19 Mart 2015 Perşembe

Emlak balonu ve Kanada’da ağır çekim kriz

Kanada’da ev fiyatlarının son yıllardaki muazzam artışının da etkisiyle olsa gerek renovasyon programları, ev alıp satma temalı showlar revaçta. Toronto ve Vancouver’da “sky is the limit” diyebileceğimiz ev fiyatlarındaki artışın 2014 sonunda yavaşladığı vurgulansa ve Kanada’da eşik altı konut kredilerinin hiçbir zaman ABD’dekine benzer bir yoğunlukta olmayacağı ifade edilse de konut balonunun patlama olasılığı söz konusu. Küresel depresif eğilimlerden payını alan ekonomik yavaşlama, söz konusu balon ve artan hanehalkı borçluluğu ile birlikte ilginç sinyaller veriyor. Bu ekonomik çalkantının arka planını ise 2014’te düşen petrol fiyatları ve ABD dolarının (bundan sonra sadece dolar) Kanada doları karşısında son iki yıla yayılan ancak 2015’te daha da belirginleşen değer kazanması oluşturuyor.


Kaya gazına (shale gas) erişim ve toprağı çatlatarak petrol çıkartma (fracking) teknolojisindeki büyük atılım nedeniyle Kuzey Amerika’da artan enerji üretimi bir petrol şoku yarattı. WTI ham petrol varil fiyatı son bir yıl içerisinde 100 dolardan 44 dolar civarına geriledi. Bu düşüşün arkasında dünya ekonomisinde toparlanma beklentisinin zayıflığı da bulunuyor. Ancak bir o kadar önemli olan nokta Suudi Arabistan’ın Venezuela’nın itirazlarına rağmen OPEC’ten üretimi kısmama kararını çıkartması ve uzun soluklu bir kumara girişip maliyeti halen eski petrol yataklarındaki üretim maliyetine göre daha yüksek olan yeni teknolojiyle üretim gerçekleştiren Kuzey Amerika şirketlerine meydan okuması. Bu düşüş, ticaret dengesinde petrol ihracı önemli bir rol oynayan Kanada’yı da vurmuş görünüyor. Kanada Merkez Bankası’nın (KMB) ekonomiyi canlandırmak için 21 Ocak’ta aldığı önlem 0.25 puanlık indirimle faizi 0.75’e çekmek oldu. Ancak Ocak ayında rekor denilebilecek 2.45 milyar dolarlık açık ve ekonomik toparlanmanın sağlanamaması nedeniyle iki ay içinde tekrar faiz indirimi konuşulmaya başlandı.

Kanada’da faiz oranlarındaki ayarlama nedeniyle başbakan Stephen Harper’ın KMB’yi eleştirdiği ya da övdüğü henüz işitilmedi ancak yine de siyasetçi tepkileri anılmayı hak ediyor. 2015 yılı için % 1.5’luk büyüme öngören Banka’nın faiz indirimini önemsiz gören başbakan vergi indirimi ve kamu finansmanına dikkat çekerek (alışıldık neoliberal reçeteler!) Kanada ekonomisinin büyümeye devam edeceğini açıklamıştı. Buradaki görmezden gelme ve önemsizleştirmeye karşı depresif eğilimlerin ve ABD ekonomisinin kısmi ekonomik toparlanmasının yarattığı bulmaca vari durumun sadece aralarında Türkiye’nin de bulunduğu geç kapitalistleşen ülkeler için değil ama ABD ekonomisine entegre olmuş bir kapitalist merkez açısından da geçerli olduğunu belirtmek gerekli.

Harper’ın vergi indirimi aracılığıyla özel sektörü destekleyerek milyonlarca iş yaratma formülü şu sıralar çalışmıyor. Toplam çalışma süresinin yıllık değişimi, emeğe olan talebi göstermesi açısından anlamlı. Yanda bu oranı gösteren tabloda görünen düşüş genel bir durgunluğun ve yeni iş yaratamamanın ifadesi olarak okunmalı. Buna ek olarak dikkate alınması gereken bir başka veri ise hanehalkı borcunun harcanabilir gelire oranının % 162,5’una ulaştığı ülkede kredi genişlemesi ve varlık fiyatlarındaki yükselişin devam etmesi. Faiz indirimi daha fazla borçlanmaya destek olurken, ekonomide en fazla getiriyi ev ve inşaat sektörü vaat ediyor.Nitekim son bir yıl içinde de en fazla istihdam yaratan sektörler inşaat sektörü ve genel olarak kamu.  

Ekonomik büyümeyi desteklemek için enerji yatırımlarına bel bağlayan neoliberal hükümetin, düşen fiyatlar karşısında eli kolu bağlı. Yatırımları ve tüketimi teşvik için faiz oranı düşüşü kredi kullanımının daha da artmasına aracı oluyor. Kredi genişlemesini engellemek için faiz arttırımı verili koşullar altında ekonomik durgunluk hatta küçülme anlamına geldiği için KMB’nin faiz arttırımı pek olası değil. % 6.8 olarak kaydedilen işsizlik oranı oldukça düşük gibi görünse de aslında istatistikler yanıltıcı özellikler barındırdığı için(Türkiye’yi aratmayan ayarlamalar ve emek piyasasına katılım oranındaki dramatik düşüşün atlanması nedeniyle) düşük oranlar daha sorunsuz bir ekonomi ve sermaye birikimi süreci için sağlam dayanaklar anlamına gelmiyor.

Kanada dolarının düşüşünü de ekleyerek bu ağır çekim krizin gelişimini özetleyebiliriz. Dolar karşısında Ocak ayı içinde % 10 değer kaybeden Kanada doları Kanada’lıların alım gücünün azalmasına aracı olurken, teknokratların beklediği ABD toparlanması ertelendikçe bu değer kaybının Kanada menşeli şirketler açısından somut bir kazanıma dönüşmesi de ertelenmiş oluyor. Ortadaki içinden çıkılmaz durum değer kaybeden para birimine karşı cari açığın 2014’te daha da artışı, cari açığın diğer akımlarla (yabancıların mevduat yatırımı) finansmanı, ancak 2015 başında ekonomik göstergeler nedeniyle Kanada dolarından kaçış ve para biriminin hızla değer kaybetmesi ile biçimlendi. Ancak bunun rekabetçi bir avantaja dönüştürülememesi ve petrol fiyatlarındaki düşüşün de katkısıyla cari açık büyümeye devam ediyor. Ekonomik yavaşlamaya verilen tepki, yani faiz indirimi ise hanehalkının borcunun artışına katkıda bulunuyor, ev talebini (son grafikte 2014 sonuna kadar olan eğilim 2015'te de değişmedi) canlı tutuyor ve balonunun patlamasını erteliyor, geciktiriyor.

Ancak çöküşü hızlandıracak gelişmeler de mevcut. Göçmen politikasındaki kademeli değişim biraz da ekonomik gidişatın bir sonucu olarak iş teklifi almayanların başvurularının kabul edilmemesini kolaylaştırıyor. Geçen yıl  Kanada’da yaşanan parlamento saldırısının ardından azınlıkların günah keçisi ilan edilmesi ve C-51 adıyla da anılan “teröre karşı” güvenlik yasa tasarısının gündeme gelişini süregiden çalkantıdan ayrı düşünmemek gerekli. Hem ekonomik gidişat hem de Kanada’nın müttefiklerini takiben bir parçası haline geldiği Ortadoğu’daki savaş yabancı düşmanlığını alttan alta körükler ve göçmen oranında düşüşü müjdelerken, bu düşüşün Kanada’daki emlak balonunun patlayışını hızlandıracağını öngörmek mümkün.

Başka bir ifadeyle (muhafazakar soslu) neoliberalizm krize verilen tepkileri piyasa işleyişinden ve sermayeden uzak tutmanın yolunu ararken yeni krizlerin yolunu döşüyor. Kısacası dalga dalga devam eden kriz (ABD eşikaltı krizi sonrası, Avro Bölgesi’nde borç krizi ve deflasyon riski, Rusya ve diğer “yükselen piyasalar”dan kaçış) petrol şokuyla ve ABD faiz arttırımı olasılığıyla birlikte birçok ülkede yeni çalkantılara yol açıyor.

15 Mart 2015 Pazar

İnşaat Sektörü İçin Yeni Önlem: Bina Tamamlama Sigortası

Küresel ekonomik krizin derinleşmesi, Türkiye ekonomisini daha şiddetli bir şekilde etkilemeye başladı. Bu süreçte hükümetin ekonominin daha da kötüleşmesi karşısında aldığı önlemler sıklaşıyor. Geçtiğimiz hafta Kredi Garanti Fonu'nun aktivasyonu ile Hazine garantisinin kapsamı genişletilmişti. Bu değişiklik ile olası bir döviz şokunun KOBİ'lere olan etkisinin azaltılması amaçlanmıştı. Bu hafta Hazine Müşteşarlığı'nın yayınladığı "Bina Tamamlama Sigortası Genel Şartları" ile inşaat sektöründeki iflas riskinin etkilerinin azaltılması amaçlanıyor.

İnşaat-Finans Kompleksinin Kurumsallaşması
Türkiye ekonomisindeki yeri çok büyük olmamasına rağmen konut sektörü, (i) pek çok farklı sektörle ileri-geri bağlantıları olması ve bu nedenle ekonomik büyüme ve istihdam için kritik sektör haline gelmesi, (ii) kent rantının yaratılması ve yeniden paylaşılmasının aynı zamanda siyasi boyutları olması ve (iii) büyük ölçekli kentsel dönüşüm projeleri nedeniyle büyük bir genişleme potansiyeli olması gibi nedenlerle giderek daha önemli hale geliyor. Sektörün bu şekilde gelişmesini olanaklı kılan en önemli gelişme, 2000'li yıllarda giderek kuvvetlenen finans-inşaat kompleksinin kurumsallaşması oldu. İnşaat-finans kompleksi kabaca dört ayak üzerinde duruyor. 
  1. Konut talebinin oluşturulması ve sürekliliği için uzun vadeli konut kredisi mekanizmasını kurumsallaştıran bankacılık sistemi
  2. Altyapı yatırımları ve şehir planlarında yaptıkları değişikliklerle kent rantını artıran belediyeler.
  3. Büyük konut projelerini hayata geçiren GYO'lar ve inşaat tekelleri.
  4. Sektördeki katalizör rolü oynayan TOKİ.

Kaynak: http://goo.gl/bhjeQ3
 
Kötüleşen Ekonomik Konjonktür
Yukarıda bileşenlerini ana hatlarıyla sıraladığım inşaat-finans kompleksinin olgunlaşmasını mümkün kılan süreç, 2000'li yıllarda dünya ekonomisinde yaşanan ekonomik konjonktür idi. Bilindiği gibi bu konjonktür 2008 krizi ile birlikte değişti. 2008'de patlak veren küresel ekonomik krizin etkileri bir türlü atlatılamadı, hatta 2014'ten itibaren krizin derinleşmesi  aşamasına geçildi. Türkiye ekonomisinde son yıllarda gözlemlenen ekonomik büyüme temposunun giderek yavaşlaması, bu sürecin bir sonucu idi. Özellikle 2015 ile birlikte ihracatın sert bir şekilde daralması iç talebin canlı tutulmasını daha da önemli kıldı. Buna ek olarak seçimlere çok az bir zaman kala ekonomi kaynaklı bir sorunun yaşanmaması, hükümet açsından temel önceliklerden biri haline geldi. Dolayısıyla, hükümet için, iç piyasadaki canlılığın önemli bir unsuru olan inşaat-finans kompleksini ayakta tutmak daha da önemli.

İnşaat-Finans Kompleksi İçin Yeni Önlem: Bina Tamamlama Sigortası
Geçtiğimiz yıllarda inşaat sektöründe firma iflaslarının yaşandığı bir sır değil. Özellikle henüz tamamlanmamış konut projeleri üzerinden satış söz konusu olduğunda, tüketicilerin bu süreçte mağdur olduğu da. Hazine Müsteşarlığı tarafından çıkarılan ve 16 Mart 2015 itibariyle yürürlüğe giren "Bina Tamamlama Sigortası Genel Şartları", inşaat-finans sektörünü daha da pekiştirmek üzere tasarlanmış. 

Yapılan düzenlemenin amacı, inşaat firmaların projelerini tamamlayamadan iflas etmeleri durumunda oluşacak riskin, inşaat-finans kompleksini oluşturan unsurlara yayılmasını engellemek. Bunun için inşaat firmalarına bina tamamlama sigortası yaptırma zorunluluğu getiriliyor. Böylelikle, maketten satış yapan bir inşaat firmasının iflas etmesi ya da belirtilen tarihte konutların teslim edilememesi durumunda, sigorta yapan kuruluş devreye giriyor. 

Sigorta şirketi ya inşaatın tamamlanması için yeni bir müteahhit ile anlaşarak proje tamamlayabiliyor ya da tüketicinin o zamana kadar ödediği parayı iade ediyor. Dolayısıyla bu düzenleme ile hem sektörün sigorta şirketleri tarafından denetlenmesi sağlanarak iflas riskinin asgariye indirilmesi sağlanmaya çalışılıyor hem de riskin gerçekleşmesi, yani inşaat firmasının iflası durumunda bunun etkilerinin yayılması önlenmeye çalışılıyor. 

İnşaat-Finans Kompleksinin Pekişmesi
Kısacası yapılan bu düzenlemeyi iki düzeyde değerlendirebiliriz. 
- Bunlardan ilki, yapılan düzenleme kısa dönemde ekonomideki kötüleşme olasılığına karşı inşaat sektörü kaynaklı bir riskin ortaya çıkmasını önleme amacı taşıyor. 
 - İkincisi ise, düzenleme ile inşaat tekelleri ile bankacılık sistemi arasındaki ilişkinin daha da sağlamlaşmasını sağlamak üzere sigorta şirketlerinin devreye sokulması ile orta ve uzun dönemde Türkiye'deki inşaat-finans kompleksinin daha da kurumsallaştırılması hedefleniyor.

3 Mart 2015 Salı

Seçim Öncesi Krize Hazırlık: Hazine Garantisinin Kapsamı Genişliyor

Geçtiğimiz hafta sonu (28 Şubat 2015) alınan 2015/7331 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Kredi Garanti Fonu (KGF) gibi gözlerden uzakta, deyim yerindeyse “uyumakta” olan bir kurum yeniden aktifleştirildi. Karar’ın amacı, küresel krizin derinleşmesi sürecinde Türkiye ekonomisinde yaşanabilecek olası bir sert daralmanın etkilerini azaltmak. 

2 Mart 2015’teki yazısıyla Çiğdem Toker, konuya “küçülmeye büyük işaret” diyerek dikkat çekmişti. Bu yazı ile genel seçime yaklaşırken giderek sıkışan ekonomi yönetiminin kriz karşıtı önlemlerin bir parçası olarak KGF ve Hazine grantisi ile KOBİ’lere vermeyi planladığı desteğin üzerinde duracağım. 

Devletin Arkeolojisine Giriş: Kredi Garanti Fonu
Devlet teorisi ya da daha somut olarak devletin dönüşümü üzerine çalışanların aşina olduğu bir durumdur. Devletin kurumsal maddiliği içinde bazı kurumlar vardır ki, “normal” zamanlarda varlığından haberiniz bile olmaz. Bu tip kurumlar, zamanı geldiğinde işlevlendirilmek üzere deyim yerindeyse “uyutulur”. Kredi Garanti Fonu (KGF) bunlardan biri. Tam anlamıyla kamu kurumu niteliğinde değil ancak KOSGEB katılımı nedeniyle yarı kamu kurumu olarak görebiliriz. 

Fon, 1991 yılında, “küçük ve orta ölçekli işletmeler için sağladığı kefaletle bu işletmelere destek vermek”, KOBİ’lerin “banka kredisi kullanmalarını mümkün hale getirmek” amacıyla kurulmuş. Daha formel olarak KGF’nin amacı şöyle tanımlanıyor: “bankalar tarafından kredilendirilmesi uygun bulunan, ancak teminat yetersizliği içinde olan KOBİ niteliğine haiz firmalara, bankalara karşı kredinin belli bir oranında kefalet vererek krediye erişmelerinde destek olmaktadır”.

2008 Sonrası Kredi Garanti Fonu:
Kurum 2008 krizine kadar deyim yerindeyse “uyutulmuş” ve 2008 krizinden sonra aktive edilmiş. KGF’nin orijinal ve yeni işlevleri şöyle sıralanabilir:
  • “Normal” zamanlarda
    • KOBİ’lerin finans sistemine erişimini kolaylaştırmak.
    • Kredinin batma riskinin bankalar, KGF ve şirket arasında bölüştürülerek azaltılmasını sağlamak.
  • Kriz zamanlarında,
    • Kredi kullanan KOBİ’nin batması durumunda, bu riskin bankaları da batırmasının önlemek, yani finansal sistemi korumak.
    • Batması en riskli olan işletmeleri koruyarak işsizliğin ani yükselişini engellemek.
KGF’nin aktive edilmesi, 2008 krizine karşı devletin aldığı önlemlerin önemli bir parçasını oluşturuyordu. Bu dönemde KGF ile ilgili iki önemli değişikliklik yapıldı. İlki, 2009’daki 29851 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile KGF teminatlarına Hazine garantisi getirildi. İkincisi de KGF’nin kurumsal yapısının geliştirilmesi için, yeni bankaların fona ortak olarak katılması sağlandı. Şu anda KGF Anonim Şirket statüsünde. Ortakları arasında, yüzde 33,2 hisse ile TOBB ile KOSGEB ve yüzde 1,7’lik hisse ile 19 banka yer alıyor.

Uygulamada Kredi Garanti Fonu
KGF’nin uygulamadaki durumunu aşağıdaki tablo yardımıyla değerlendirebiliriz. Ancak bu değerlendirmeye geçmeden, hükümetin tüm kriz karşıtı önlemlerinin KGF hamlesinden ibaret olduğu gibi bir imada bulunmadığımı belirtmek isterim. KGF’nin son düzenlemeyle yeniden işlevlendirilmesini, hükümetin seçime gidilirken ekonomideki sıkıntılardan kaynaklanacak bir sorun yaşanmaması için aldığı önlemlerden sadece biri olarak görmek gerekir.

Kaynak: KGF verilerinden oluşturulmuştur: http://www.kgf.com.tr/4_1_a.htm

Bu çerçevede, yukarıdaki tabloya bakıldığında KGF’nin 2008 krizi sonrasında nasıl aktive edildiği görülebilir. 1994-2006 arasındaki 12 yılda kuruma gelen kefalet talepleri oldukça düşük, ancak 2009 sonrasında hem gelen talepler hem de kefalet tutarı artıyor. 2013 yılı itibariyle kefalet tutarının azalmasına karşın talebin tutar kadar azalmadığını görüyoruz. 2014’ün ilk 6 ayına ait olan veriler ise, kefalet talebinin 2014 içinde sert bir şekilde yükseleceğine işaret ediyor. Böyle bir ortamda yapılan düzenleme sonrası, 2015’te hem kefalet tutarının hem de gelen taleplerin 2008 krizi düzeyine ulaşacağını öngörmek mümkün.

Seçim Öncesi Ekonomik Krize Karşı Hazırlık
Son olarak geçtiğimiz hafta sonu getirilen düzenlemenin detaylarına kısaca değineceğim. İlk olarak bu düzenlemenin süresi 2017 yılı sonuna kadar öngörülmüş. Buradan, düzenlemeyi yapanların, ekonomik sıkıntıların en az 2017’ye kadar süreceği beklentisi içinde olduklarını anlayabiliriz. İkinci olarak, verilecek olan desteğin tutarına bakıldığında toplamda KGF ile 10 miyar TL’lik bir destek verilmesi söz konusu. Hazine garantisi ise 1 milyar TL ile sınırlandırılmış.

Üçüncü olarak, Bakanlar Kurulu Kararı’nın 4. maddesinde, destekten yararlanabilecek krediler arasında “döviz cinsinden ve dövize endeksli krediler” de yer alıyor. Yapılan düzenlemenin kritik yanlarından biri, son dönemde dövizin hızla değerlenmesinin şirketler kesimi üzerinde yaratacağı olası baskıyı azaltmak.

Sonuç
Şubat ayı ihracatında görülen şiddetli daralma, küresel krizin derinleşmesinin etkilerinin Türkiye’de de görülmeye başlandığını teyit etti. Dolayısıyla önümüzde dönemde dış talep daralırken iç talep daha önemli hale gelecek. Cumhurbaşkanlığı ile Merkez Bankası arasındaki son dönemde giderek artan faizlerin düşürülmesi konulu polemiği, iç talebin giderek artan önemini göz önüne alarak değerlendirirsek daha anlamlı olabilir. 

KGF hamlesi ile Hazine garantisinin devreye sokulmasının, bu polemikle artışı daha da hızlanan dövizin, borçlu şirketleri zora sokmasını önlemek amaçlı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak küresel ekonomik kriz derinleşirken, bu tip geçici önlemlerin işe yarama olasılı pek yüksek değil.

Gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazı 3.3.2015 tarihinde RIT-Türkiye Araştırmaları Enstitüsü sayfasında yer aldı. Erişim: http://riturkey.org/2015/03/secim-oncesi-krize-hazirlik-hazine-garantisinin-kapsami-genisliyor-umit-akcay/

1 Mart 2015 Pazar

Küresel Kriz Derinleşirken Türkiye’nin İhracatı Daralıyor

Türkiye ekonomisine dair veriler açıklandıkça, ekonomi yönetiminde merkez bankası ve faiz üzerinden yaşanan gerilimin nedenleri biraz daha netleşiyor. Şubat ayı ihracat rakamlarına baktığımızda, yüzde 13'lük sert bir düşüş yaşandığını görüyoruz. Bunun temel nedeni, küresel krizin derinleşmesi sürecinin Türkiye'yi etkilemeye başlaması. Bunun anlamı, seçime gidilen bir ortamda iç talebin canlandırılmasının, merkez bankası başkanının istifası pahasına dahi olsa bir zorunluluk halini alması.

Küresel Kriz Derinleşiyor
2008’de ABD’de patlak veren küresel kriz henüz sonlanmadı. Daha önceki bir yazıda, krizin yayılma evresini tamamladığına ve 2015 ile birlikte derinleşme evresine girmeye başlayabileceğine işaret etmiştim. 2015’e ait ilk veriler, bunu doğruluyor. Öncelikle geçtiğimiz aya ait Avro Bölgesi’ndeki enflasyon verileri, yıllık olarak 2008’den itibaren ilk kez deflasyona girildiğini gösteriyor.

Kaynak: http://t.co/QVWWvhFPPk
 
Benzer bir veri, bir süredir ılımlı toparlanma yaşayan ABD ekonomisi için de geldi. ABD için de 2009’dan beri ilk kez Ocak ayı enflasyonu yıllık olarak eksiye girmiş durumda.

Kaynak: http://money.cnn.com/2015/02/26/news/economy/inflation-january-negative/
Her iki bölgedeki deflasyonun görünürdeki nedeni petrol fiyatlarındaki düşüş. Ancak petrol fiyatlarındaki düşüş de dahil olmak üzere, genel olarak deflasyonun nedeninin 2008'den itibaren bir türlü toparlanamayan ekonomik büyüme olduğunu tespit etmeliyiz. Yani deflasyon, krizin derinleşmesinin bir emaresi.

Sert Daralan Şubat İhracatı
Dünya ekonomisinin önemli merkezlerinde yaşanan bu gelişmelerin Türkiye ekonomisini etkilememesi mümkün değil. Özellikle Türkiye'nin dış ticaretinin yarısına yakınının Avrupa ülkeleri ile yapıldığını hesaba katarsak. Dolayısıyla, Türkiye ekonomisinin genellikle Avrupa ile birlikte hareket ettiğinin altını çizmek gerekir.

Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin Şubat 2015 ile ilgili yayımladığı rapordaki, ülke gruplarına göre ihracat tablosuna bakıldığında, dünya krizinin derinleşmesi sürecinin ihracat kanalı ile Türkiye ekonomisini etkilemeye başladığını görebiliriz. Buna göre Şubat ayında, geçen yılın aynı dönemine göre ihracat toplam yüzde 12.98 geriledi. Avrupa Birliği üyesi ülkelere olan ihracat yüzde 11.19 geriledi. Rus ekonomisi sonbaharda yaşadığı şokun etkisinden hala kurtulamadı. Bunun etkilerini ihracat rakamlarından izleyebiliyoruz. Rusya'nın esas aktörü olduğu Bağımsız Devletler Topluluğu'na olan ihracat yüzde 27.66 geriledi. 

İhracatın daha da gerilemesini engelleyen ise, ılımlı ekonomik toparlanmanın yaşandığı ABD'ye olan ihracat ile, yavaşlamaya başlasa da hala önemli bir tempoda büyümeye devam eden Çin'in de yer aldığı Uzakdoğu ülkelerine olan ihracatın artışı oldu.


İç Talebin Artan Önemi
Yukarıda kısaca özetlediğim tablo, dış talebin giderek eridiği önümüzdeki dönemde, ekonomik büyümenin sağlanması için iç talebin daha da önemli hale geldiğini anlatıyor. Bu sonucu aklımızda tutarsak, merkez bankası ile hükumet ve Cumhurbaşkanlığı arasındaki faiz polemiğinin ve ekonomi yönetimindeki telaşın nedenlerini daha iyi anlayabiliriz. Faiz oranlarının düşürülmesi ve iç talebin canlandırılması, seçimlere gidilen ve küresel krizin derinleşmesinin etkilerinin hissedilmeye başlandığı bir dönemde her zamankinden daha önemli hale geldi. O kadar ki, merkez başkanının istifasını göze alacak kadar!

Gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz.

24 Ocak 2015 Cumartesi

Piyasalarda Demokrasi Tedirginliği: Yüksek Finans ve Syriza’nın Seçenekleri

Yunanistan’daki 25 Ocak seçimlerini büyük olasılıkla Radikal Sol Koalisyon Syriza birinci parti olarak kazanacak. Konunun pek çok boyutu var ve bu boyutlar bir süredir hem dünya genelinde hem de Türkiye’de enine boyuna tartışıldı. Bu yazıda güncel tartışmalardan hareketle üç noktanın altını çizmek istiyorum. Syriza’nın yükselişi (i) liberal demokrasinin kırılganlıklarını bir kere daha ortaya çıkardı ve sermaye için demokrasinin ana-akım partileri güçlendirdiği oranda önemli olduğunu gösterdi, (ii) mevcut Avrupa Birliği sisteminin olarak sola kapalı yapısını görünür kıldı, (iii) sola kapalı bir sistemde iktidara gelen bir sol partinin önündeki seçeneklerin ne kadar kısıtlı olduğunu ortaya koydu. Son olarak olası Syriza iktidarının önündeki seçeneklerin neler olacağı üzerinde duracağım.

Sermayenin Demokrasi Korkusu
Syriza’nın yükselişiyle beraber, kriz sonrası Alman sermayesi öncülüğünde Avrupa genelinde uygulanan kemer sıkma politikalarının liberal demokratik sistemde nasıl sürdürülebileceği, sermaye için giderek daha önemli bir sorun haline geliyor. Gideon Rachman, 29 Aralık 2014’te Financial Times’ta yer alan “Eurozone’s Weakest Link is the Voters” yazısında Avro krizi bağlamında piyasalar, siyaset ve ekonomi arasındaki etkileşimi göz önüne alarak iki senaryodan bahsediyor. Ana-akım siyasi merkezi tahkim eden ilk senaryoya göre, ekonomide işler iyi giderken seçmenler ana-akım siyasetçilere oy veriyor. Bu durumda piyasalar rahatlıyor, faiz oranları düşüyor, reel ekonomi iyileşiyor ve bu döngü merkez siyasetçilerin daha da güçlenmesiyle tamamlanıyor.  


Zincirin Zayıf Halkası Olarak Seçmenler
Merkezkaç eğilimlerin güçlendiği ikinci senaryoda, ekonomik sorunlar siyasi radikalleşmeyi getiriyor ve bu piyasaları korkutarak faizler yükseliyor. Yüksek faizler, daha ağır borç yükü ve daha fazla kemer sıkma tebiri ile sonuçlanıyor ve sonuçta radikal partiler daha fazla güçleniyor. Rachman’ın özetlediği bu iki senaryodaki sorunları bir kenara koyarsak, örtük olarak da olsa gündeme getirdiği soru önemli: seçmenler, demokratik haklarını kullanarak bir toplumsal sistem olarak kapitalizmin yerine farklı bir sistemi uygulamaya karar verebilir mi? Rachman bu soruya açıkça değinmiyor ancak “zayıf halkanın” seçmenler olduğunu belirten yazı başlığı, demokrasinin ancak ana-akım merkezi güçlendirdiği oranda kapitalizm açısından işlevli olacağını itiraf ediyor. 

Yukarıdaki senaryolardan ikincisi, aynı zamanda kapitalizm ile demokrasi arasındaki ilişkinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermesi açısından da önemli. Bu kırılganlık özellikle kriz dönemlerinde daha da belirginleşiyor. Zira 2008’den beri Avrupa’da yükselen tenokratik iktidarlar, seçmenlerin ve giderek de seçimlerin liberal demokrasinin zayıf halkası olduğu kanıtlar nitelikte. 
 
Emek Karşıtı ve Sol’a Kapalı Avrupa Birliği Sistemi
Liberal demokrasinin kırılganlıklarına ek olarak, küresel kriz Avrupa Birliği’nin kurumsal olarak emek karşıtı ve sola kapalı olduğunu bir kere daha gösterdi. Birliğin emek karşıtı olması, en açık bir şekilde Parasal Birlik’ten kaynaklanan sınırlarla belirginleşiyor. Buna göre Parasal Birlik, paranın dış (devalüasyon) ve iç değerinin düşürülmesi (enflasyon) seçeneklerini devreden çıkarıyor. Krizden çıkış için parasal değersizleşme yaşanmadığında geriye emeğin değersizleştirilmesi yani ücretlerin düşürülmesi ve kemer sıkma politikaları gündeme geliyor. 


Avrupa Birliği’nin güncel yapısı ile sola kapalı olması ise, içindeki güç ilişkilerinden kaynaklanıyor. Alman emekçilerinin üzerinde kurduğu denetimle krizden güçlenerek çıkan Alman sermayesi, bu modeli kemer sıkma tedbirleri ile Avrupa’daki diğer emekçileri de disipline etmek için kullanıyor. Dolayısıyla,  mevcut AB sisemi içinde emeğe ve sola dayalı bir seçenek geliştirmek, mevcut güç ilişkileri kıta genelinde değişmeden oldukça zor. Bunun olası Syriza iktidarı açısından anlamı, kemer sıkma tedbirlerini reddederek mevcut AB’nin ve Parasal Birliğin içinde kalmaya devam etmenin neredeyse çıkmaz bir sokak olduğu.  


Yüksek Finans ve Yunanistan’ın Durumu
Günümüz finans teorisinin özü şuna dayanıyor: Güçlü paraya sahip olan ülkeler daha ucuza borçlanır. Bunun sebebi basit, geri ödeme garantisi arttıkça, para bu limanlara park eder. Dolayısıyla güçlü parası olan ülkeler daha ucuza borçlandıklarından ekonomik büyümeyi desteklemede daha avantajlı olurlar, dolayısıyla daha güçlü paraları olur. Zayıf paraya sahip ülkeler de daha pahalıya borçlandıklarından ekonomik büyümeyi daha az desteklemiş olurlar ve zayıf kalmaya devam ederler.
Bu çerçeveden baktığımızda, Yunanistan’ın Avro ile birlikte, öncesine göre çok daha kolay ve düşük faize borçlanmaya başlayabildiğini görüyoruz.. Ancak 2008 krizi ile birlikte, borçlarını ödeyememe tehlikesine düştüğünde, Almanya, kredi akışını sürdürme karşılığında, kemer sıkma tedbirlerinin hayata geçirilmesi istedi. Dolaysıyla Avro’nun içinde kalma, neoliberalizmin derinleştirilmesi şartına bağlandı. 


Syriza’nın Seçenekleri
Syriza’nın ilan ettiği Selanik Programı, bu şarta karşı çıkması anlamında radikal yönler barındırsa da, sistem karşıtı olarak nitelendirilemeyecek bir program. Ancak burada söz konusu olan stratejik önceliklerin neler olacağı. Şu andaki öncelik tek başına iktidara gelmek. Bu aşamadan sonra iki seçenek var. İlki Avro içinde kalarak kemer sıkma tedbirlerine karşı gelmek. Syriza’nın güncel pozisyonu bu.  Mevcut Avrupa sistemi değişmedikçe bu pozisyonu sürdürmek oldukça zor. Zira bunun farkında olan Syriza’nın önerdiği Borç Konferansı ve borçların yeniden müzakere edilmesi sürecine diğer borçlu ülkeler katma girişimi, cepheyi genişleterek Avrupa sistemini yeniden yapılandırmaya yöneliyor.

İkinci seçenek, Yunanistan’ın Avro’dan çıkarak kendi parasına dönmesi. Bu durum, sanıldığı kadar ölümcül sonuçlar doğurmayabilir. Zira 2008’den itibaren Yunan ekonomisi zaten yüzde 25 küçülmüş durumda ve mevcut Troika programına göre bu daralma daha uzun süre devam edecek. Dolayısıyla, zaten kötü olan bu durumun daha da kötüleşmesi oldukça zor. Yunanistan’ın kendi parasına dönmesi durumunda borçlanma maliyetinin artması kaçınılmaz. Ancak borcunu kendi parasıyla ödediği sürece bunun artması, en azından kısa vadede sorun çok büyük bir sorun yaratmayabilir. Hatta, kısa bir süre sonra yaşanması muhtemel enflasyon, borçları da değersizleştireceğinden, bir süre için bu krizden çıkış stratejisinin bir parçası olabilir. Ancak bu “çıkış” programı sadece kendi parasını kullanmakla ya da borç ödememekle kaldığında yine radikal bir programı getirmeyebilir. Böyle bir “çıkış” ancak kapsamlı bir bir kamusallaştırma programı ile desteklenirse anlamlı olacaktır. 


Mücadele Alanı Olarak Syriza!
Bu süreçte alınacak en kötü tutum, yukarıda değindiğim yapısal kısıtları sıralamak ve “Syriza reformisttir” diyerek tartışmayı kestirip atmak olacaktır. Böyle bir tutum, aynı zamanda her şeyi devrim sonrasına erteleyerek mevcut krize ilişkin tartışmaların dışında kalmaya ve giderek apolitik bir tutuma dönüşebilir. Zira yapısal olan, değişmez olan demek değil. Yapısal kısıtlar, geçmiş dönemdeki sınıf mücadelesinin bugüne yansıması sonucunda şekilleniyorsa bu, aynı zamanda potansiyel olarak yapısal olanın günümüzdeki mücadelelerle değiştirilebileceği anlamına da gelir. 

Bu anlamıyla olası Syriza iktidarını sınıf mücadelesinin yeni bir aşaması olarak görmek gerekir. Bu mücadelede en kötü senaryo, Syriza’nın iktidara geldikten sonra ana-akımlaşarak yükselen toplumsal muhalefeti soğurmanın bir aracı haline gelmesi. Ki bunun dolaysız sonucu ırkçı parti Altın Şafak’ın daha da güçlenmesi olacaktır. Bu tehlikeye karşı Syriza’nın içinde ve dışına yer alan solun ve sosyal mobilizasyonun kuvvetli ve diri olması, kötü senaryonun önüne geçmenin en güvenilir yolu olacaktır. Syriza’yı iktidara taşıyan sosyal hareketlerin gücü ve canlılığı, sol hükümet üzerinde bir baskı, denetim ve kontrol mekanizması yaratacağı ölçüde, Syriza deneyiminin giderek sistem karşıtı bir yöne evrilmesini de getirebilir. 

--------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazı 24.01.2015 tarihinde Başlangıç Dergi'nin web sitesinde yer aldı. 
Erişim:http://goo.gl/UDPHjZ
 

30 Aralık 2014 Salı

Syriza ve muhtemel borç konferansı

“Moorgate’ten devam edip Prince sokağına girdiğimizde konferans mekanına birkaç yüz metre kaldığını fark eden delegasyonumuzun en yaşlı üyesi bir kahve molası için durup dinlenme zamanı olup olmadığını sordu. Asık suratlı maliye bakanları ve bankacılarla toplantı salonuna girmeden önce pek vakit geçirmek istemediği her halinden belliydi. Belki de son kez notlarına bakıp silinmesi gereken borç miktarına ilişkin daha keskin cümleler kurmayı arzuluyordu.”

Böyle bir paragrafla başlayan bir anıyı birkaç yıl sonra Syriza’nın çağrısı sonrası ve borcun çevrilemezliği nedeniyle toplanırsa uluslararası borç konferansındaki Yunan delegasyonu temsilcilerinden birisinin kaleminden okuyabiliriz. Tarihin cilvesi ise bu hipotetik paragrafı 1953 yılında Alman delegasyonu başkanı Herman Abs’in yardımcılarından birisinin yazmış olmasının akla oldukça yatkın olması. Federal Almanya’nın dünya piyasalarına entegrasyonu sürecinde II. Dünya Savaşı sonrasındaki krediler kadar, Hitler dönemi ve öncesinden kalan borçların affının da görüşüldüğü 1952-3 Londra Borç Konferansı ağır borç yükü altında ezilen Küresel Güney ülkelerinde borç affının gerekliliği ve sunacağı olanakları anlatmak için faydalanılan tarihsel bir örnekti. Şimdi Syriza tarafından Almanya hükümetine karşı önemli bir propaganda kozu haline gelmiş durumda.

Tozlu raflardan örneklerin indirilmesi, başka bir çok göstergeyle birlikte Avrupa’da krizin sona ermediğini anlatıyor. İspanya’da Podemos ve Yunanistan’da Syriza gibi partilerin iktidar adaylığı ve buna verilen tepkiler oldukça sınırlı politik reform taleplerinin dahi parasal birlik açısından ve Avrupa finansal sisteminde büyük sarsıntılara neden olduğunu gösteriyor (öncü bir örnek için bkz.). Hatırlatmak gerekirse, Yunanistan’da kriz aşılmamış ancak borç yapılandırmaları ve kurtarma programıyla ertelenmişti. 2011’de dillendirilen % 21’lik borç kesintisi, kriz derinleşince 2012’de ortalama % 53,5’a fırlamış ve tarihin en büyük borç takasında 199 milyar avro kadar borç yeniden yapılandırılmıştı. Yunan borcunun neredeyse 100 milyar avro kadar hafiflemesi ekonomik çöküş nedeniyle yeterli değildi. Bu takasın sorunları ancak bir süreliğine erteleyebilmesinin önemli nedenlerinden biri takas nedeniyle büyük kayba uğrayan Yunan bankalarının kapitalizasyonu için yeniden borç bulunması gerekliliğiydi. Ekonomik daralma nedeniyle borç rakamları GSYH’ye oranla büyümeye davam etti (grafikten izlenebilir, hikayenin ayrıntıları için bkz.). Defalarca revize edilen öngörülen büyüme ve borç rakamları ile gelinen nokta (uluslararası finansal kuruluşların Yunanistan’da özelleştirme ve devletin ekonomik etkinliklerinin azaltılması sonrasında dibe vuran ekonominin canlanması umudu ile) sürekli yüksek faiz dışı fazlalar verilmesi koşuluyla 2020’de Yunan borcunun GSYH’nin % 120’sine çekilebileceği öngörüsüdür. Burada kemer sıkmanın işlemediği bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Belirtilen rakam 2009’da Papandreu’nun borç rakamlarında oynamalar olduğu gerekçesiyle üzerinden geçilerek tekrar açıklanan ve Yunanistan’da krizin başlangıcını simgeleyen rakamlardan sadece birkaç puan düşük görünüyor. Troyka (Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu) ve Yeni Demokrasi ile PASOK tam on yıllık bir kemer sıkma, yoksulluk ve aşağılamayı takiben Yunan halkına krizin başlangıcı seviyesine dönmeyi vaat ediyor.

25 Ocak'taki erken seçimde bu nedenlerle somut alternatif öneren Syriza’nın kazanma ihtimali yüksek. Syriza’nın vaatleri arasında borcu yeniden müzakereye açmak, borç ödemelerini ekonominin büyümesi şartına bağlamak, bütçeyi kamu yatırımları öncelikleriyle biçimlendirmek ve geniş bir sosyal yardım programı başlatmak bulunuyor. Bizzat ekonomik danışmanlarının da belirttiği üzere son derece sınırlı ve reformist talepler, ancak bunlar bile Avro Bölgesi içinde Troyka tarafından hoş karşılanmayacak ve büyük siyasi-ekonomik çalkantılara yol açacak gibi görünüyor.

Müzakere de mücadeledir veya Syriza’nın iki temel sorunu

Syriza’nın girişimleri çeşitli sorunlardan muzdarip. Borç konferansı çağrısı açısından iki temel sorun belirtmek mümkün görünüyor. Syriza temsilcileri tarafından gayet iyi bilinmesine karşın bu sorunlar çeşitli gerilimlerle birlikte taşınmaya devam ediyor. Başka bir ifadeyle gerçekçi olmak adına borcu yapılandırarak ödeme argümanı Syriza’nın politik programını daha baştan sınırlayan özellikler sergiliyor.

1) Borç konferansı’nın toplandığını varsayalım. Böyle bir müzakerenin başlaması dahi kemer sıkma politikalarına karşı mücadele veren Avrupalı emekçiler için büyük bir kazanım teşkil edecek. Ancak tam da bu nedenle Troyka’dan yükselen bir vaveylaya şahit olacağız. Kurtarma programları ve finansal istikrar fonu müdahalesiyle borcun sahiplik yapısı son iki yılda değişti. Yunan borcunun yaklaşık % 80’ine özel bankalar değil resmi kesim (offical
sector) sahip. Başka bir ifadeyle müzakere masasında ön saflarda IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa merkez bankaları sistemini temsil eden çeşitli Merkez Bankaları başkanları bulunacak. Denilebilir ki müzakere de mücadeledir ve bütün bu yapılara karşı mücadele edilmesi gerekli ancak birinci sorun Syriza’nın Avrupa Birliği ve Avro Bölgesi içinde kalma niyeti beyan ederek müzakere çağrısı yapması. Bu nedenle Syriza esasen muhatabın el üstünlüğünü kabul ederek bir çağrı gerçekleştiriyor. Üstelik borcun ödenmesini Yunan ekonomisinin büyümesi şartına bağlama önerisi, sermaye birikimi istikrarlı bir tempoya kavuşursa borç ödenebilir ifadesinin başka bir versiyonu olduğu için vaatin kendisi sermaye birikimi koşullarının hazırlanmasını Syriza’nın hedeflerinden birisi haline getiriyor.

2) Diğer sorun uluslararası konjonktür farkı. 1953’te kısmen özel sektör borcu da yapılandırılarak toplam borcunun yarısından fazlası silinen Federal Almanya’nın Sovyet Bloku karşısında bir sınır noktası olarak inkişafı ve uluslararası piyasalarla bütünleşmesi müttefiklerin ortak hedefiydi. Bu kritik gerekçe nedeniyle bir borç konferansının toplandığını ve borcun silindiğini belirtmek (borcu yapılandırarak ödemek isteyen Federal Alman hükümetinde cisimlenmiş siyasi iradeyi de hesaba katarak) mümkün görünüyor. Bugün ancak Avrupa çapında bir hayaletin dolaşması uluslararası bir borç konferansının toplanmasına ön ayak olacaktır. Bu politik farklılık Avrokratların nobranlığında görüldüğü gibi Yunan sosyalistlerinin ciddiye alınmamasına ya da en iyi ihtimalle AMB ve IMF’nin sulandırılmış yeni bir kurtarma paketi ile durumu geçiştirmesine yol açabilir. Bu ise Syriza’nın başından beri eleştirdiği kemer sıkma politikalarına kendini teslim etmesi ve küçük bir ölçüde genişletilmiş bir oyun alanını kabullenmesi anlamına gelecektir.

Nasıl bir yol?

Bir konferans toplanırsa Troyka'nın gürültüsüne karşı, toplanmazsa da bu borç sorunu karşısında Syriza’nın mutedil bir yol izlemeyeceğini (yönetim kademesine egemen olmuş pragmatizme karşın en geç seçim akşamında) açıklamasında fayda var. Elbette Syriza bu sorunların farkında, öyleyse bu program ve iç tutarsızlıklar ne anlama geliyor? Kısaca belirtmek gerekirse iktidar hazırlığı içindeki bir koalisyon olarak Syriza bir yandan somut önerilerde bulunmak bir yandan da kısa vadede toplumsal desteğini koruyacağı manevra alanına sahip olma arzusunda. Bu nedenle koalisyonun güç yitimi ve hatta dağılmasına yol açacak hayati tartışma gündemlerini elinden geldiğince erteliyor. 

Yunan sosyalistleri iktidar olmaları durumunda halihazırda vadesi dolmakta olan borçların ödenmesi sorunuyla kısa bir zaman içinde baş başa kalacaklar. Aynı zamanda yüksek işsizlik sorunuyla baş edecek ve en temel ihtiyaç maddelerinden bile mahrum bırakılan yoksulların ihtiyaçlarını gidermek için acil uygulamalara girişecekler. Bu nedenle Troyka’ya izahat yarışına girişmek durumunda kalmış görünüyorlar. Ancak ekonomik olduğu kadar askeri tehditlerin de gelebileceği Avro Bölgesi ve Avrupa Birliği kurumlarına karşı mücadelelerinin boyunlarına geçirilen ilmeği çıkarmak için olduğunu Avrupa halklarına anlatmaları gerekiyor. İki yıldır politik propaganda malzemesi olan, 1953’e atıfta bulunarak yapılan ve işlevsel hatta zekice duran uluslararası bir borç konferansı çağrısının Troyka ile ilişkilerin askıya alınması yolu-ihtimali güçlendirilerek yinelenmesinde fayda bulunuyor.