25 Mayıs 2014 Pazar

Ekonomik Kriz ve Yükselen Aşırı Sağ: Avrupa Seçimlerini Nasıl Okumalı?

Dün (25 Mayıs) sonlanan Avrupa Parlamentosu seçimlerinin en önemli sonucu aşırı sağın yükselişi oldu. İlk gelen sonuçlara Aşırı sağcı Ulusal Cephe Fransa'da yüzde 25 oy aldı. Danimarka, Avusturya, Macaristan, Finlandiya ve Yunanistan aşırı sağcı partilerin oy artırdığı ülkeler arasında yer aldı. Birleşik Krallık'ta ise göçmen karşıtı parti (UKIP) oylarını yüzde 11 artırarak birinci oldu. Buna karşılık Avrupa'da sola ait en iyi haber, krizle cebelleşen Yunanistan'dan ve İspanya'dan geldi. Yunanistan'da Syriza oyunu artırarak birinci parti olmayı başardı, İspanya'da Podemos hareketi ise büyük bir başarı göstererek ilk kez katıldığı seçimde yüzde 8 oy almayı başardı ve ekonomik krize ve kemer sıkma politikalarına karşı geniş kitlelerin sesi oldu.  Seçim sonuçlarının her bir ülke için değerlendirilmesi önemli. Ancak burada iki noktaya değineceğim: İlki, seçim sonuçları ekonomik kriz bağlamında değerlendirilmesi gerekliliği. İkinci de, sosyal demokratların neoliberal kemer sıkma tedbirlerini uygulamalarının sağın yükselişindeki önemli etkenlerden biri olduğu.

Avrupa'nın Derinleşen Krizi
Avrupa Parlamentosu seçim sonuçlarının gerisinde yatan dinamikleri daha iyi anlayabilmek için içinden geçmekte olduğumuz küresel ekonomik krizi göz önüne almalıyız. Aksi takdirde, krizi göz ardı eden analizler Avrupa'da aşırı sağın yükselişini sürpriz olarak değerlendirecektir. Buna göre, 21. yüzyılın ilk büyük krizi, 2008'de ABD'de patlak vermiş, ardından hızla Avrupa'ya ulaşmış ve derinleşerek günümüze kadar sürmüştür. Yakın zamanda yayınlanan kitabımızda, Avrupa krizinin ABD krizinden farkları üzerinde durmuştuk. Bu farklar gerek AB'nin kurumsal yapısından gerekse parasal birlik uygulamasından kaynaklanmaydı. 



Kısaca belirtmek gerekirse, Avrupa'da yaşanan süreç Alman sermayesinin, krizi fırsat bilip, tüm Avrupa işçi sınıfını disipline etme çabası çerçevesinde devam ediyor. Dolayısıyla yeni Avrupa'nın yükselen "Alman modelinin" gerisinde çalışanların üzerindeki kontrol mekanizmalarını daha güçlendirmiş olan Alman sermayesinin artan rekabet gücü yatmakta. Almanya önceki dönemde sosyal demokrasinin ve "Sosyal Avrupa'nın" modeli iken şimdi, "Neoliberal Avrupa'nın" simgesi durumunda.

Başını Alman sermayesinin çektiği istikrar paktı, paranın değersizleşmesinden çok doğrudan emek gücünün değersizleşmesini hedefleyen bir yol izliyor. Yaklaşık 5 yıldır uygulanmaya çalışılan politikanın temeli bu. Bu istikrar politikalarının içeriğine baktığımızda ise, kamu harcamalarının azaltılması, ücretlerin düşürülmesi, özelleştirmeler, emek piyasalarının esnekleştirilmesi ve sosyal hakların azaltılması gibi önlemlerin uygulandığını görüyoruz. Bunun karşılığında ise büyüme oranının bir türlü toparlanamaması, yüksek oranlı işsizlik özellikle Güney Avrupa'da hala en büyük problem. Son olarak gündeme gelen deflasyon riski ise, 2008 krizinin hala aşılamadığının en net göstergesi.


Yükselen Sağ ve Fransa
Bu bağlamda gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağın en önemli başarısı Fransa'da gerçekleşti. Yabancı düşmanı partinin bu derece yüksek oy alması pek çok açılardan değerlendirilecektir. Ancak burada özellikle 2012'deki seçimlerden bu yana uygulanan kriz karşıtı politikalara değineceğim. 

Fransa'da 2012'de iktidara gelen sosyal demokratlar ve Hollande, seçim kampanyalarında krizden çıkış için neoliberal kemer sıkma tedbirleri yerine, bir "büyüme ve istihdam programı" önermişti. Gerçekten de Hollande, 2012'deki seçim sürecinde neoliberal politikaları eleştirmiş ve bunun yerine alternatif olarak büyüme ve istihdam yaratacak bir programı uygulamaya koyacağını vaat etmişti. Zira seçim döneminde The Economist dergisinin kendisini bir "tehlike" olarak tanımlaması ve Almaya'nın başını çektiği "istirar" paktının değişeceği beklentisi, seçim sürecinde bir "heyecan" yaşanmasına neden olmuştu. Holande'ın başkanlık seçimlerini kazanması, Fransa için uzun yıllar sonra solcuların yeniden başkanlık kazanmaları açısından bir başarı olarak değerlendirildi. 

Ancak 2012'de Hollande'ın seçilmesinin temel bir politika değişimine neden olmayacağını ve bunun seçmenin sağa kaymasına neden olabileceğine işaret etmiştik. Kriz Notları'ndaki yazıda, "Avrupa para birliği sürdükçe, bu politikanın uygulanma şansı olmadığını" yazmıştık. Bunun sonucunun ise aşırı sağın yükselişi olabileceğini öngörmüştük: "Bu durumda geniş kitlelerde heyecan yaratan sol iktidarların başarısızlığı, zaten kriz sürecinde bir düzeyde yükselen aşırı sağcı, neo-nazi hareketlerin güçlenmesine ve hatta bir felaketle sonuçlanacak yeni bir faşizm dalgasının oluşmasına neden olabilir".



Ancak Fransa'da yaşanan sadece oraya özgü bir durum değil. Dolayısıyla Avrupa'da sağın yükselmesinin nedenlerinden biri de sosyal demokratların neoliberal programı uyguluyor olmasıdır diyebiliriz. 2012'de sosyal demokratlara yönelen büyük yığınlar şimdi çareyi sağda arıyor. Özellikle Fransa'da (sözde) sosyalist Hollande kemer sıkma politikalarını uygulamaya şaşmadan devam etti.

Bu noktada altını çizmemiz gereken husus, Avrupa’nın krizini derinleştirenin sadece Alman sermayesinin istikrar ısrarıyla sınırlı olmadığıdır. Bunun da ötesindeki ortak para birimi var olduğu ölçüde, tek tek ülkelerin yapısal olarak parasal genişleme yoluyla krizden çıkış yolunun tamamen kapalı olduğu görülüyor. Dolayısıyla özellikle Syriza açısından önümüzdeki dönemde en önemli sorun, nasıl bir alternatif programın uygulanacağı olacak.

Sol Alternatif
Bu nedenle solun bir kez daha önemli bir tarihsel karar anında olduğunu belirtmek gerekiyor. Ekonomik krizin tahrip edici etkilerine karşı insanların gündelik sorunlarına gerçekçi çözümler üreten bir ekonomik programla mevcut neoliberal çemberin kırılması solun öncelikli görevi. Aksi takdirde Fransa'da yaşanan aşırı sağ yükselişinin, tüm Avrupa'ya yayılmaması için bir neden yok. Çünkü insanlar artık kemer sıkma tedbirlerini daha fazla çekmek istemiyor. 

Sonuç Niyetine Hatırlatmalar
Toparlarsak Mayıs 2014 seçimleri iki tespiti bir kere daha doğrulamış oldu:
1. "Ekonomik kriz = Solun yükselmesi" gibi bir formülün geçerliliği yok.
2. Tarihin sarkacı sola salındığında onu tutacak bir alternatif yoksa, gideceği yer sağdır.
Dolayısıyla Avrupa'daki toplumsal muhalefet, neoliberal programı geri çevirecek bir alternatif yaratamazsa, önümüzdeki dönemde neoliberalizmin derinleşmese ve sağın yükselişe tanık olmamız kuvvetle muhtemel.

13 Mayıs 2014 Salı

İşçi Ölümlerinin Önüne Nasıl Geçilebilir? Emek Hareketi İçin Hatırlatmalar

Bu satırları yazarken Soma'daki faciayla ilgili elimizde olan son bilgi, 232 işçinin öldüğü, 80 yaralı olduğu ve göçük altında hala yüzlerce işçinin bulunduğu idi. Hiç kuşku yok ki, Çetin Uygur'un söylediği gibi "tarihin en büyük iş cinayetiyle karşı karşıyayız".Soma'da yaşananlar ilk değildi, ancak ölümleri sistematik katliamlar halinden çıkarmak mümkün. Nasıl mı?

Bunu açıklamak için öncelikle kısaca Türkiye'de madencilik ve kömür sektörünün ekonomideki yerine bakacağım, ardından da iş cinayetlerinin artışına işaret edip, işçi ölümlerini yaratan temel mekanizmanın ne olduğunun altını çizeceğim. Sonrasında da işçi ölümlerinin önüne nasıl geçilebileceğini ve bu konudaki taleplerin neler olabileceği üzerinde duracağım.


Türkiye'de Madencilik ve Kömür Sektörü
2010 yılı itibariyle Türkiye'de madencilik sektörünün toplam sanayi üretimi içindeki payı yüzde 7.32, milli gelir içindeki payı ise yüzde 1.40 düzeyindedir. 2000'li yıllar boyunca madencilik sektörüne yapılan yatırımların toplam yapıtımlar içindeki payı artarken, bu yatırımlar daha çok özel sektör ağırlıklı gerçekleşmiştir.

Erişim: http://www.enerji.gov.tr/index.php?sf=webpages&b=tabiikaynaklar

 Madencilik sektörünün zaman içindeki değişimine baktığımızda ise milli gelir içindeki payının çok yüksek olmamasına rağmen 2001 ile 2012 yılları arasında bu payın yüzde 50 düzeyinde arttığını görebiliriz.

Erişim: http://www.mta.gov.tr/v2.0/default.php?id=maden-dis-ticaret

Yine 2000'li yıllarda sektördeki firmaların kökenine baktığımızda, yabancı sermayeli firmaların sayısının hızla arttığını görebiliriz.


Erişim: http://goo.gl/I3V430

Son olarak sektörün dış ticaret içindeki konumuna baktığımızda, ithalatın ihracattan fazla olduğunu, yani madencilik sektörünün Türkiye'deki ihtiyacı karşılamaya yetmediğini görebiliriz. Örneğin Türkiye'de tüketilen kömürün yüzde 20'si ithal edilmektedir.

Erişim: http://goo.gl/C6R7yv
 Dünya ekonomisinde ise, 2000'li yıllarda özellikle Çin ve Hindistan gibi hızlı büyümekte olan ekonomilerin taleplerini artırmaları, maden fiyatlarının artmasına neden olmuş, 2008 krizi nedeniyle yavaşlayan fiyat artışları, kriz sonrasında tekrar artmaya başlamış ve bu yüksek talep, "küresel madencilik endüstrisinin yoğun büyüme sürecinin arkasındaki itici güç olmuştur".

Toparlarsak, bu bölümü tamamlarken çıkarmamız gereken temel sonuç, Türkiye'de madencilik sektöründeki ithalat baskısının, bu sektörde faaliyet gösteren firmalar üzerinde müthiş bir rekabet basıncı yarattığıdır.


Soma Holding: 6 Ayda 2,5 Kat ArtanÜretim
Madencilik sektöründe yüksek dış rekabete karşı bir firmanın nasıl ayakta kalabildiğini, hatta kısa sürede karlı bir yatırım haline gelebildiğini ise Soma Holding örneğinden anlayabiliriz. Soma Holding’in sahibi Alp Gürkanişin sırrını şöyle açıklamış:



"Ancak, Soma'daki işlerin asıl büyümesi Türkiye Kömür İşletmeleri'nin (TKİ) 2005'te aldığı kararla oldu.
- Neydi o karar?
- TKİ, rödovans karşılığı işleri özel sektöre devretme kararı aldı. O döneme kadar çoğunlukla zarar eden TKİ, bu karar sonrasında kâra geçti.
- Nasıl oldu? Sihirli bir formül mü devreye girdi?
- TKİ, Soma'da kömürü kendisi çıkarırken tonunu 130-140 dolara mal ediyordu. Biz ihaleye girip, tonun TKİ'ye yüzde 15'lik rödovans payı dahil 23.80 dolara çıkarma taahhüdü verdik.
- TKİ, kömürün maliyetini oldukça indirmiş. Bu model size de para kazandırıyor mu?
- Gerek biz, gerekse diğer özel şirketler kâr etmesek bu işe girmezdik.
- Kârlılığa ulaşmak nasıl oldu?
- Bizim mühendis ve işçilerimiz uzaydan gelmedi. Sadece işi iyi planlamak, özel sektörün çalışma tarzı devreye girdi o kadar".

Soma Holding sahibinin verdiği röportajda vurguladığı rödovans sisteminin altını çizmemiz gerekir. Rödovans kelimesinin sözlük anlamı imtiyaz ücretidir. Bir özelleştirme yöntemi olan rödovans düzenlemesinin uygulamadaki anlamı şudur: Devlet, kamuya ait olan madenleri tamamen satmak yerine bunun kullanım hakkını belirli bir bedel karşılığında bir firmaya kiralamaktadır. Ancak bu sözleşmenin çerçevesinde bir firmanın karlı olabilmesi için, mutlak surette sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerinin üzerinde bir üretim kapasitesine ulaşması gerekir. Dolayısıyla, firma üzerinde, yukarıda değindiğimiz ithalat baskısının yanında, rödovans sisteminden de kaynaklanan bir üretim baskısı mevcuttur. 




 Son olarak şunu vurgulamamız gerek: Soma Holding'in bu müthiş atılımı sadece "özel sektörün çalışma tarzı" ile gerçekleşmedi.Soma Holding'in iktidar partisiyle yakın olduğu ise bir sır değil. Bu yakınlık giderek holdinge giderek stratejik bir oyuncu olma olanağı sağlamış ve holding inşaat sektöründe de büyük yatırımlara girmeye başlamıştır.

Türkiye'de İş Cinayetleri
Soma Holding'in son yıllarda gerçekleştirdiği bu müthiş atağın altını çizdikten sonra, Soma faciasının gerisindeki dinamiklere biraz daha yakından bakabiliriz. Başlarken kavramsal netlik açısından neden "iş cinayetleri" kavramını kullandığımızı açıklayalım. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin yaptığı tanımlamaya göre gerekli önlemler alındığında bütün kazalar önlenebilir olduğuna göre, gerekli önlemlerin alınmaması sonucunda işçinin yaşamını yitirmesine "iş kazası" değil "iş cinayeti" denmelidir.

Erişim: www.ttb.org.tr/msg/images//files/dergi/40/msg40.pdf
Verilere baktığımızda sadece 2013 yılında 5000 iş kazası gerçekleşmiş bunun sonucunda da 1235 işçi yaşamını yitirmiştir. Bu 1235 işçiden 93'ü ise madencilik iş kolunda çalışmaktaydı. 2014'ün ilk dört ayında ise 396 işçi yaşamını yitirmiştir. Türkiye'de iş kazası geçirenlerin sektörel dağılımına baktığımızda, yüzde 10.1 ile ilk sırayı madencilik sektörünün aldığını görüyoruz. Türkiye'de toplamda 1941'den bu yana 3000'den fazla ölüm gerçekleşti. En büyük facia ise 1992'de Kozlu'daki grizu patlaması sonucunda 263 işçinin yaşamını yitirmesiyle gerçekleşti.

Erişim: http://goo.gl/yXv0oS
Son olarak, dünyanın ilk iki büyük kömür üreticisi ile Türkiye'yi karşılaştırmalı olarak değerlendirirsek, Türkiye'de çıkarılan milyon ton başına düşen işçi ölümü sayısının bu iki ülkenin çok üzerinde olduğu rahatlıkla görülebilir.


Neden İşçi Ölümleri Gerçekleşiyor?
Bu soruya iki tip cevap veriliyor. Bunlardan ilki gözünü kar hırsı bürümüş patronlar yüzünden. İkincisi de vicdansız siyasetçiler yüzünden. Baştan belirteyim, gerek ana akım gerekse muhalif medyada sıklıkla rastlayabildiğimiz bu söylemlerin her ikisi de doğru değildir. İşçi ölümlerinin ardında "patronların kar hırsı" olması, "hırslı olmayan" patronlarla meselenin çözülebileceğine işaret eder. Mesele Nuray Mert'in vurguladığı gibi vicdanlı olup olmama meselesi de değildir. Zira bu tip açıklamalar, işçi ölümlerinin kötü insanlar nedeniyle gerçekleştiği gibi naif bir  noktadan yola çıktıkları ölçüde sorunun sistemik boyutunu yani işçi ölümlerinin kapitalizmin temel işleyiş mekanizmalarının bir sonucu olarak gerçekleştiğini görmezden geliyorlar.


İşçi Ölümlerini Yaratan Temel Mekanizma: Sermaye Birikimi ve Rekabet
Peki, işçi ölümleri gözünü kar hırsı bürümüş patronlar ya da vicdansız siyasetçiler nedeniyle gerçekleşmiyorsa neden yaşanıyor. Bunu açıklamak için kapitalist sermaye birikiminin temel mekanizmalarını, güncel olayı aklımızda tutarak hatırlayalım. Kolaylaştırmak için maddeler halinde yazacağım.

1. Güvenlik önlemi almak masraflıdır:
Firmalar, işçilere güvenli bir çalışma ortamı sağlamak için bu alana yatırım yapmalıdır. Ancak bu yatırımlar üretim maliyetlerine ek bir maliyet getirecektir.

2. Firmalar, sistematik olarak sürekli daha ucuza üretmek zorundadır. Aksi takdirde piyasadan elenirler.

3. Güvenlik önlemleri, küresel rekabet baskısı altındaki firmalar için maliyet artırıcı bir unsurdur:
Gerçekten de Türkiye'deki madencilik sektörünün yapısına baktığımızda, yukarıdaki bölümden çıkardığımız sonuç, bu sektörün yoğun bir ithalat baskısı altında faaliyet gösterdiğidir. Dolayısıyla bu sektördeki firmalar, rakiplerine karşı ayakta durabilmek için maliyetlerini sürekli azaltmak zorundadır. Bu zorunluluk, patronların iyi yürekli olması ya da gözünü kar hırsı bürümüş olmasından, yani niyetlerinden bağımsız olarak var olan bir gerçekliktir. Kapitalizmin temel yasalarından biridir. Ancak firmalar sert küresel rekabet koşullarına tabii olmasa dahi, yani ürettiklerine devletin alım garantisi vermesi koşulunda dahi, maliyet baskısı sürecektir. Bunun nedeni, özellikle rödovans mekanizmasında olduğu gibi, firmanın kar etmesi için devlete ödemeyi taahhüt ettiği meblağın üzerinde üretim yapma zorunluluğudur.

4. Bu şartlar altında çalıştıracak işçi bulduğu sürece, firmaları güvenlik önlemi almaya itecek herhangi bir nedeni yoktur:
Firmaların yeterli güvenlik önlemleri olmayan ve sonu ölümle bitecek kazaların yaşanmasının çok muhtemel olduğu iş ortamını sunmalarının üç temel nedeni vardır. Bunlardan ilki, dışarıda bu iş işin çalışmak zorunda olan işçilerin olması, firmanın elini güçlendirir. Yani işsizlik oranı yüksek olduğu sürece, firmalar gereken güvenlik yatırımlarını yapmadan da faaliyet gösterebilirler, zira her zaman bu şartlarda çalışmayı kabul edecek işçiler bulunabilir. İkincisi devletin yaptığı piyasa dostu deregülasyonlardır. Bu kuralsızlaşırma uygulamaları sonucunda firmaların üzerindeki denetim azalacaktır ve güvenlik yatırımının yapılmaması durumunda firmanın karşılaşabileceği maliyet azalacaktır. Rödovans sisteminin en önemli sonuçlarından biri budur. Sonuncusu ise, işçilerin örgütsüz olması ya da örgütlü emeğin güçsüz olmasıdır. Bu durumda da işçiler çok zor çalışma koşullarında çalışmak zorunda kalacaklardır.


Nasıl Değişir?
Yukarıdakileri firmayı haklı çıkarmak için anlatmadım. Aksine, kapitalist sistemde işçiler gibi firmaların ida tabii olduğu mekanizmalar olduğunun altını çizmek istedim.  Peki, bu şartlar altında işçi ölümlerinin önlenmesi mümkün müdür? Tamamıyla sıfırlamak gerçekçi olmasa da işçi ölümlerini azaltmanın tek yolu firma için iş güvenliği ile ilgili önlemleri almamayı maliyetli hale getirmektir. Bunun için iki temel strateji izlenebilir:

Bunlardan ilki, emek örgütleri facianın yaşandığı firma ve bu firmanın bağlı olduğu holding üzerinde baskı yaratarak, güvenlik önlemi almamayı maliyetli hale getirmesi olabilir. Ancak tek tek firmalar düzeyinde, her bir iş kazasında ayrı ayrı mücadele etmek hem zaman kaybına neden olur hem de tek bir firmada elde edilen kazanımlar, rekabet baskısı sürdüğü sürece kalıcı olmayabilir. Bu durumda ikinci olarak, mücadele doğrudan devlete yönelik olmalıdır. Bu yolla ilgili sektörde düzenlemeler ve kontroller sıkılaştırılabilir.



Ne Yapmalı?
Hiçbir firma, güvenlik önlemi almamanın maliyeti, güvenlik önlemi almanın maliyetini aşmadıkça bu önlemleri kendiliğinden almaz. Hiçbir devlet, bu önmeleri almamanın maliyeti, almanın maliyetlerini aşmadıkça, yeni düzenlemeler getirmez. Dolayısıyla, işçi ölümlerini kısa vadede azaltılmanın yolu firmaların ya da devletin kendiliğinden yapacağı düzenlemeler değildir. Bunun tek yolu, tüm bileşenleriyle birlikte emek hareketinin, firmaları ve devleti bu önlemleri almaya mecbur bırakmasıdır.

Talepler Neler Olabilir?
Son olarak bu alandaki taleplerin neler olabileceği üzerinde duracağım.Somut taleplerin içinin doldurulması, tabii ki olayın muhatapları tarafından çok daha yetkin bir şekilde gerçekleştirilecektir. Ben sadece gözüme çarpan iki örneğe değinmekle yetineceğim. İlki İ.Ü. SBF'de görev yapan Yrd.Doç.Dr. Ahmet Bekmen'in önerisi. Bekmen şunları sıralıyor:
-"Soma kömür işletmeleri yöneticileri yargılansın
- İşçi sağlığı-güvenliği yasası çöpe! Yeni yasa ve uygulamanın denetimi tamamen emek ve konuyla ilgili meslek örgütleri tarafından gerçekleştirilsin.
- "İş cinayeti" kavramı ve buna özel hükümler ceza hukuku içerisinde tanımlansın".

İkincisi de Güney Kore'den. Yakın zamanda Kore'de yaşanan gemi kazasında 260 genç öğrenci yaşamını yitirmişti. Kore'li yetkililer kazanın bir talihsizlik sonucunda gerçekleştiğinde ısrarcı oldu ancak meselenin iç yüzü kısa sürede ortaya çıktı. Hükümetin bu alandaki sağlık ve güvenlikle ilgili düzenlemelerin gevşetilmesi, kamunun elinde olan hizmetlerin özelleştirilmesi ve çalışma yasasının esnekleştirme yönünde değiştirilmesi, kazaya giden yolu açmıştı. Güney Kore'deki gemi faciası ile Soma'daki maden faciası, bir noktada aynı neoliberalleşme sürecinin farklı görünümleri olarak görülebilir. O nedenle Koreli muhaliflerin talepleri Türkiyeliler için de geçerlidir diyebiliriz. Talepler şundı:
1. Hayatta kalanlar ve ölenlerin ailelerine tıbbi yardım, tedavi ve gerekli maddi tazminat ödenmelidir.
2. Hükümet yaşanan trajedideki sorumluluğunu üstlenmelidir. Eğer bir devlet kendi vatandaşlarını koruyamıyorsa, o artık devlet olarak adlandırılamaz.
3. Facianın nedenlerini araştırmak ve sorumlularını bulmak üzere bağımsız bir uzman heyet görevlendirilmelidir.
4. Neoliberal deregülasyonlar geri çekilmeli, kamu güvenliği ve yararı ile ilgili düzenlemeler uygulanmalıdır.
5. Hükümet medya üzerindeki kontrolüne ve sansüre bir son vermeli, basın özgürlüğünü garantilemelidir.

20 Nisan 2014 Pazar

Yeni "Örtülü Ödenek" Mi Geliyor?

Şubat başında, olası krize hazırlık olarak hükümetin özel sektörün borcunu devralabileceğine işaret etmiştik. Dün (19 Nisan 2014) Resmi Gazete'de yayımlanan yönetmeliğe göre bu olasılık gerçekleşti. Artık özel sektör borçlarına Hazine garantisi getiriliyor. Peki, iki kritik seçim yaklaşırken bunun anlamı ne?

Seçimler ve Ekonomik Büyüme
Pek çok faktörün yanında, AKP'nin seçim başarılarına ekonomik büyümenin de olumlu katkı yaptığı biliniyor. Şimdi önümüzdeki iki seçimi ve hükümetin (artık Erdoğan'ın diye okumalı herhalde) ekonomik yavaşlamaya tahammülü olmadığını düşünürsek, bu adımlar sürpriz değil. Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanabilecek herhangi bir aksiliğin ya da her şey yolunda giderse önümüzdeki yıl gerçekleşecek olan seçimler sürecinde iktidarın kaybedilmesinin, sadece iktidardan düşme değil, aynı zamanda bir dönemin yargılanması anlamına da gelebileceği biliniyor. Böyle bir durumda, ekonomik koşulların en azından hükümetin aleyhine çalışmayacak bir düzeyde tutulması hayati önem taşıyor.

Küresel Ekonomik Konjonktür ve Seçimler
Bu şartlar altında, genel olarak küresel ekonomik konjonktürün hükümetin aleyhine döndüğü söylenebilir. Gerçekten de 2008 krizinin üçüncü aşaması olarak görülebilecek olan yeni kriz dalgasının "yükselen piyasalar" olarak kodlanan ülkelerin vurması muhtemel. Bunun ilk işaretlerini Ocak 2014'te gördük. FED'in faiz artırımına başlayabileceği 2015 yılında ise muhtemelen Ocak 2014'teki dalgalanmanın devamını yaşayacağız.

Ancak küresel konjonktürün genel gidişatı bu şekildeyken, özellikle Avro Bölgesi'nde belirginleşen deflasyon riski, genel konjonktür açısından bir istisna olabilir. Eğer Avrupa Merkez Bankası, FED'e benzer bir miktarsal genişleme programı uygulamaya başlarsa, bu AKP açısından hesapta olmayan ama olumlu bir gelişme haline gelebilir. En azından 2015'e kadar ekonomik büyümenin yavaşlaması hızlanmayabilir. Geçtiğimiz hafta merkez bankası ve faizler üzerine yapılan tartışmalar hükümetin Avrupa'daki deflasyonu bir fırsat olarak kullanmaya hevesli olduğunu gösteriyor. Ancak belli ki, hükümet kaderini sadece Avrupa Merkez Bankası'nın kararlarına bağlamak istemiyor.

Özel Sektöre Hazine Garantisi
19 Nisan Cumartesi Resmi Gazete'de yayımlanan "Hazine Müsteşarlığı Tarafından Gerçekleştirilecek Borç Üstlenimi Hakkında Yönetmelik"in 4. maddesine göre, 1 milyar liranın üzerinde olan yap-işlet-devret projeleri ile Sağlık ve Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen 500 milyon doların üzerindeki proje borçlarına Hazine garantisi geliyor. Bunun geçmişteki uygulamadan farkı, büyük projelerin tamamlanamaması halinde Hazine'nin doğrudan devreye girerek, bu projeleri üstlenen şirketlerin borçlarının tamamını üstlenebilecek olması. Dolayısıyla bu yönetmelikle birlikte her fırsatta tamamlanmaları için ne gerekiyorsa yapacağını vurgulayan Erdoğan dediği yapmış oluyor.


Yeni "Örtülü Ödenek" Mi? 
Ancak bu uygulama, sadece bir hükümetin yaklaşan krize ve ekonomik yavaşlamaya karşı aldığı sıradan bir tedbir olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Bunun nedeni hangi projenin borcunun üstlenileceğine Bakanlar Kurulu'nun (yani Erdoğan'ın) karar verecek olması ve daha da önemlisi bu borcu üstlenilecek, yani kurtarılacak projelerin ve firmaların hangileri olduğunun kamuya açıklanmayacak olması.

Buna göre Yönetmeliğin 4. maddesinde, Bakanlar Kurulu şirketin borçlarının Hazine tarafından üstlenilip üstlenilmeyeceğine karar vereceği belirtilmiş. 5. maddede ise  "Bakanlar Kurulu karanın istihsalini müteakip borç üstlenim anlaşması imzalanır. İmzalanan borç üstlenim anlaşmaları Resmi Gazetede yayımlanmaz" denilmiş. Yani hangi projelerin destekleneceği gizli tutulmuş. Son olarak 6. maddede üst sınırın yenilenebileceği ve 7. maddede de Hazine'nin üstlendiği borçların "dış borç"olarak kaydedileceği belirtilmiş.

Sonuçta olan şu: bu büyük projeler için hepimizin ödediği vergilerle hem ihaleyle milyarlarca lira veriliyor, hem bunlar batınca yine vergilerimizle bu firmaların borcu üstleniliyor, hem de bu üstlenilen  projelerin hangileri olacağı kamuya açıklanmıyor!


3-5 Ağaç, 3. Köprü ve 3. Havaalanı
Hazine tarafından desteklenmesi muhtemel, yani batması muhtemel olan projeler hangileridir diye baktığımızda, başta 3. Köprü ve 3. Havaalanı olmak üzere, tartışmalı olan projelerin hemen hepsinin olduğunu görüyoruz. 

Geçtiğimiz yılın Haziran ayında yaşananların hafızası hala diri. Bu kolektif iradenin ve hafızanın, batması muhtemel bu projelere karşı doğayı savunması, tıpkı 3-5 ağaç meselesinde olduğu gibi, bir kez daha sadece doğayı savunmak anlamına gelmeyebilir.

3 Nisan 2014 Perşembe

AKP’nin Yeni Kurtarıcısı Avrupa'nın Krizi Mi Olacak?


Avro Bölgesi’nde son açıklanan enflasyon rakamları, Avrupa’da deflasyonun giderek artan bir risk olarak ortaya çıktığını gösterdi. Avrupa Birliği Merkez Bankası ise buna izin vermeyeceklerini ve ellerinde araçları kullanabileceklerini açıkladı. Bu gelişmeler, eğer yeni bir parasal genişleme dalgası ile sonuçlanırsa, devlet krizi ile sıkışmış olan AKP için bir hayat öpücüğü işlevi görebilir.

Dünyanın Krizi Türkiye İçin Fırsat Mı?
Küresel ekonominin eşitsiz ve bileşik yapısı çelişkilerle dolu. Dünyanın bir bölgesinde patlak veren ekonomik kriz, diğer bölgeleri aynı şekilde etkilemiyor. Özellikle birikimin tıkandığı coğrafya, aynı zamanda birikimin küresel merkezlerinden biri ise, durum daha da karmaşıklaşıyor. Bilindiği gibi 2008’den beri içinden geçmekte olduğumuz kriz ABD kökenli olarak ortaya çıktı. Ardından Avro Bölgesi krizi ile devam etti. Krizin nedenleri ve genel olarak sonuçlarını başka yerlerde tartışmıştık. Burada kısaca kapitalizmin önemli birikim merkezlerinde krize verilen tepkilerin Türkiye’nin büyümesi üzerine nasıl etkide bulunduğuna değinip, Avrupa’daki son enflasyon verisi üzerine ortaya çıkan deflasyon riskinin Türkiye ekonomisi üzerinde rahatlatıcı bir etki yaratabileceğine işaret edeceğim.

2001-2009 Arası
Ekonomik büyümeyi sadece yabancı para girişi gibi tek bir değişkenle açıklamak tabii ki yetersizdir. Ancak burada bir düşünce eksersizi olarak bu bağlantının izini sürersek ne görebiliriz gibi bir noktadan hareket ettim. Böyle bakınca Türkiye’de ekonomik büyümeyle sermaye girişleri arasında anlamlı bir bağlantı olduğunun bir sır olmadığını görürüz. Kısacası, ihracatın ithalata bağımlılığı, ekonomiyi sermaye girişlerine bağımlı kılıyor. Sermaye girişleri ise ülke içindeki faktörler kadar küresel konjonktür tarafından belirleniyor. Bunlardan ilki ikincisinin koşulu durumunda. Yani ülke içinde yerine getirilmesi gerekenler hayata geçmedikçe, küresel konjonktür olumlu seyretse bile o ülkeye eşdeğeri diğer ülkelerde görüldüğü büyüklükte sermaye girişi olmayabilir.

AKP'nin İcraatı
Bu bağlamda Türkiye’de 2001 krizi sonrası dönemde içeride hayata geçirilenler iki başlıkta toplanabilir. İlki, toplum üzerinde piyasa disiplininin hakim kılınması. Bu geniş bir başlık ve açıklamak için burası uygun değil ancak sadece iş yasasındaki değişimini örnek olarak alsak dahi yeterli olabilir. İş yasasının değişmesiyle birlikte esnek çalışma biçimlerinin hayata geçmesi, taşeron tipi iş görme usullerinin daha da yaygınlaşmasına ve güvencesizliğin genelleşmesine neden oldu. İkincisi de devletin yeniden organizasyonu idi. Bunun için merkez bankası bağımsızlaşması, özerk kurullar gibi kurumsal alanda yapılan değişimlerle piyasa disiplininin hakimiyeti için gerekli teknokratik uygulama çerçevesi belirlendi.

AKP'nin Talihi
Dış gelişmeler ise, ABD merkezli ekonomik genişleme dönemi çerçevesinde şekilleniyordu. Bu genişlemenin temeli, 1999-2000’de yaşanan daralmaya karşı FED’in faizleri hızla indirmesi yatıyordu. Bu hamle, ABD ekonomisi için hızlı bir ekonomik büyüme döneminin kapısını araladı ancak bu büyüme finansal genişlemeye dayandığı için oldukça kırılgan idi. Dünya ekonomisi açısından bu dönemin en temel özelliği ise, ABD’deki düşük faizler nedeniyle değerlenmek isteyen fonların ABD dışındaki coğrafyalara doğru hareket etmesiydi.

Dolayısıyla 2001-2008 arasında AKP’nin şansı yaver gitti diyebiliriz. Zira bu dış konjonktür olmasaydı, ne kadar içerde hayata geçirilenler önemli olsa da, yine de bu büyüme oranlarını yakalamak için gerekli olan sermaye girişi olmayabilirdi.

2009-2014 arası
Bu dönemde de dış konjonktür 2000 sonrası dönemi andırıyordu. Ancak 2008 krizi nedeniyle ABD’nin çok daha kuvvetli tepki vermesi, Türkiye ekonomisi açısından kriz öncesi eğilimin sürdürülmesini mümkün kıldı. Zira FED kriz sonrası faiz oranlarını neredeyse sıfırlamakla kalmadı, aynı zamanda miktarsal genişleme olarak bilinen, piyasaya sistematik olarak likidite sunulması uygulamasına girişti. Bunun etkisi 2000 sonrasına benzer bir şekilde gerçekleşti. Türkiye gibi ülkelere muazzam fon girişleri oldu. Ancak, kriz sonrasındaki bu atmosfer, dünya ekonomisinin genel olarak daralması ve büyüme oranlarının bir türlü toparlanamaması nedeniyle süreklilik arz edemedi. 2010 ve 2011 yılından sonra ekonomik büyüme temposu hızla daraldı.

Avrupa Birliği ve Türkiye
Ancak Türkiye ekonomisi açısından ABD’nin etkisi, genel küresel atmosferi etkilemesi dışında çok güçlü değil. Coğrafi olarak Türkiye ekonomisinin entegre olduğu bölge Avrupa. Örneğin Ocak 2014 itibariyle dış ticaretimizin yüzde 44’ünü Avrupa ülkeleri ile yapıyoruz. Dolayısıyla orada yaşanacak gelişmeler bizi yakından etkiler niteliktedir. Aşağıdaki Grafik’te, 2000’lerin başından itibaren Avro Bölgesi’nin ekonomik reel ekonomik büyümesi görülüyor. Buna göre Türkiye ekonomisi ile Avrupa’nın büyüme açısından aşağı yukarı birbiriyle paralel gittiği görülebilir.

Thomson Reuthers Data Stream, 2013 4.Çeğrek
Türkiye (mavi) ile Avro Bölgesi (kırmızı) Reel GSMH Büyümesi, Thomson Reuthers Data Stream, 2013 4.Çeyrek

Burada iki nokta önemli. İlki 2014 ile birlikte resesyondan yeni çıkan Avrupa’nın bu çıkışını sürdürebileceği şüpheli halde. İkincisi de bu şüpheli durum, aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi deflasyon riskinin belirmesiyle daha da bilinmez hale geliyor.

Avrupa’nın Deflasyonu AKP’nin Kurtarıcısı Olabilir Mi?
Bu noktada, Avrupa Birliği Merkez Bankası Başkanı Draghi’nin 3 Nisan’daki açıklamaları daha önemli hale geliyor. Zira Draghi,bu riski karşı "negatif faiz oranı uygulanması ihtimalini" dahi gündeme aldıklarını belirtti. Deflasyon kendi başına bir risk olmayabilir ancak böyle bir kriz konjonktüründe, ekonomik büyümenin yeniden durgunluğa dönüşmesini tetiklediği için tehlikeli. Zira Draghi en büyük endişesinin ne olduğu sorusuna ‘uzun süreli durgunluk’ yanıtını verdi.


Başlıkta sorduğumuz soruya gelirsek, AB Merkez Bankası'nın deflasyon riskine vereceği tepki, eğer ABD'de FED'in yapıtığına benzer bir miktarsal genişleme şeklinde olursa, bu Avrupa'daki fonların değerlenmek için Türkiye'ye akışını artırabilir. Önümüzde iki seçim olduğunu ve seçmenin oy tercihleri üzerinde yolsuzluk iddialarından çok ekonomik gidişatın önemli olduğunu düşünürsek bu gelişme AKP için bir hayat öpücüğü olabilir. Bu durum muhalif kesimler için ise, bir kez daha "kriz gelsin, hükümet düşsün" şeklindeki kolaycılığı bir kenara koymanın zorunluluğunun altını çiziyor.



27 Şubat 2014 Perşembe

Yabancı Sermaye, AKP ve Demokrasi

27 Şubat itibariyle, BİST'teki yabancı yatırımcı payı yüzde 61'e geriledi. Bu 2005 yılı Temmuz ayından itibaren en düşük pay. Bu 9 yılda ABD'de yaşanan 2008-9 krizi ve 2011'de yoğunlaşan Avro Bölgesi krizleri gibi çok önemli gelişmeler yaşandı. Ancak yabancı yatırımcı bunlar yerine son dönemde yaşanan gelişmelerden daha çok etkilenmiş gibi görünüyor.

Bunun için birbiriyle ilişkili üç temel nedenden bahsedebiliriz. İlki, 2008'de başlayan küresel krizin üçüncü aşaması olarak "yükselen piyasalar" olarak adlandırılan ülkelerin önümüzdeki dönemde yeni bir ekonomik krizle karşılaşması ihtimalinin giderek artması. Tabii ki FED'in para politikası değişikliği bunda en önemli etken olarak görülebilir. İkincisi, Türkiye ekonomisindeki büyüme temposunun giderek yavaşlıyor olması. Sonuncusu ise tabii ki siyasi istikrar unsuru. 


Ancak altını çizmek gerek: Yabancı yatırımcı ülkedeki rejimlerin niteliğiyle doğrudan ilgili değildir. Yani gittiği ülkenin demokrasiyle ya da otoriter sistemlerle yönetildiği, yatırım yapmak için yegane kriter olarak görülmez. Yabancı yatırımcı bunun dışında iki noktayı dikkate alır. İlki yapacağı yatırımın karlı olup olmayacağı; ikincisi de yatırımını koruyacak bir devlet sisteminin ve dolayısıyla da kurumsal ve hukuksal sistemin istikrarlı olup olmadığı. Türkiye açısından son dönemde yaşanan gelişmeler bu kriterlerin her ikisinde de ciddi aşınmaların olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla yabancı yatırımların azalmasını bu şekilde anlayabiliriz.

Ara Sonuç: 
Yabancı sermaye AKP otoriterleşiyor diye değil, yoğunlaşan çelişkileri yönetemiyor diye desteğini çekebilir. Buradan demokrasi falan da çıkmaz!

13 Şubat 2014 Perşembe

2014’e Girerken Küresel Güney’de Ekonomik Kilitlenme: Çalışanlar Nasıl Etkilenecek?


“Yükselen piyasalar” olarak kodlanan ülkelerde yaşanan sert devalüasyonlar, Çin’in ekonomik büyüme temposunun azalması, Avro Bölgesi’nde artan deflasyon riski ve ABD’de bir türlü toparlanamayan ekonomik büyüme 2014’ün ilk ayında göze çarpan gelişmelerdi. Türkiye’de ise devlet krizinin eşlik ettiği seçim sürece ve buna eşlik eden yavaşlayan bir ekonomik büyüme temposuna tanıklık ediyoruz. Son olarak 7 Şubat’ta gelen uluslararası kredi değerlendirme kuruluşu Standart&Poors’un Türkiye’nin kredi notu görünümünü durağandan negatife çevirmesi haberi, önümüzdeki dönemin ekonomik büyüme için çok da parlak olmadığına işaret ediyor.

Bu yazıda, 17 Aralık ile başlayan yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ve bunun giderek bir devlet krizine dönüşmesi süreci olmasaydı da, Türkiye’nin küresel ekonomik dalgalanmadan yine de etkileneceğini, devlet krizinin ise, sadece bu etkiyi daha da derinleştiren ve büyüten bir unsur olarak ele alınması gerektiğini ileri süreceğim. Bu çerçeveden hareketle yaşanan tüm bu gelişmeleri daha iyi anlayabilmek için önerim bir adım geri çekilerek şu temel sorulara yanıt aramak: Yeni bir ekonomik krize mi giriyoruz? “Yükselen piyasalar” krizi 2008 krizi ile bağlantılı mı? Olası krizin mekanizmaları neler olabilir? Ve bu krizden çalışanlar nasıl etkilenecek?


Sermaye Birikimi ve Karlılık
Güncel krizi tetikleyen unsurları ele almak için, kapitalizmin basit işleyiş mekanizmasını hatırlamak gerekiyor. Kapitalist toplumlarda üretimin amacı ihtiyaç gidermek değil, kar etmektir. Firmalar, amaçları kar etmek olan ve bizatihi bunun için kurulmuş işletmelerdir. Her ne kadar devletin sermaye birikimindeki yeri ve işlevi kritik olsa da, prensip olarak ekonomik büyüme ve çoğu zaman buna bağlı olarak gelişen istihdam artışı özel sektör yatırımları sonucunda gerçekleşir. Dolayısıyla, siyasi iktidarlar açısından kritik önemi olan ekonomik büyümenin sağlanması, özel sektör yatırımlarına bağlıdır. 


Bu çerçevede firmalar için kar etme olanaklarının daralması ya da kar oranının azalması, yatırımların azalmasına, bu ise ekonomik büyümenin durmasına yani ekonomik krizlere neden olabilir. Karlılığın azalmasının K. Marks’ın işaret ettiği üretimde kullanılan değişmeyen sermaye oranının artması gibi uzun dönemli ve yapısal kökenleri olabileceği gibi, kredi akışının kesilmesi ya da arz şokları gibi kısa dönemli ve konjonktürel nedenleri de olabilir. Kökenleri nerede olursa olsun, kar etme olanaklarının azaldığı durumda sermaye ya kar etme koşullarını yeniden sağlamaya çalışacak ya da kar olanaklarının yüksek olduğu başka pazarlara yönelecektir.

Karlılık ve Kriz
İlk olasılıkta, üretim maliyetlerin düşürülmesi kritiktir. Maliyetlerin düşürülmesinde iki husus önemlidir. İlki ücretlerin düşürülmesi ya da işçi çıkarma önemli bir karlılık stratejisi olabilir. İkincisi de, devletten yardım etmesi, yani zararlarının devlet tarafından karşılanmasını talep etmek gündeme gelebilir. Her iki seçenek de daha önceki krizlerde sermaye tarafından uygulanmıştır.

İkinci olasılık ise karlılığın daha yüksek olduğu başka pazarlara yönelmektir. Bu hareketi mümkün kılan ise “küreselleşme” olarak adlandırılan, sermayenin uluslararasılaşması ve finansal bütünleşme sürecidir. Böylelikle sermayeler, büyük engellerle karşılaşmadan, bir pazardan çıkıp bir başka pazarda yatırım yapabilir. Sermayenin bu hareketi, hem geçmiş krizlerde, hem de günümüzdeki krizde kritik rol oynamaktadır. 

Küresel Krizin Yeni Aşaması
David Harvey’in Sermaye Muamması: Kapitalizmin Krizleri kitabında altını ısrarla çizdiği gibi kapitalizmde krizler kalıcı olarak çözülmez, ancak zaman içinde ve mekan üzerinde hareket ettirilir. Harvey’in bu vurgusundan hareketle, günümüzde yaşadığımız ekonomik sıkıntıların 2008 krizi ile doğrudan bağlantılı olduğunu söylemeliyiz. Buna göre 2008’de ABD’de başlayan kriz küresel ekonomiyi derinden sarsmıştı. 2011’e geldiğimizde, ABD’de firma iflaslarıyla sonuçlanan krizin Avro Bölgesi’ne ulaştığında devletlerin iflası aşamasına ulaştığını gördük. Şimdi ise Küresel Güney ülkelerinde yeni bir kriz dalgasıyla karşı karşıyayız. 


Olası Krizin Mekanizması
2014’ü 2008’e bağlayan ise, güncel krizi tetikleyen en önemli unsurlardan birinin ABD’de krizden çıkış için uygulanan para politikasının değiştirilmesi olmuştur. Buna göre FED’in ABD ekonomisini canlandırabilmek için 2000’lerin başında itibaren uyguladığı düşük faiz politikası sayesinde bollaşan döviz, karlılık koşullarının daha yüksek olduğu, aralarında Türkiye’nin de olduğu geç kapitalistleşmiş ülkelere doğru hareket etti. Şimdi ise FED’in bu politikasını değiştirmesi sonucunda 2000’ler boyunca geç kapitalistleşmiş ülkelere akın eden sermaye, yeniden ABD’ye dönme eğilimine girdi. Bu hareket sonucunda, sermaye çıkışı olan ülkelerdeki yerel paralar değersizleşti. Peki, bu ekonomik dalgalanma, basitçe doların yükselmesi ve buna karşı alınan faiz kararları ile geçiştirilebilir mi?

Küresel Güney’de Ekonomik Kilitlenme
28 Ocak’ta TCMB’nin faiz oranlarını sert bir şekilde artırması sonrasında, dolar ve avronun yükselişinde kısa süreli bir duraklama yaşandı. Ancak bu duraklamanın sürekli olması çok düşük bir ihtimal. Dahası, faiz artışları ile cevap verilmeye çalışılan yerli paranın değersizleşmesi sürecinin, daha ciddi sorunlara neden olabilecek gelişmeleri tetiklediğini ileri sürebiliriz. Buna göre Küresel Güney ülkeleri bir yandan yavaşlayan ekonomik büyüme temposunun getirdiği işsizlik oranlarının artışı gibi siyasi maliyeti yüksek olan sorunlarla baş etmek zorunda kalacaklar.

Buna ek olarak, büyümeyi yeniden canlandıracak faiz oranlarının düşürülmesi gibi kritik bir araç, küresel krizin bir sonucu olarak kullanılamaz hale gelecek. Dolayısıyla Küresel Güney’de ekonomi politikaları tam anlamıyla hareketsiz kalma ve kilitlenme riskini taşıyor. Bu durumda kullanılabilecek bir yol olan kamu harcamalarının artırılmasının ise, ülkelerin risk primini daha da artırmaktan, buna bağlı olarak faizlerin yükselmesine neden olmaktan ve ekonomik büyümenin daha da daralmasına etki etmeden başka bir işe yaramama ihtimali yüksektir.

Krizin Adı: Stagflasyon!
Bu kilitlenmenin nedeni, krizin stagflasyon biçimine dönüşme olasılığının artmasıdır. İktisatta kullanılan stagflasyon terimi, 1970’li yıllardaki krizi açıklamak ve özellikle de ABD ve Birleşik Krallık’ta yaşanan ekonomik durumu nitelemek için, durgunluk (stagnation) ve enflasyon (inflation) kelimelerinin birlikte kullanılmasıyla (stagflation) türetilmiştir. Kavramın orijinalinde, 1970’lerdeki petrol fiyatlarının yükselişi sonucunda oluşan arz şokları stagflasyonun nedeni olarak görülür. Buna göre ekonomik büyümenin yavaşladığı bir konjonktürde petrol fiyatlarının artışı, ekonomideki maliyetleri artırmış bu ise fiyatlara yansımıştır. Sonuçta hem enflasyon artışının hem de işsizliğin aynı anda yaşandığı bir ekonomik kilitlenme yaşanmıştır.


1970’lerde petrol fiyatlarının yükselişi sonucunda oluşan maliyet şokunu ile günümüzde geç kapitalistleşen ülkeler için dövizin değerlenmesiyle gelen maliyet artışlarının (en azından) sonuçları açsından benzer etkileri olduğunu söyleyebiliriz. Buna ek olarak, sermaye çıkışlarını önlemek için yapılan faiz artışının ekonomik büyüme temposunu daha da yavaşlatacağı yüksek bir olasılık olarak karşımızda duruyor. Sonuçta aralarında Türkiye’nin de bulunduğu diğer geç kapitalistleşen ülkeler için önümüzdeki dönemde krizin hem ekonomik büyümenin daralması hem de enflasyonun artması, yani stagflasyon biçiminde yaşanması ihtimali giderek yükseliyor.

Olası Krizin Çalışanlar İçin Anlamı: Çifte Kapan Tehlikesi
Bu süreçte çalışanlar açısından üç temel tehlike görünüyor. İlki, stagflasyon konjonktürünün derinleşmesini önlemek için devletin döviz borcu olan şirketlerin borçlarını satın alması, yani bu yükün tüm toplum üzerine yansıtılması. Vergi sistemindeki adaletsizlikleri de düşündüğümüzde, özel şirketlerin kurtarılmasının faturasının çalışanlara yüklenme ihtimali beliriyor.

İkinci tehlike, firmaların karlarının azalması ve bunun sonucunda yatırımların azalarak ekonomik büyüme temposunun daralması, firmalar açısından maliyetlerin kısılmasını gündeme getirecektir. Ancak ithalata bağımlı olan üretim yapısına döviz fiyatları artışının getirdiği şoku da eklediğimizde, sermayenin maliyetlerini kısmak için işçi ücretlerini baskılamak isteyeceğini görebiliriz. Bunun sonraki aşaması ise işçi çıkarmalar olacaktır.


Üçüncü tehlike ise enflasyon artışından geliyor. Stagflasyondışındaki ekonomik daralma dönemlerinde, yine ücret artışları engellenmeye çalışılır hatta reel ücretin düşürülmesi gündeme gelebilir. Ancak böyle dönemlerde ekonominin küçülüyor olması, talebin azalmasını ve fiyatların artış temposunun gerilemesini beraberinde getirmesi beklenir. Ancak stagflasyondurumunda ekonomik büyümenin yavaşlamasına enflasyon artışı da eklenecektir. Sadece enflasyonun olduğu durumlarda, bu geliri enflasyon oranında artmayanlardan artanlara doğru bir kaynak transferi anlamına gelir. Ancak her ikisi de aynı anda olunca yani hem ücretler baskılanıp işsizlik artınca yaşam koşullarını kötüleşecek, hem de ikinci etki olarak enflasyon sonucunda ücretleri zaten gerilemiş olan çalışanların hayat pahalılığı karşısında alım güçleri daha da azalacaktır. Bu ise çalışanlar için çifte kapan anlamına gelecektir.

Ancak tüm bunların yaşanması kader değildir. Giderek belirginleşen olası krizin çalışanlara etkilerini en aza indirmek, emek örgütleri ve sendikaların ortak hareket ederek geliştirecekleri mücadele programına ve bunun uygulanabilmesine bağlı olacaktır.
---------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazı daha önce 09.02.2014 tarihinde Evrensel Pazar'da yayınlandı.