçış" anlamına geliyordu. Dolayısıyla 1970'lere kadar uygulanan Keynesyen talep yönetimi politikaları, 1970'lerdeki kriz sonrasında Neoliberal borç yönetimi politikalarına dönüştü. Borç yönetimi ülkeler düzeyinde Neoliberal ajandanın uygulanabilmesi için en önemli sosyal disiplin aracı olurken, bireysel düzeyde, kişilerin borçlulukları, bir yandan belirli bir yaşam düzeyini sürdürebilmek için elzem hale gelirken, diğer yandan da bu yaşam düzeyi giderek onların boyunlarına takılmış birer urgan haline geldi. Dolayısıyla içinden geçmekte olduğumuz kriz, başımıza gelen bir doğal felaket olmanın ötesinde, kapitalist toplumsal ilişkilerin işleyişinin doğal bir parçası olarak karşımıza çıkmakta.

Bu kısa hatırlatmaları yaptıktan sonra, güncel krize baktığımızda, son iki yıldır uygulanan krizden çıkış programının "Alman Modeli" çerçevesinde şekillenen ve Avrupa'nın Neoliberal politikalar çerçevesinde yeniden yapılandırılmasını amaçlayan yönünün öne çıktığını görebiliriz. En basit ifade ile bu modelin temelinde, bir önceki dönemde verilen mücadeleleri sonucunda çalışanların kazandığı sosyal hakların törpülenmesi, bu alanların piyasa ilişkilerine açılması ve "uluslararası rekabetçilik" söylemi etrafında çalışanların yaşam düzeylerinin giderek daha da düşürülmesi yatıyor. Geçtiğimiz hafta sonu yapılan seçimlerde bu modelin Merkel ile birlikte liderliğine soyunan Sarkozy, seçim malubiyeti sonucunda oyundan çıkmak zorunda kaldı. Yine Yunanistan'da, kriz süresince iktidarda olan merkez partiler büyük güç kaybederek seçimden yenik olarak çıktılar.

Ancak şimdiki mesele, Neoliberal politikaları takip eden hükümetlerin düşmesi değil, yerine geleceklerin hangi politikaları uygulayacakları. Zira krizin başlangıcından beri yapılan seçimlerde iktidarını koruyabilen bir hükümet olmadı. Dolayısıyla şimdi gündemdeki soru daha farklı: Yeni iktidarların krizden çıkış için önerdikleri alternatifler, geniş toplum kesimlerinin sorunlarına çare olabilecek mi?
Özellikle Fransa özelinde düşünürsek, sosyalist Holande'ın başkanlık seçimlerini kazanması, Fransa için uzun yıllar sonra solcuların yeniden başkanlık kazanmaları açısından bir heyecan yaratmışa benziyor. Bu heyecanın kökeninde, Hollande'ın seçim sürecinde yaptığı, uygulanan Neoliberal politikaları eleştiren ve yerine alternatif olarak büyüme ve istihdam yaratacak bir programı koyacağını söyleyen açıklamalar yatıyordu. Zira seçim döneminde The Economist dergisinin kendisini bir "tehlike" olarak tanımlaması ve Almaya'nın başını çektiği "istirar" paktının değişeceği beklentisi bu heyecanın oluşmasında etkili oldu.

Ancak bu büyüme ve istihdam programının ne olduğuna baktığımızda aslında eski yemeklerin yeniden ısıtılarak karşımıza sürüldüğünü görebiliriz: Krizden çıkış için Keynesyen reçeteler. Zira Keynesyen cenahın önemli isimlerinden olan Stiglitz, seçimlerin hemen sonrasında, krizinden çıkış için yaratılacak enflasyonun önemli bir sorun olmayacağını, Krugman ise, talep sorununun çözülmeden krizden çıkışın pek mümkün olmadığını ilan ettiler. Ancak alternatif gibi görünün bu öneriler aslında sadece emek gücünün değersizleştirilmesinin bir başka yolu olduğu oranda, çalışanlar için gerekçi bir çözüm olmanın çok gerisinde kalıyor.

22 Mart 2012 Perşembe

Krizi Fırsata Çevirmek: Yeni Avrupa ve "Alman Modeli"

Geçtiğimiz yılın ortalarından itibaren yoğunlaşan ekonomik kriz Avrupa coğrafyasını terk etmiyor. Bir yandan yükselen bir "Alman modelinden" söz edilirken, diğer yandan da Yunanistan'ın iflasının ardından diğer "çevre" ülkeler iflas tehdidi ile sermaye lehine yeniden yapılandırmalara maruz kalıyor. Sonuç: Yeni bir Avrupa kuruluyor ve orada "emeğin" sözü yok!


 Ekonomik kriz ve krizden çıkış için önerilen politikaların krizi nasıl derinleştirdiğine daha önce değinmiştik. Şimdi bu politikaların sonuçları yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Yunanistan'daki iflasın ardından, Yunan halkının orta vadedeki geleceği, kendi yaratmadıkları borçları ödemekle geçecek. İngiltere'den sonra İrlanda da remi olarak resesyona dirmiş durumda. Bu iki ülkeden farklı olarak Portekiz ise, Yunanistan ile benzer bir şekilde iflasın eşiğinde duruyor. Ancak tüm bu gelişmeler yaşanırken, süreç, krizden çıkış için önerilen neoliberal politikalar tarafından şekillendiriliyor. Bunun anlamı ise, sermayenin krizi fırsata çevirip, süreci kendi öncelikleri doğrultusunda belirlemesi.

Bu noktada, kriz sürecinde dahi ekonomik büyümesini sürdüren ve istihdam kaybı yaşamayan Almanya, yeni bir "model" ülke olarak gösterilmeye başlandı. "Alman modeli" ile ilgili geniş bir tartışma, sonraki yazılarımızda olacak. Ancak ilk elden söylenebilecek olan, modelin bir "sermaye modeli" olduğu. Gerçekten de bu "başarı hikayesinin" gerisine bakıldığında, istihdam edilenlerin niteliğinde radikal bir değişim yaşandığı görülebilir. Daha önceden tam zamanlı, sigortalı, sendikalı olarak çalışan Alman "sosyal modeli", 2000'li yıllarla beraber giderek yarı-zamanlı çalışmanın dramatik bir şekilde arttığı bir modele doğru evriliyor. Bunun anlamı ise, Alman çalışanlar açısından hiç de olumlu değil. Sosyal hakları kısıtlanıyor, reel ücret, ekonomik büyümenin çok altında kalıyor ve geniş kitleler güvencesiz çalışma şartlarına mağruz kalarak yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla yeni Avrupa'nın yükselen modelinin gerisinde çalışanların üzerindeki kontrol mekanizmalarını daha güçlendirmiş olan Alman sermayesinin artan rekabet gücü yatmakta. Yani çalışanların düzenli ve güvenceli işlerden, yarı zamanlı ve esnek çalışma biçimlerine yönlendirilmesi, modelin gerisinde yatan en önemli neden. Dolayısıyla, Almanya önceki dönemde sosyal demokrasinin ve "Sosyal Avrupa'nın" modeli iken şimdi, "Neoliberal Avrupa'nın" simgesi durumunda.

Model rebaketçi Almanya olunca, diğer ülkelerin de krizden çıkış için bunu izlemeleri öneriliyor. Zira kamu borcu ya da ödemeler dengesi sorunu yaşayan ülkelerin, rekabet güçlerinin eksikliğinden dolayı dış açık verdikleri, bunun ise, "istikrar" tedbirleri sayesinde yeniden "normale" dönebileceği öğütleniyor. Bir anlamda sermaye, kriz sürecini, çalışanların haklarında kısıtlamalar yaparak lehine çevirme stratejisini sürdürüyor. Tıpkı 2001 ve 2008'de Türkiye'de olduğu gibi.

Sonuç olarak karşımızda, parçaları yavaş yavaş yerine konulan bir puzzle gibi beliren bir yeniden yapılandırma süreci var. Parçalar tamamlandırğında ise karşımızda artık Alman modeli çerçevesinde yeniden yapılandırılan yeni bir "Neoliberal Avrupa Birliği" olacak. İşin kötü tarafı, nasıl Alman modelinde, Alman çalışanların sözü yoksa, yeniden yapılandırılan her bir ülkede de o ülke çalışanlarının sözü olmayacak. Diğer taraftan tabii ki, tüm bunlar, sonuçları önceden belirlenmiş süreçler olarak yaşanmıyor. Topun ağzında olan Portekiz'de bir yılda üçüncü kez yaşanan genel grev ya da Alman kamu çalışanlarının grevlerine bakıldığında, süreci bir kez daha kendi haklarına sahip çıkanların mücadelesi belirleyecek.